31 Mayıs 2010 Pazartesi

Monday bloody monday

Bugün işten eve gelince, yürüyüşe başlamaya karar verdim. Yeniden. Birkaç ay öncesindeki gibi. Sabahları yürüyemiyordum madem, ben de akşamları yürürdüm. Ama sıcaktan soluklanmak için kanepeye uzanmamla birlikte, bütün enerji ve kararlılığım uykuyla gevşekliğe yenik düştü. Hipnotize edici bir etkisi var sanırım kanepemin. Tanıdığım biri ona "depresyon kanepesi" demişti, "aylaklık kanepesi" olarak güncelliyorum. Bütün gün ofisteki TV'den haberleri izledim desem yeridir. Dehşetle izledim olanları... Bu nasıl bir çığrından çıkmışlık ve gözü dönmüşlüktür? Bu barbarlık korkutucu... İlk 3 tepki de pek acayipti hani: "Üzüldük", "Aa şaşırdık", "Şoke olduk". Tüm diyeceğiniz bu mu?

Televizyondaki filmde insanlardan nefret eden, kimseyle insancıl bir ilişki kurmayan bir adam var. Diş hekimi. Huysuzun, uyuzun, tahammülsüzün teki. Kaba, sevimsiz. Haliyle yalnız. Evde onu bekleyen tek şey, terliğiyle yan yana duran ve özenle katlanmış pijamaları ile çözülmeyi bekleyen bulmacası. Kabızın teki üstelik. Her iki anlamda. Ama müshil, kalbinde kıçındaki kadar etkili değil. İnsanlarla iletişim kurarsa ondan bir şey isterler diye ödü patlıyor. Tipik hayaletli, sonradan doğru yolu bulmalı, iyi insana dönüşmeli bir film işte... "İyi olalım, birbirimizi sevelim." Niye mi izliyorum peki? "Ezel", "Türk Malı", "Arka Sokaklar" ya da "Chuck" izleyesim yok da ondan.

Sonra Facebook'a bir bakayım dedim, tanımadığım birisi mesaj atıp benimle arkadaş olmak istediğini söylemiş. Fotoğrafım, karakterim ve olgunluğum konusunda cesaret vermiş ona. Neden böyle bir his uyandırmışım anlamadım, kabalık etmemek için de hiçbir şey demedim. "Allah allah, şaka herhalde" deyip geçtim. Tanımadığı birine böyle bir şey söylemek tuhaf değil mi? Bence tuhaf... Hatta çaresizce, ne bileyim, üzüldüm şimdi adama iyi mi?


Bu fotoğraftaki maymunun bakışı... Suratındaki o bakış, korkmuş, "Napacaksınız bana?" diyen bakışı içimi burktu... Hayvanları sadece deneylerde kullanmaktan bahsetmiş birisi. "Hayvanlar deney için yaratıldı." demiş Malezyalı bir bakan. Halt etmiş!

30 Mayıs 2010 Pazar

Pazar Kafka'sı

Kafka'nın "Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler"inden: (Perec'in 'Uyuyan Adam'ının açılış epigrafı)

"Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde"

Bekleyelim bakalım...

Perec'leme



Buraya George Perec'ten bir şeyler alıntıladım sanıyordum. Alıntılamamışım, alıntıladıysam da bulamadım. Değişik bir yazar, Oulipo akımından. Kendisini severim, çoğu kitabını da okudum. Tekrar oluyorsa da, olsun. Yalnızlığı, dışlanmışlığı ve varoluş sancısını iyi anlattığını düşünüyorum.

"Uyuyan Adam" (un homme qui dort)da şöyle buyurmuş kendisi:

"... Ne kimseyi görme, ne de konuşma, düşünme, dışarı çıkma, yerinden kımıldama isteği duyuyorsun. Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini, şaşırmadan keşfediyorsun. İlerlemekten vazgeçtin, ama zaten ilerlemiyordun ki, yeniden yola çıkmıyorsun, vardın sen, daha uzağa gidip de ne yapacağını kestiremiyorsun..."


"... Bir şeyler kırılıyordu, bir şeyler kırıldı. Kendini -nasıl demeli?- dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor. (...) 

İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp atılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların, o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu"

Sütlü Nuriye ofiste

Böyle bir haber okudum gazetede, başıma güneş geçti de yanlış görüyorum ya da bir tür fıkra filan sandım. 

Mısır'ın en prestijli (!) üniversitesi sayılan El Ezher Üniversitesi'nin Hadis Bölümü Başkanı Prof. Dr. İzzat Atiya, işyerinde kadınların tacize uğramaması için süpersonik bir çözüm bulmuş! Alkışlanası, hatta eli bırakıp ayakla alkışlanası bir çözüm hem de!

Şöyle bir fetva vermiş kendisi, eğer kadın işyerindeki erkekleri emzirirse akrabaya dönüşürler, kadın da tacize uğramaktan kurtulur! Çünkü süt hısımlığı diye bir şey varmış, erkek sütünü içtiği kadınla evlenemiyormuş. Kardeş olmasalar da, aynı kadından süt emenler de evlenemiyormuş. O başka mevzu. Ama bu? E ama yuh be kardeşim!

 Ya hocam sen ne mübarek bir insanmışsın meğer! Kadın iş arkadaşı adamı 5 kere emzirecekmiş bir de, 1 kez yetmez demek, sayılmaz! "Cok cok" efekti ise şart! Bu adam görevinin başındaysa ve daha önceden lafı dinliyor idiyse, daha da diyecek lafım yok! Ödül gibi! "Saime abla, bi emzirsen de dünya ahret bacım olsan! Benim gözüm-elim rahat durmuyor, senin süt bozuk ondan!"

Pazaaar


Pazar kahvaltısı dediğin böyle bir şey olmalı esteban. Ama en mühimi, mönüye dost muhabbeti de dahil olmalı.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Pisboğaz


 

Hayatta her şey, Vedat Milor'un kuru fasülye tarifi gibi olmuyor işte. Hem çiğ değil helmeli, hem iyi pişmiş ama ezilmemiş, hem de tereyağlı. Olmuyor ki, bir şeyler hep eksik kalıyor.

Mutfakta, Edirne'ye giden arkadaşlara ısmarladığım bademli un kurabiyesiyle bazem ezmesi var. "Aklımda duracaklarına midemde dursunlar" diyor, Bihter'e bakan Behlül gibi bakıyorum kutularına. Sanırım hepsini bitirip rahatlayacağım. Oh be! 

Hafta sonu can sıkıcı olunca yeme haddim artıyor, 1 paket Beypazarı kurusuyla 1 lt ayran içerek kendi rekorumu kırıyorum bazen. Eve tartı almamamın bir sebebi var herhalde, ama pantolonlar yalan söylemez esteban, acı gerçeği göbeğine göbeğine haykırır!

Gudik hafta sonu


Hafta sonu müzik kanallarını açmamak lazım. Bir yanda bir türlü sevemediğim acayip şey Lady Gaga, bir yanda onun çakması ve klibinde bir sürü kadının ellediği Hande Yener, sonracııma "Seksi klibi için tıklayınız" kervanına katılıp iyi eğitimli aktivist çocuklardan "Bizim kliplerde de güzel kızlar olsun" diyerek değişik bir açılıma giden Mor ve Ötesi, sesinden de acayip görüntüsünden de hoşlanmadığım Hayko Cepkin, "Oh Bodrum'daki domestik hayatım ve yeni kilolarımla mutluyum" deyip Terkos Gölü'ne çimmeye giren Özlem Tekin... Yaşlanan sadece ben değilim anlaşılan. 

Afyon Caz Festivali 10. yaşını kutlamış. Mucize diye bakılan bir şey gerçekleşmiş. Tutmaz denen fidan tutmuş, ağaç olmuş. Ne güzel... 

Çok acayip, durduk yere taa yıllar öncesine gittim. İlkokul 1'deyken, Bursa'da apartmandaki (lojmandaki) çocuklarla çıkardığım gazete geldi aklıma. Lojman çocuklarıydık, babalarımız meslektaş, annelerimiz ise gün arkadaşı. 

Yaşını deli gibi saklayan, her yanına kelebekli tokalar, iğneler takan, "Fularsız çıkmam" diyen Nilüfer Teyze, sonra sahibinin dedikodusu yapılınca anlayıp delice havlayan ve kötü konuşan kişiyi kovalayan fino cinsi köpeğin sahibi teyze (ki kocasından bahsederken köpeğine "Baban geldi" derdi, adam da kendi tarağıyla tarardı köpeğin tüylerini), oyundan eve geç kalınca gizlendiğim odunluk, top oynadığımız ve apartman içindeki küçük bahçe (çıkış kapısı yanlışlıkla kapanırsa mahsur kalırdık), oyun alanlarımız olan ve çatısından bir diğerine geçtiğimiz koca teraslar (iki bloktu lojman) ve saklambaç oynadığımız, bulduğum yavru kedileri sakladığım apartmanın altındaki dev kömürlük...

Apartmandan, mahalleden, okuldan haberler olurdu gazetede. Hiç düşünmemiştim o zamandan bu mesleği kafama koyduğumu. Yayın toplantılarını terasta yapardık. Genel yayın yönetmeni bendim, sonra babamın tayini Afyon'a çıkınca gazete de bitti. Adını ne koymuştuk acaba, keşke bir örnek saklasaymışım. El yazısıyla hazırlayıp fotokopiyle çoğaltırdık. Afyon Caz Festivali kafama neleri üşüştürdü! Napıyordur acaba gazete kadrom? Evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır hepsi. Sıkıcı işlerde çalışıyorlardır. Büyümekle kalmamış yaşlanmış, şişmanlamışlardır. Ondan sonra koptuk, naptılar kim bilir?

Televizyonda F1, Roland Garros, saçma diziler... Stresle baş etmeyi sağlayan istiridye belgeseli. Çiğ çiğ yenir mi be o, ıyy! Ben gidip bi tost yapayım kendime, bir de DVD koyayım makineye, akabinde kanepemi çökertmeye devam edeyim... Hava güzel, sen kaç kendini kurtar esteban. Gerçi perdeyi açıp şöyle bir baktım da, öyle parlak bir güneş yerine boz bir hava var.