29 Ağustos 2011 Pazartesi

Bayram öncesi

Taşındık. Benim eşyalar da nakledildi. En son dün kedileri de getirdik. Bir ara panik oldular "Lan olm, toplandı bunlar gidiyorlar, bizi bırakıyorlar, koş koş" diye kapıları tırmaladılar adamlar eşyaları götürürken. Pek şapşallar. Şimdi ise yeni evin her köşesine burunlarını sokuyorlar. Ortama hakim olamadılar daha. 


Evet, hava güneşli ve yarın bayram. Evimizi yerleştirip aile, birkaç akraba ve arkadaş ziyareti yapacak, dinleneceğiz. Şeker ve çikolataya da hayır demeyiz valla. Mutlu bayramlar...

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Hayatın geri kalanı

HBBA'nın blogunda son yazısındaki şu cümle çakıldı kafama, apartıyorum müsaadenizle.


Ne güzelmiş lan.


"İnsan hayatının geri kalanını birlikte geçireceği insanı bulunca, hayatının geri kalanının hemen başlamasını ister"


Valla üstüne daha da birşey denmesine lüzum bırakmayan cinsinden. Hangi kitapmış ki o, bu cümleyi nefis selülozunda barındıran?


Merak ettim.

21 Ağustos 2011 Pazar

Sırtım tutuldu yeminle

Yihuuu nidalarım daha denize ve kuma kavuşamadı, lakin şu an mukavva kutu, kargo bandı ve uyuyan kedilerle kucaklaşmakta. 3. rulo bandı bitirdim. Ben deli gibi debelenirken, inadına uyuyor sanki herifler. Hele Obi, bunları yazarken bile elimin üstünde uyuyor. Totomdan ter aktı affedersiniz, her ama her taraf, üstleri yazılı kutu içinde. 

Meğer yıllar içinde ne çok süprüntü biriktirebiliyormuş insan, kendimden tiksindim! Bütün ergen günlüklerini, saçma sapan bir sürü boşuna saklanmış ıvır zıvırı yırtıp attım. Hiçbirini yeni evimize taşıyasım yok. Bir daha bu kadar şey biriktiresim de yok. Safi toz, safi çöp. Öh! Eskiden bir şeyler ifade ettiklerine inanasım gelmedi onlar ortalığa yayıldıkça... 

Ergenlik ve ergenlikte yaşanan tüm şeyler çöp olmalı, klozette yakılıp üstüne sifon çekilmeli. Utanıyor insan. O ne acı, o ne bitmek tükenmek bilmez bunalım... Dünya yıkılmış da altında bir tek ergenler kalmış sanki. İnsan ergenken 30'lara geleceğini düşünemiyor, 30'lara gelince de ergenliğinden utanıyor sanki yaşayan kendisi değilmiş  gibi. 15-17 yaşlarında ota boka isyankar ukala bir terbiyesizken, 30'larındakiler için "Yaşlı la bunlar" diyecek kadar ileri gidebiliyor. Misal 32-33'ünde de, otobüste herr şeye kişneyerek gülen liselilere gıcık kapabiliyor. Tuhaf bir çelişki. 

Of, bugünümün özeti: Ayıkla-at-kutula-bantla, acı yok Rocky; hadi bakim.


Yeni ev, perdeler takılınca daha da eve benzedi. Bayıldım kendilerine, bir kapatıyoruz; sıfır ışık sızıntısı, akşama kadar kış uykusuna yat! Evet, daha halımız, yemek masamız, birtakım koltuklarımız falan yok ama epeyce yol katettik. Hem halı da pek sevmem.

Bu arada yukarıdaki deli, dün gece taşındı. Gecenin köründe yukarıdan eşya indiren adamları gözümle görmesem, inanmazdım. Ama gitti. Komşular olarak birbirimizi "Geçmiş olsun" deyip tebrik etmeliydik bence. Giderayak balkonumdan kurumuş menemen malzemesi temizlemeyeceğim için pek mesudum.

Ben kutulara döneyim, kediler de horlamaya devam etsin. Adaletin bu mu dünya! Gerçi annem dürtüklemese bu kadar Speedy Gonzales misali hızlanmazdım ya ben, neyse... Kulağım haberlerde, cumadan itibaren bayram nedeniyle büyük göç başlıyormuş, aman selametle...  

(Bu arada, şu 3 kollu insanların koşuşturduğu GSM operatörü reklamı pek iğrenç.)

Bitsin kutular mümkün olabildiğince, duş alıp uyumak tek dileğim. Yarın iş de yok, öyle bir uyumak ki böyle fosur fosur, pireli cinsinden...

19 Ağustos 2011 Cuma

Yihuuu!

Sonundaaaa tatil zamanıııı, geldiiiii!

İşten-güçten kafayı sıyırmak üzereyken, "Üf, bitse de gitsek" derken, takvime bakıp dururken ilaç gibi geldi hem de.

Dinleniriz, evimizle uğraşırız, arkadaşlarımızla görüşürüz, kalan davetiyeleri dağıtırız, bir yerlere gider gezer yüzeriz, olmadı sırtüstü yatar film izleriz... 

Oh be :) 2 hafta kepenk kapatabilmek ne saadet yahu! İple çekiyorduk kendisini!

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Hep o tarih

O gün yine geldi… Üstünden 12 yıl geçmiş. Her seferinde şaşırıyorum. Telaşımdan eskisi gibi günler öncesinden fark etmeyeceğimi düşünüp takvime bakmasam da, televizyondaki görüntülere yakalandım. NTV, Çınarcık’ın deniz dibinden görüntülerini yayınladı dün akşam. Kumandayı bulup kanalı değiştirene kadar gördüm göreceğimi.
 
Düşündüm yine… Acının taze olduğu zamanı. Öleceğimi sanmıştım. Aklımı yitirmekten korkmuştum. Evet, 21 yaşımın ortasında taş gibi duran acının, zamanla etkisini yitirdiğini fark ettim bugün. 12 yıldan sonra hafiflediğini, cız ettiren bir sızıya dönüştüğünü… Yılları saydım hep, 4-5-7-10 derken… sonrasını bıraktım. Hiç bitmeyecekmiş gibiydi çünkü. Evet, ben birini kaybettim ama giden, binlercesi… Binlerce hayat, binlerce kahkaha, binlerce gelecek sona erdi. Gitti. Binlerce ışık söndü. Sonrasında ne değişti? Bence hayat adına hiçbir şey. Giden gitti, kalanlar kolu kanadı kırık kaldı ama devam etmeye çalışıyor. Hep yazarak hafifletmeye çalıştım o acıyı. Kimi zaman Küçük Prens bile bazı satırlarıyla içimi ezdi… Dedim ki, yazarsam bu zehir akar gider. Dedim ki büyümek böyle bir şeymiş.                     Bunları yazmışım bir köşeye bir tarihte:     "21 yaşımın ortasında taş gibi duran kocaman acı, 10 yaşına bastı... Ben büyüdüm, o da büyüdü. Bazı yerlerden geçemedim, o da geçmeden gizlendiği köşede bekledi. Vazgeçmedi. Tökezledim. Durdu. İzledi. Güçten düştüm, 'Dayanamam, bırak beni' dedim, yılmadı. Bıkmadı, usanmadı. Biraz küçüldü sanki. Ya da bana öyle geldi.  Alıştım mı? Belki de. O da bana alıştı. Biliyor ne zaman usulça içeri süzüleceğini. Artık benim parçam oldu. Bugün çıktı yine köşesinden. Doğruldu yavaş yavaş. Gözümün kenarında duruyor aşağı yuvarlanmajk için, içimin bir köşesinde dikiliyor her seferinde kabarmak için..."       
Sonra şöyle demişim:             
"Bazen diyorum ki, 'Neden içimde bir sıkıntı var durduk yere?' Sonra bakıyorum takvime... Diyorum, 'Demek 1 yıl daha geçmiş...' Olur da şuursuzca gülümsüyorsam, bir anda donuveriyor suratımda. Ömürler geçiyor. Ve bu tarih, taş gibi duruyor hayatın ortasında bir yerde, tüm ağırlığıyla... Kelimeler, isimler, anılar, kokular, yüzler, şarkılar ortalıkta uçuşuyor. İzmit, Değirmendere, tahta heykeller, dev bir muma benzeyen Tüpraş, sahil; sonra kırılmış bir gitar, yan çadırdaki bebek çığlığı, denizdeki ağaçlar, dönmedolap, parçalanmış bir fotoğraf, bir avizenin parçası ve smile... Biliyorum, ordasınız."
 
Bugün artık hissediyorum, sanırım o taşı kaldırdım hayatımın ortasından. Ya da alıştım, kabullendim. Yükü indirdim sırtımdan yere. Büyüdüm, olgunlaştım belki. Bilmiyorum. Ama eskisi kadar acıtmıyor. Hayatımı paylaşmaya karar verdiğim kişi sayesinde onardım belki de kırık dökük yerleri…  Gidenlere huzur, kalanlara sabır dileyebiliyorum sadece.

14 Ağustos 2011 Pazar

Neşeli Günler

Tipik pazar günü... Yemeğimi  yedim, banyomu yaptım, televizyonda "Neşeli Günler" var ama ben çok yorgunum. Yeni evi yerleştirmeye çalışmak, temizlik yapmak, iki evi toparlamaya uğraşmak, oraya buraya koşturmak yordu. Uyumak istiyorum.

Filmde Mürüvvet Sim'in Ayşen Gruda'ya dediği cümle dağıttı akşam akşam: "Nikahtan önce acık ellet ama çok da elletme, almaz sonra seni bak". Ayşen Gruda da, tenhada sıkıştıran Şener Şen'e diyor: "Annem nikahtan önce göster ama elletme dedi."

Film yüzünden canım gece gece turşu suyu istedi iyi mi, limon sirke fark etmez.


12 Ağustos 2011 Cuma

As tears go by

Hey gidi Marianne Faithfull, bu şarkını pek severim. Burada ne kadar tazecik ve durusun...




Açıkhava'ya geldiğinde, sahneden geçen kediye bakıp gülümseyişin, kendinle "Mick'le yattım, evet. Aslında, aslında tüm Rolling Stones'la yattım, ha ha" deyişin geldi yine gözümün önüne.

Ne demişim daha önce senin için, bir bakalım.

"Sesinde yaşanmışlık, acı ve kekremsi bir şeyler var bu kadının... Buğulu, sisli bir şeyler... Sadece sigara ve yaşlılık etkisinden farklı bu. Sahnedeki zarafetinde, kendine olan güveni ve kendiyle dalga geçebilen rahatlığında da aynı çekicilik var. Açıkhava'da o şarkı söylerken sahneden salına salına geçen kediyi süzüşü, sigarasının dumanını savuruşu, şarkıyı söylerken yaşayışı, 'Mick'le yattım evet, tek tek saydırmayın bana, aslında tüm Rolling Stones elemanlarıyla yattım, ha ha' derkenki hali bana bayağılık hissettirmedi nedense. Gülümsedim. Aristokrat, genç ve çok güzel bir kadın ile rock dünyası... Ne tezat değil mi? O yüzden Babylon'da 'Kendim için söylüyorum' diyebilen, sigarasını yakmak için yarışılan bir kadın bu. Tarzı, kendine güveni var... Yaşı ne olursa da öyle kalacak... Sahneye de yakışıyor, 'Irina Palm', 'Paris je' taime'de izlediğim kadarıyla beyazperdeye de... Ayrıca 'Hold on hold on' ve 'Children of stone' dinlenmeli..."