16 Ekim 2011 Pazar

Ev halleri


Dün evden hiç çıkmadım. Hiç de şikayetçi değildim halimden. Eskiden sıkılırdım ama şimdi evde olmayı seviyorum. Ama şöyle yukarıdaki gibi bir köşe olsaydı, işe bile gitmek istemezdim muhtemelen. Şuradan aparttım kendisini. Yaşlılık belirtisi mi bilmiyorum ama özellikle kötü havalarda dışarı çıkasım pek gelmiyor. Trafik, kalabalık vs vs... Sevimsiz. 

Bisikletle pek haşır neşir olmasam da, iyi hissettiğimiz zamanlar için gelsin:


15 Ekim 2011 Cumartesi

Memenize sağlık

Bugün Dünya Meme Sağlığı Günü. Memenizin ve sizin sağlığınızı, hatta hayatınızı tehdit eden en yaygın tehlike ise meme kanseri. İstatistiklere filan girmeye hiç gerek yok. Rakamlar sıkıcıdır. Rakamlar ürkütücü de olabilir, ama artık meme kanseri kontrol altına alınabiliyor, ölümcül kanserler arasında yer almıyor. Lakin bu bir rehavet yaratmasın.

Elle muayene ve düzenli mamografi/ultrason/kontrolle erken tanının, hayat kurtardığı artık aşikar. Utanmaya, üşenmeye gerek yok. Söz konusu hayat olunca hele, hiç.

"Bana olmaz" demeyin. Geç kalmayın.  

Yaşlanmak? Ama bu kadar çabuk değil

İnsan gazetede okuduklarından hakkaten ürküyor bazen. Boşanmak istedikleri kocaları tarafından öldürülen kadınların sayısı bini aştı ve yapılan hiçbir şey yok. Bu, ayrı bir yazının konusu. Mehveş Evin'in bugünkü yazısı dikkat çekici. Ve de sinir bozucu.

Bu haberdeki ise Vietnamlı bir kızcağız, daha 26 yaşında. 23 yaşındayken, bir deniz ürününe gösterdiği alerjik reaksiyon yüzünden birkaç gün içinde 50 yıl yaşlanıp 70'lik nine haline gelmiş! Her tarafı sarkmış, buruşmuş. Hastalığın adı lipodistrofiymiş. E asparagas değilse (kızın ninesini filan çekmedilerse) bildiğin korku filmi bu.

Gazete-dergi, evde yaymak iyi geldi

Sonunda cumartesi... Mes'udum. Yatakta dergi karıştırdım biraz. Okumadım. Zira bazı dergiler okumalık değil, bakmalık. Eskiden Elle, Vogue (vöög), Maison Française vs tarzı dergiler pek ilgimi çekmezdi. Atlas, National Geographic, bir de bazı sanat ve edebiyat dergilerini alırdım. Cosmopolitan'a ve Cosmo kızı kavramına hepten gıcıktım. Hala gıcığım. Kuaförde okurum ancak. Sevgili bulmanın 5 yolu, sevgiliyi elde tutmanın 10 yolu. Ya bırak yaa.

Şimdi ise insanların (daha doğrusu kadınların) bu tür dergileri neden sevdiğini anladım. Hayal güçlerini mıncıklıyor çünkü. Bir deri cekete 5 milyar, sadece 5 tane üretilmiş Ermenegildo Zegna kol saatine 57 milyar veremeyeceklerini, Manolo Blahnik pabuçlarına sahip olamayacaklarını; evlerini Maison Française dergisindeki gibi dekore edemeyeceklerini biliyorlar. Kassan da olmaz, zira o dergideki mutfaklar benim eski evin yüzölçümü kadar. Bunun hayali güzel geliyor onlara. Sonra "Gözün çıkmasın Naci, ben de böyle mutfak istiyorum!" diye kocalarına çemkiriyorlar mıdır acaba? Cık cık...

Bense bakıp bakıp geçiyorum "Enee ne güzelmiş, vuu pek seksi" diye, o kadar. Robb Report dergisi ise hepten uçmuş, ultra lüks bok püsürle dolu içi. Swarowski taşlı klozet kapakları filan. Yav, mok aynı mok! Galiba 57 milyarlık kol saati de orada vardı. Bu dergilere para verdiğim de yok yani, ofise geliyor; herkes şöyle bir karıştırıp atıyor bir kenara. Michelin yıldızlı restoranlarla çok da ilgilendiğim söylenemez yani.

Sabah, elbirliğiyle hazırladığımız kahvaltı sofrasına yumulduktan sonra gazete ve dergilere daldım polar battaniye altında.

Peynirin her türlüsünün hastasıyız zaten, bir de buna Sevgi Teyze'nin turunç reçeli, annenin çilek reçeli, Zeynep annenin acukasıyla erik marmeladı eklenince, yeme de izle... Her gün böyle kahvaltı etmek istiyorum ben.

Enerji Bakanı, "Mesai 6-7 gibi başlasın, cumartesi de çalışılsın" demiş ya... Ya ben, neyse... Halt etmiş! Cumartesi çalışılmaz! Millet sabah 6-7'de işte olmak için 4'te kalksın, enerji sarfiyatı olmasın diye kafasındaki "nur"la aydınlansın. Başka? Çocukları 5'te bırakacakları kreş de açılsın o vakit. Hı?

Amaann, zırva! Dışarıda yağmur, fırtına... Oğlanların umurunda mı dünya?

Yoda, the utangaç kedi
Obi the Nadya Komanaçi
Yirim sizi!

David Rocco, bugünkü programında Floransa'da. Hayallerimin şehri! Buranın çikolatasıyla meşhur olduğunu bilmiyordum. Bir taşla iki kuş denilen cinsten. Çikolatalı bir mönü hazırlıyor DR.

Sarımsak, kırmızı biber, rendelenmiş ekmek kabuğundan oluşan sosta hamsili ve çikolatalı makarna pişiriyor! Çikolatanın bitter olması mühimmiş. En az %70'i kakao olmalı diyor David abi. Ekmek kabuğu ise çikolatanın tencerenin dibine yapışmasını engelliyormuş. Mmm...

Şöyle bir şey oluyormuş pişince:


Sonrasında kırmızı ve de yeşil biberli çikolataları tattı, çikolatalı karides pişirdi, çikolatalı bir kokteyl hazırladı. Ardından da Mediciler zamanından beri yapılan çikolata masajını denediler karı-koca!

14 Ekim 2011 Cuma

Delir, yağmur, öyle

Dün öğlene kadar delirmiş gibiydi ofis. Ortalık arı kovanı gibi, herkes birilerine bağırıp duruyor, bazıları kafası kesik tavuk gibi panik halde ortalıkta dolaşıyor. New York borsasındayız sanki. Bense etrafımdaki her şey hareket halindeymiş de, bir tek ben duruyormuş gibiydim. Filmlerde olur ya hani. Tuhaf bir sakinlikte. Umursamaz. 

Öğleden sonra da bir prodüksiyon için Bağdat Caddesi’ne gitmem istenmişti. Başta istemedim ama, durum aslında canıma minnet. Çıktım gittim Bağdat Caddesi’ne. Erken de gitmişim. Gergedan Kitabevi’ne uğradım, kocama ve abime birer kitap aldım. Oturduğum yerde, kocama aldığım Brautigan kitabını okudum. Sonra çekime başladık. Saat 5’te işim bitti, boş boş dolandım caddede.

Güneş açtı, hava cillop oldu. Baktım, kafeler, lokantalar insan dolu. Ortalık cıvıl cıvıl. Dışarıda başka bir hayat var ulan! Kimse deli gibi koşturmuyordu, her şey ağır çekimde akıyordu sanki. Rehavetle. Böyle herkes gezmeye, coşmaya, eğlenmeye programlı gibi. Sahile çıktım, gökyüzü gri, pembe, mor olmuş. Bir yandan da güneş ışığı vuruyor suya. Balık tutanlar, yürüyüş yapanlar, paten kayanlar, bisiklete binenler… Oh be! Güzeldi.

Azıcık yürüdüm, sonra eve gidip makarna yaptım. Gerçi kutuda TR yazı bulamadım, tamamen İtalyanca hazırlamışlar nedense. Ama bildiğim yöntemden yürüdüm, fesleğen ve sarımsak ekleyip üstüne peynir rendeledim. Sonuç? Mamma mia :)


Bugünse yine deli yağmur, yine iğrenç trafik. Minibüs + metrobüsü çekecek halim yoktu, sabah taksiye bindim. Arka camlar siyah filan, kıllandım ama bindim. İstanbul’da yağmurda taksi bulmak, 4 yapraklı yoncayı bulmaktan zor. Şoför, genç bir çocuktu, bi baktım Levent Kırca’nın bir filmini izliyor. “Son İstasyon”muş adı.

Yol o kadar uzun sürdü ki, açlıktan bayılmamak için çantamdaki bademlerle kuru üzümleri yedim arkada kıt kıt. Film sardı sonra. Komik sanıyordum ama değilmiş, acıklıymış hatta. Oğlan da dedi "Hanfendi, dram bu" dedi, hmm... Sonra, filmin özetini geçti filan, adam akderine lanet ederken yol bitti. İnerken “Siz öğretmen misiniz?” dedi oğlan. Gözlük taktıydım, lens batar gibi olunca. Gözlük-elbise, direkt öğretmen algısı. Hmm… Neyse. Tam da yanımdaki para kadar yazdı taksimetre. Evla. Akabinde yine bir curcunayla başladı gün, kapıdan girer girmez…

Ofiste, camın dışında bir anne kedi, bir de Matruşka misali 3-4 boy küçüğü olan yavrusu var. Borunun üstünde öylece duruyorlar. Anne kendi kendini temizlerken yavru dikkatle izledi onu. Şimdi de anne yavruyu temizliyor, yavru da hem boruya hem anneye yapışmış, süt emiyor. Oyh, güzel şeyler de oluyor bazen şu ofiste. Camının dışında da olsa...

12 Ekim 2011 Çarşamba

İtinayla yapıştırınız... Lafı

Ofis salaklarını püskürtmek üzere iki yöntem geliştirdim yıllar içinde. Canımı sıktıklarında, o an münasip geleni uyguluyorum. İlki, yok saymak. Hiiiç sallamamak… Ki bazen kabaran öfkem, buna izin vermiyor. Sakinsem, hakkaten sallamıyorsam o an, çok eğleniyorum ama. Dadından yinmiyor. İkincisi, direkt karşı saldırıya geçip onların yöntemleriyle saldırmak; asla alttan almamak. Yani “Aylak böyle yapmaz nasılsa, şöyle davranacak kesin” denirken, ters köşeye yatırmak. Size bir laf mı ediyor, aynısıyla karşılık verin; farklı bir şey beklediği için bir süre araba farına tutulmuş sıçan gibi oluyor şapşal. Pek eğlenceli. Aslında bu daha agresif bir yöntem. Genelde bunu uyguluyorum bu aralar. Çünkü artık sabrım taştı bazı konularda. Ya herro ya merro hesabı.  Bugün ortalığı kana bulamamak için sakin bir arkadaşımdan tavsiye aldım misal, faydası oldu. O beni frenledi. Ne demişler, intikam soğuk yenen bir yemektir.       
Beni en çok, karşısındakini salak yerine koyan kuşbeyinliler, arkadan gizli kapaklı iş çeviren ikiyüzlüler ve de yalakalar sinirlendiriyor. Yani işine gelen şekilde işini, kapalı kapılar arkasında fısır fısır halledip, mevzu herkesin içinde açıldığında hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davrananlar. A-a! Öyle şirinler ki… Öyle şeker... Herkesin içinde bir güler yüz, bir tebessüm, ama alttan alta laf sokma çabaları… Bunlara “diplomatik ve stratejik” deniyormuş efenim bazılarınca. Geçiniz bunları. Efendi olunuz. O ka… Tek derdim işimi yapıp sonra da evime gitmek, çirkefinize bulaşmak mecburiyetinde değilim. Ama keriz de değilim, takdir edersiniz ki...

11 Ekim 2011 Salı

Kestirmeden gitmeyiniz

Erkenden eve gelebilmek ne güzelmiş. Bugün beyi dinleyip kaban giydim, zira dün deri ceketle totom donmuş idi. Sevimsiz bir hava... Gri bir gökyüzü ve ince ince yağan yağmur. 

Yağmurda bu kadar neşeli olduğumu söylemek isterdim ama, değilim valla.


40. evlilik yıldönümleri için hazırladığımız hediye o kadar duygulandırmış ki annemi, ağlayarak aradı beni ve teşekkür etti. Ben de duygulandım filan, ağladık karşılıklı. Beğenmelerine sevindim. Mutlu olmaları ve paketin vaktinde ellerinde olması için epeyce uğraştık :) Müteşekkirim eşime, fikir bende çıktı ama bu kadar kısa sürede böyle güzel bir iş çıkmasını ona borçluyum. Annemle babam da, nice mutlu yıllar geçirirler umarım birlikte...

Sabah sabah bir de sinir bozucu bir haber öğrendik ofiste. Metrobüse kestirmeden gitmek için kullandığımız patikada sapığın biri, bıçakla bir kadına saldırmış. Bütün gazetelerde ve televizyonda vardı. Siniri bozuldu herkesin. Çoğu kimse o yolu kullanıyor. Her gün. Polis ve televizyoncu kaynıyordu ortalık. Gündüz vakti saat 3'te oluyor olay, pes! Pisliklerin iyice gözü dönmüş! O yolu ne zamandır kullanmıyordum zaten, artık hayatta geçmem!

Neyse, enfes palamut ve koluma yapışan Obi. Akşamın özeti.