4 Temmuz 2013 Perşembe

Evlat

Ne zor bir evlat yetiştirmek... Büyütmek, yaşatmak; bir birey olduğunu görmek... Hayal etmesi bile zor. Hele bir de onu yitirmek, cenazesinde bile saçma sapan şeylerle uğraşmak zorunda kalmak ve katilinin salıverildiğini görmek... Ne büyük acı.

Günlerdir 26 yaşında canından olan Ethem Sarısülük'ün annesi Sayfı Sarısülük'ün söyledikleri dönüp duruyor kafamda. Oğlunun cenazesinde polislere "Bırakın da geçeyim. Oğlumu alıp geçeyim. Bırakın oğlumu gömeyim'' diyen o kadının sözleri:

“Bu dünya üzerinde bir kişi bile yoktur ki Ethem’in arkasından kötü bir laf etsin. Bu acı bize çok ağır geldi, çok gençti oğlum. Elinin kınasını yakmadım, muradını alamadım, 26 yaşında doğumgününde aldılar O’nu benden. Karıncayı incitmez, yarım ekmeğini arkadaşlarıyla bölüşürdü.

Bir evlat kaybettim, bir de ne görem binlerce evladım olmuş. Nasıl oldu ben de anlamadım. Ethem'in acısıyla harap olmuş bedenimi aklımı iyileştiriyorlar. Diyorum ki kendi kendime, bunu Ethem düşünmüştür. Ben yalnız kalmayayım, dayanayım acıya, hesap soracak gücüm olsun diye Ethem yapmıştır bunu."

Ya 20 yıldır acısı dinmeyen, Sivas'ta yakılarak öldürülen Menekşe'yle Koray'ın annesinin sözleri?

“Beni hastaneye götürdüler, iğne vurdurdular. Çocuklarımın nerede olduğunu soruyorum. Menekşe’m ve Koray’ım nerede diye soruyorum. Babalarının yanında olduğunu söylüyorlar... Evin bir köşesinde yatıyorum, iğneden sersem gibiyim. Evde yeğenlerim, kuzenlerim, akrabalar radyodan haberleri dinliyorlar. Birden kadın spikerin 'Koray' dediğini duydum; bağırdığımı hatırlıyorum...

Çocuklarımı aniden kaybettim. Morga gittim mi, yavrularımı gösterdiler mi hatırlamıyorum. Söylediklerine göre hep bağırıyormuşum. Ne ağlama ne de başka bir şey; sadece bağırma... Cenazelerin kalktığını filan hiç hatırlamıyorum."

Bu insanlar bu acıyı hak edecek ne yaptı, ne yapmış olabilir?

Ethem Sarısülük'le Mehmet Ayvalıtaş'ın anneleri
Ne yazık ki bu yazıdan birkaç gün sonra, Eskişehir'de polisten kaçarken saklandığı ara sokakta acımasızca dövülen ve götürüldüğü hastanede tedavi edilmeyip günlerce komada kalan Ali İsmail Korkmaz da hayatını kaybetti. 19 yaşındaydı...

Ethem Sarısülük'le Ali İsmail Korkmaz'ın anneleri

U-nut-ma!

Zamanla bazı şeyler süner, heyecan azalır; olanlar unutulur. Ama bu sefer unutulmaması için çaba var. İnsanları bilinçlendirmek için uğraş var. O yüzden başa sarmamak için, yaklaşık 1.5 ay öncesindeki o ağır ve derin uykuya dönmemek için hatırla... Unutma.


Unutma from Uçman Balaban on Vimeo.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Lizard King


3 Temmuz 2013, Jim Morrison'ın da göçüp gidişinin  42. yıldönümü... Ergenlik günlerimde daha çok dinlemiş olduğumu fark etsem de, The Doors'un yeri  her zaman başka. Neden, bilmiyorum. O zamanlarki ruh haline daha mı uygundu şarkıları, kim bilir. Belki de ben o zamanlar daha melankolik olduğumdandır. Ama ne zaman elim albümlerinden birine gitse, koltuğuma gömülmek ve ışıkları söndürüp karanlıkta dinlemek isterim şarkılarını.

Kızılderililer için üzülen o duyarlı çocuktan karizmatik bir ozana ve rock yıldızına dönüşen Morrison... Ölümü ilk kez keşfettiğini söylediği ve kişiliğinde derin izler bırakan o olayı da şöyle anlatmış:

"Ben, annem, babam, büyükannem ve büyükbabam gün batarken çölde ilerliyorduk. Bir kamyon dolusu kızılderili başka bir kamyona ya da bir şeye çarpmıştı. Kızılderililer bütün ana yola dağılmıştı; ve kanlar içinde ölümü bekliyorlardı. Babam ve büyükbabam, arabadan neler olduğuna bakmak için inmişlerdi. Ben daha çocuktum, o yüzden arabada oturup beklemem gerekiyordu. Ben bir şey görmedim. Tek gördüğüm şey garip, kırmızı boya ve yerde yatan insanlardı, ama bir şey olduğuna emindim. Çünkü onların yaydıkları dalgaları hissedebiliyor ve birden yerde yatan insanların da olay hakkında benim bildiğimden daha fazlasını bilmediklerini farkettim. İşte o an ilk kez korkuyu tattım..."

Bu uslanmaz ruh da 27'sinde durdurdu zamanı. Algının kapılarından sonsuzun kapılarına geçti. Bütün o şarkıları, Pam'i geride bırakıp. Son sözünün "Orada mısın Pam?" olduğu rivayet edilir. Bazıları da ölmeyip Hawai'ye yerleştiğini söyler. Efsanelerin ölümü gizemli olur ne de olsa...

Şöyle demiş bir zamanlar:

"Bizim performansımız kapıları birbiri ardına açmaya yönelik, tıpkı bir gün tamamen atılacak bir yılan derisini sıyırmak gibi. Şu sıralar yaşamın karanlık yönüyle, kötülükle, ayla, geceyle daha çok ilgileniyorum."

 O halde, en sevdiğim şarkılarından biriyle veda...


Ah Gregor

Google sağolsun, Gregor Samsa doodle'ıyla haber verdi; Franz Kafka'nın 130. doğumgünüymüş bugün...

Okuduğum ilk Kafka kitabı "Dönüşüm"dü galiba. Peşinden "Aforizmalar"ı ve diğerleri geldi. Karanlık bir dünyası vardı, karamsar... Dünyaya geldiğine pişman gibi bir hal... İnsan onun kitaplarını okurken sanki kapalı bir hava olmalı dışarıda. Gri, kasvetli bulutlar toplanmalı tepesinde. Plajda Kafka okuyan görmedim mesela hiç.

Zaten dostu Max Brod olmasaydı, kitaplarının çoğunu okuyamayacakmışız. Çünkü Kafka, ölümünden sonra yakılması için yazılarını dostu Max Brod'a bırakmış; Brod ise sözünü tutmayıp eserleri bastırmış. Laf aramızda, iyi ki de tutmamış sözünü. Hayattayken basılan tek ünlü eseri "Dönüşüm"müş.
Gabriel Garcia Marquez’in ilk defa bir Kafka romanını okuduktan sonra “Neden olmasın, bunu ben de yapabilirim,” demesi şaşırtıcı değildir - See more at: http://www.edebiyathaber.net/franz-kafka-pesinde-kosmadigi-sohreti-olumunden-sonra-yakalayan-yazar/#sthash.fdYJl8m8.dpuf
Dönüşüm” Kafka’nın hayattayken basılmış tek ünlü eseridir - See more at: http://www.edebiyathaber.net/franz-kafka-pesinde-kosmadigi-sohreti-olumunden-sonra-yakalayan-yazar/#sthash.fdYJl8m8.dpuf

Şöyle demiş (yanlış hatırlamıyorsam) "Taşrada Düğün Hazırlıkları"nın bir yerinde Kafka: 

"Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde."

Onu sürekli ezen babasının zoruyla hukuk okusa da hayatını yazmaya adayan, ancak yazdıklarının değeri ölümünden sonra anlaşılan Kafka, birkaç kez nişanlanmasına rağmen yazıdan vazgeçmesi gerekeceği korkusuyla hiç evlenmemiş. En unutulmaz sevgililerinden biri ise Milena'ymış, Milena Jesenska.

Toplamda iki yıl süren ve çoğunlukla yazıştıkları, sadece 4 gün yüz yüze görüşebildikleri ilişkileri için şöyle demiş Milena: "Hayatımda tanıdığım en garip insanın o olduğunu fark ettim ve hayatta hiçbir şey beni, onun kalbinin içini azıcık görebilmek kadar etkilemedi."

Kafka ise Milena'yı 'koca denizin, dibindeki minik taşı sevdiği gibi' sevmiş ama sonrasından korkmuş. 

Kız kardeşlerinden üçü toplama kamplarında hayatını kaybetmiş. Acılarla dolu bir hayat, tam da yazdıklarındaki gibi. Memleketi Prag'da, Franz Kafka adına açılmış iki müze var. Birinde daha çok gravürlere, kitaplara vs yer verilmiş. Esas müzede ise romanlarındaki gibi karanlık bir ortam yaratmayı başarmışlar. "Türkiye'de de böyle bir müze olsa keşke" demiştim gördüğümde.

Karanlık koridorlar, uzakta bir yerde çalan telefonlar... Merak edip de çalan siyah kocaman telefonu açtığınızda, bir erkek sesi "Dönüşüm"den parçalar okuyordu. Bazı resimlerle fotoğraflara bakarken kendinizi çarpmaktan son anda kurtardığınız aynaların karşısında buluyordunuz.

Müzede beni en çok şaşırtan şey ise şuydu: Kafka'nın hayatındaki kadınların olduğu bölümde üç boyutlu, sürekli hareket ediyormuş gibi görünen görüntüler başınızı döndürüyordu... Hissettiğim baş dönmesi ve mide bulantısının, diğer arkadaşlarda da olduğunu duyunca rahatlamıştım. Bunlar dışında Kafka'nın çocukluğunun geçtiği evlerin, ailesinin, arkadaşlarının, sevgililerinin fotoğraflarını; mektuplarını, kitaplarını ve orijinal el yazısını da görebiliyordunuz.

Ve kapanış da Kafka'dan: 

"Menziller ve yollar yoktur; yol dediğimiz şey, tereddütlerdir."

"Kabul edilebilir olandan değil, doğru olandan başlayınız."
“Kabul edilebilir olandan değil, doğru olandan başlayınız.” - See more at: http://www.edebiyathaber.net/franz-kafka-pesinde-kosmadigi-sohreti-olumunden-sonra-yakalayan-yazar/#sthash.fdYJl8m8.dpuf

"Ah, bütün yaptıkların, bütün konuştukların beni ne kadar üzerse üzsün; gene de bunlarda nasıl hayrıma bir taraf, hayrıma bir öz aradığımı bir bilsen!''


*Daha ayrıntılı bilgi için bu yazıyı okuyabilirsiniz. (Edebiyat Haber)

2 Temmuz 2013 Salı

Acı düştü peşime



Bu ülkede birçok şeyi unutmaya alıştık belki de... Ama Sivas'ta 36 canın diri diri yakıldığını unutan, unutabilen var mı? 20 yıl geçmiş üstünden, koskoca 20 yıl! 15 yaşındaydım o vahşet yaşandığında. Hissettiğim dehşet duygusunu çok net hatırlıyorum. Ürkmüştüm, basbayağı korkmuştum o insanları yakan 'yaratık'lardan. Aklım almıyordu bir türlü. Neden?

Annem ve babamla sus pus izliyor, televizyonda gördüklerime inanamıyordum. Ağlamadan bakılabilecek şeyler değildi. Ateş, duman, çığlıklar...

Gittiğim bir park vardı, oradaki bazı arkadaşların Sivas'ta yiten canlar için şiirler yazdığını hatırlıyorum. Uzunca bir süre günlüğümün arasında saklamıştım onları. Orada yakılan insanlara duyulan, saldırıya neden olan nefrete aklım o yaşta da ermedi, şimdi de ermez. Şairler, yazarlar, çocuklar... ne yapmış olabilirdi ki o kudurmuş gibi bağıranlara?? Tanımazlardı bile onları. Bırakın bir şirini okumayı, yüzlerini bile görmemişlerdi hiç. 12 yaşındaydı en küçüğü. 12!

Nasıl bir nefret olabilirdi ki kurtulmak isteyenleri ateşe geri atacak, benzin bidonlarıyla oraya koşacak kadar?! 'İnsan' olanın yapabileceği bir şey değil bu. En hafif tabirle vicdansızlık. Yakanlar da, onları aklayıp haklı çıkaranlar da dilerim bir daha huzurla koyamaz başını yastığa. Kim demişse doğru: "Hiçbir şey, eyleme geçen cehalet kadar korkutucu olamaz."

Göçüp giden Onat Kutlar da haklı belki, "unutuşun kolay ülkesindeyiz...'' Düşündükçe insanın yüreği şişiyor, nefes alamıyor.

Nerede yüreklerimizin yarısı gerçekten?


26 Haziran 2013 Çarşamba

Gidenler...


Mayıs ve Haziran içimizi kıyarak geldi geçiyor. 2013 zaten pek iyi başlamadı. Aile dostları ve halamdan sonra Haziran'da peş peşe iki canı daha kaybettik. 4 gün arayla. İkisi de akciğer kanseriydi.

İkincisiyle tanışma şansım olmadı, eşimin eski iş arkadaşıydı. Çiğdem. 50'sine yakındı ve akciğerleri illete dayanamadı, göçtü gitti. Halamla aynı camiden kalkmış cenazesi, aynı mezarlığa defnedilmiş. Huzur içinde olsun ruhu...

Ama ilki... Benim için çok değerli biriydi. O yüzden içim çok yandı. Pek sevdiğim, kıymetlim İbrahim Amca... 40 yıllık aile dostumuz, (kendi deyimiyle) bir karışlık halimi bilen, 35 yaşına gelmeme rağmen çocukluk lakabım "cimcime"yle bana hitap eden İbrahim Amca. Tok sesli, mavi gözlü amcam. "Evlat" diye seslenirdi anneme, çok severdi hepimizi.

Hastalığı ortaya çıkmadan kısa bir süre önce 50 küsur yıldır keyifle tüttürdüğü sigarasını, her akşam iki tek attığı rakısını bırakıvermişti. Şaşırmıştık, içi almıyormuş meğer... Teşhis kondu, kemoterapi başladı, radyoterapi filan derken teşhisten bir yıl sonra kaybettik. Düğünüme geldiğine, o gün yanımda olduğuna o kadar mutlu olmuştu ki... Biz de öyle. Şimdiden 3 kişi eksildi düğün gecesi fotoğraflarından. Eşimin nikah şahidi Yusuf Abi, halam ve en son da İbrahim Amca... Cenazesine yetişemedik, haberi aldığımız akşamın ertesi günü öğlen Tirebolu'ya; köyüne defnettiler.

Hem kaybına hem de cenazeye yetişemeyişimize çok üzüldüm. Ama hepsinden çok, yoğun bakıma girmeden 1-2 gün önce bile çocuklarına Divan edebiyatından şiirler okuyan, eşiyle şakalaşan o dimdik adamın artık hayatımızda ol(a)mayacağına üzüldüm.

Her konuda bilgisi olan, çok okuyan, merhametli, dürüst, konuştu mu kendini dinleten o hoşsohbet, leb-i derya gibi iyi yürekli adamı artık göremeyecek, onunla artık sohbet edemeyecek olmama üzüldüm... Torunlarını sevemeyeceğine, kendiyle özdeşleşen o iki tek rakısını keyifle içemeyeceğine üzüldüm...

Güzel sanatlar sınavında portresini yazdığım, dolu dolu "evlat" diyen o güzelim adam artık yok. İçimizde koca bir sızı bırakarak göçüp gitti. Nur içinde yatsın, ruhu huzurlu olsun. Cimcime'si onu hiç unutmayacak...