14 Nisan 2015 Salı

Okursan eksilmezsin

Günler günlerin ardından... Defne eşekli kumaş kitabını dişliyor, ben çamaşır asmak için makinenin durmasını bekliyorum. Dişlediği kedili kitabın hışırı çıktı, eşekli de benzer şekilde, yenilerini almak lazım. Ağzına sokarak özümsüyor hepsini! Eğer minnak hanım birazcık olsun uyursa, öğleden sonra parka gideriz belki yine. Hava güzel, bahar şakayı bırakıp geldi galiba.

Kıza büyüdükçe nasıl kitaplar almalı, nereden başlamalı diye düşündüm demin. Güzel çocuk kitapları görünce içim gidiyor. Okumayı benim gibi sever mi? En çok hangi yazarı sever acaba? Marquez ve Ursula Le Guin, benim gibi onu da heyecanladırır mı? Hangisinden başlamak ister? Ben babamın kitaplığından başlamıştım. Yaşar Kemal ve Aziz Nesin kitaplarıyla, Oliver Twist ilk hatırladıklarım. Oliver Twist'e içim çıkarak ağladığımı hatırlıyorum.




Yaşar Kemal'in ardından aynı gün iki büyük yazar, Eduardo Galeano ile Günter Grass da göçtü buralardan. Uruguaylı Galeano ne güzel demiş, "Ben her zaman boğanın tarafını tuttum, matadorun değil. Ve hala aynı taraftayım." Hep kitap okuyamayanlar, kitap alacak parası olmayanlar, ezilenler için yazmış, kaybedenlerin tarafında, sömürünün karşısında yer almış bir yazar

Onların kuşağı eksildikçe, insan okuyacak yeni iyi şeyler bulamamaktan korkuyor. En azından ben. Sanki edebiyat onların zamanındaymış, şimdi çıkan bir sürü kitap ve gözümüze sokulan tanıtım kampanyasının arasında gerçekten 'iyi' olanları kaçırıyormuşuz gibi. Elbette bir sürü iyi yeni yazar da vardır ama, yeni filmlerden emin olamayıp daha önce sevdiğim bir filmi izlemeyi tercih edip risk alamadığım gibi, bazen de emin olmadığım bir kitabı/yazarı okumak yerine sevdiğim ve bildiğim yazar/kitaplara sığındığım oluyor benim de.

Okuyan insana karşı acımasızlık, küçümseme var bir de. Bir tür güç gösterisi, dış görünüşe göre aşağılama merakı... Vicdansız, sevimsiz Yalova valisinin, öğrencilerinin önünde "Bu saç sakal ne, dilenci gibisin!"  diye azarladığı matematik öğretmeni kalp krizinden öldü.  Edebiyata düşkün o öğretmenin öğrencilerine önerdiği kitap listesine bakıyorum da, o kılık kıyafete pek meraklı vali içlerinden kaç tanesini okumuştur acaba?  Öğrencileri için vasiyet gibi bir şey şimdi o liste. Bize de eksiklerimizi tamamlamamızı hatırlatıyor.



Kitap okuyan insanla okumayanın farkı bu kadar basit işte. Biri vali olmuş ama "Sakallıysan anarşistsin" diyecek kadar cahil, diğeri  de öğrencilerine matematikten fazlasını veren iyi bir öğretmen. Çalıştığım eski reklam ajansının patronunun "Bu kadar okudunuz da n'oldu, ben hiç kitap okumadım ama patron oldum, haha, sizse benim yanımda çalışıyorsunuz!" deyişi gedi gözümün önüne. Odadaki diğer reklam yazarıyla bakışıp sıvışmıştık odadan.  "Biz sana patron olamazsın demedik, adam olamazsın dedik." diyemedik haliyle... Ama öyle dermiş gibi baktık. Sanki kitap para kazanmak için okunuyor!

Ayrımcılık ve önyargı, yaygın hastalıklar... İzmir'de de zavallının biri metroda karşısında kitap okuyan genç bir adamın fotoğrafını çekip Facebook'ta paylaşarak aklınca dalga geçmiş. Terlikleri var, keko diye pek eğlenmiş! 




“Entel olcam kız tavlıcam diye kendini yırtan izban kekosu, terliklerine bayıldım" sözleriyle dalga geçtiği çocuğun zavallıya cevabı nefis: 

"Çalmıyorum, çalışarak kazanıyor, param yettiğince kitap almaya, kütüphaneye gitmeye çalışıyorum, çok utanç duyuyorum böyle bir insan olduğum için… Elbisem kirli, terliğim bindiğim metroya uygun değil işte zihnimi kirletemiyorum, utanıyorum… Ama her ne olursa olsun bana kitaplar böyle olmayı öğretti, insan olmayı, hayvanlaşıp çevremi kirletemiyorum üzgünüm, utanıyorum…”

Güzel kardeşim, sen ne utanacaksın terliklerinden, asıl karşındaki terliksi kendinden utansın! Fotoğraf çeken akıllı telefon alabildiğine göre, birkaç kitap da alıp okuyabilirmiş pekala.

Bir sürü kişiden kitap hediye etme teklifi gelmiş fotoğraftaki çocuğa, reddetmiş: “Çünkü ben o kitaba ücret ödersem yazarı kazanacak, yayınevi kazanacak, matbaada çalışan insan kazanacak, stantta duran öğrenci arkadaşımız ve kitapçılar kazanacak ve çoğalacağız.”

Böyle insanlar da var, iyi ki varlar be.  

1 Nisan 2015 Çarşamba

Gündem Zaytung olmuş, şaka ne ki

Bazen, Twitter'dan filan gündemi takip edip dehşete kapılmak yerine, Defne'nin yanına kıvrılıp horhor uyumak ve gözlerimi hiiç açmamak istiyorum. Saçma sapan, şaka gibi bir gün yaşadık dün, altından çıkacakları düşündükçe tüylerim  ürperiyor. Üçüncü sınıf polisiye, dandik gerilim filmi gibi.Kimsenin kurtulmadığı 'kurtarma' operasyonları, bütün ülkede kesilen elektrik filan. 

Bu kadar aptal yerine konmak, insanların yok yere ölmesi hepsinden asap bozucu. Karanlık, bir günle sınırlı kalmayacak, o çok belli. Biz telefonla hiçbir yere ulaşamaz, internete filan giremezken nükleer yasası da geçivermiş meclisten. E tabii bakın böyle olunca elektrik kesiliyor, nükleer santral şahane bir şey! Reklamı bile var, çocuklar E.T. filmindeki gibi topluca, neşe içinde bisiklete binyor filan.  Patlıyor yalnız arada, orası biraz şey işte... Hoş değil. Karanlıkta uyumak gibisi var mı?! Az biraz ışık, biraz aydınlık olsun be. Karardı içimiz. 




Sürekli kandırılıyoruz. 'Komplo Teorileri' filmindeki taksi şoförü gibi, korktuğumuz başımıza geliyor. Absürd bir filmin ortasındayız sanki. İleride bugünleri nasıl hatırlayacağız acaba? Ziyan edilmeyip 'saray' temizliğinde kullanılan elma-limon kabukları mütevazılığıyla anarız belki, kim bilir...


Oy, içim şişti! Şöyle bir yan çevirdim de kafamı, yatağının kenarındaki örtünün altına kafasını sokmak ya da battaniyeyle yüzünü örtmek gibi şeyler yapıyor Defne. Yatağında öyle yakalıyorum bu ara. Yeni keşfettiği bir şey sanırım, pek eğleniyor. Belki o da gizlenmek ihtiyacındadır. Kafasına çektiği battaniyeyi açınca güldü. Ne güzel, hiçbir şeyin farkında değil. Hayat ona mı güzel? Belki de. En azından bu zamanlar. Kedili , ağzına sokup durduğu hışırdayan kitabıyla mutlu. 


Bu ara çevremdeki 'Ay çocuk yapmalı mı, yapmamalı mı? Sen niye yaptın, sen niye yapmadın?' tartışmalarından gına geldi. Bırakın milleti rahat, bir şeyi de irdelemeyiverin. Bir şeyin arkasından da derin tahliller yapmayıverin. Herkes doğurmak, anne olmak zorunda değil. Doğurmayanın kadınlığına halel gelmiyor, eksik kalmıyor. Kendi kararı, tercihi olamaz mı? Doğurmak gibi doğurmamak da bir seçim. Her doğuran anne olmayı becerebiliyor mu ki? Bi huzur verin yahu kadınlara. 


Herkes kocaman kocaman laflar etmeye ne meraklı. Ne anne olmak, ne de olmamak korkaklık ya da cesaret. İkisinin de kendince sebepleri var ve kimse de öbürünü küçük görme hakkına sahip değil. Nedense çocuk yapanlarda yapmayanları, yapmayanlarda da yapanları hakir görme eğilimi var. Ben kendi adıma, isteyerek ve bilerek çocuk sahibi oldum. Evet, çok da zor. Hiç kolay değil. Zaman zaman çok da korkuyorum, onu iyi yetiştirebilecek miyim diye. Ay çok kutsal filan deyip zorluğunu yadsıyamam ama, kızımın yüzüne baktığımda  çok mutlu oluyorum ben. Onun büyüdüğünü, birlikte yolculuklara çıktığımızı, güzel vakit geçirdiğimizi, nefis muhabbet ettiğimizi hayal ediyorum. Gülümsüyorum. 

Proje anneler gibi 'şahane' yetiştireceğimi, mükemmel olacağını filan da iddia edemem. Ben mükemmel değilim ki. İyi ve mutlu bir insan olsun yeter. 

Çocuk yapanın da yapmayanın da kınandığı tuhaf bir dünya bu. Ne 'Annelik ah çok kutsal, ondan önce eksikmişim' abartmaları tarafındayım, ne de 'Ayh, ne banal, niye çocuk getirilir ki bu dünyaya, hıh' burnu havadalıkları hoşuma gidiyor. Kızım hayatımda olduğu için mutluyum,  zorlandığım yerler de var. Yok değil. Kimse bunlardan nahsetmiyor gerçi, makyajlı, kurgu lohusa fotoğraflarında bu anlar yok. Ağlayıp da susmadığında, ateşlenip de ben n'apacağımı bilemediğimde ya da aşı olurken canı yandığında kendimi fena hissediyorum. Sonra birden, o komik suratının ortasında ışıyan bir gülümseme beliriyor ve sırıtıveriyorum. Uyurkenki o yüz ifadesine bakıyorum, belki de huzur böyle bir şeydir diyorum. 





Şaka bile yapamadan 1 Nisan da bitti. Zaten milletçe şaka kaldıracak halimiz de kalmadı. Beceremiyoruz öyle komiklikleri, hayatımız Zaytung olmuş. Ortaokuldayken Alman öğretmenimizin sandalyesine şaka olsun diye uhu sürmüş bir arkadaşımız vardı. Ne salakça. Kadın da gülmemiş, ortalığı ayağa kaldırmıştı zaten. Topluca sınav kağıdına balık çizelim dediydik (düşündüm de o da salakçaymış), onda da inekler çark edip kağıtlarını bilgilerle doldurdular. Şaka yine kaka oldu. Velhasıl, şaka bizim neyimize. 

Neyse, yatıyorum ben. Obi yanımda horluyor. Kızın süüüt diye ağlamasına da az kaldı. Ekşınsız bir güne uyanır mıyız acaba? Kısmet...

17 Mart 2015 Salı

Aynebilim, Vicdan, Defne'li günler

Cemrelerin sonuncusu da 6 Mart'ta düştü toprağa, artık basbayağı gelebilir bahar! Di mi? Annem kontrolleri için İzmir'e gitmişti, Defne'yle 12 gün boyunca yalnızdık. Bir imtihanla karşı karşıyaymışım gibi hissettim. Kızın 3. ay sendromu, anane özlemi, yardımcı ablanın belirsiz bir süreliğine memlekete gitmesi; kızın ağlaması, uyumaması, benim sabrımı zorlamam derken... çıldırmaya az kalmıştı. 

Neyse ki anane geldi, mesuduz cümleten :)

Hafta sonu eklerini anca okuyabildim. Geçen haftalardan birinin Milliyet Pazar'ında güzel bir röportaj vardı, belki görmüşsünüzdür. Grafik tasarımcı olan ve insanlara bir şeyler verebilmek için Kamboçya'da aşevi açan biriyle ilgiliydi. Cesur bir kadın, adını vermiyor, fotoğrafının yayınlanmasını istemiyor. Aynebilim diyelim kısaca kendisine. Zaten bir sürü yerde mahlası da o :) Yaptıklarını okumak iyi geldi bana. Bu dünya bunca kötülüğe hala niye batmıyor sorusunun cevabı gibi varlığı. Kitabı da varmış, 'Karın Tokluğuna Aşk'. Merak ettim, bulursam alayım. Sevgililerine yaptığı yemeklerin tarifleri, adamların hikayeleri. Hoşmuş :)

Büyükada'da denize yakın evi, şahane bir kedisi, gezmeli tozmalı bir hayatı varmış ama o bir yazı okuyup Kamboçya'ya gitmeye ve orada bir aşevi açmaya karar vermiş. Geçici bir süreliğine gezmeye de değil, yerleşmeye gitmiş. Macera peşinde değil yani, dediği gibi hayatını bir kenara bırakıp gitmiş oralara.

Kararında, o gün kedilerine aldığı mamaların parasından daha azıyla Kamboçya'daki insanların bir değil beş ay geçindiğini öğrenmesi de etkili olmuş. Çoğumuzun yaptığı gibi UNICEF kartpostallarını yollamak, LÖSEV'e bağış yapmaktan fazlasını yapmak istemiş. Röportajdaki en hoşuma giden cevaplarından biri de, 'Kesin arkasında bir şey vardır' diyenlere arkasında ne olduğuna dair verdiği cevap: 'Popom' :) Hayali, çok para kazanıp ihtiyacı olanlara yemek pişirmekmiş. İnsanın inanası gelmiyor ama böyle insanlar var ve iyi ki varlar. Mutluluk sebebi varlıkları.



Aynebilim'in ya da kısaca Ayn'ın planları arasında aşevinin bahçesine bir kelebek parkı açmak ve uçurtmalı fotoğrafına dayanamadığı, 11 Mart'ta öldürülüşünün birinci yılında anılan Berkin'in anısına, 7-8 Mart Berkin Elvan Uçurtma Günleri düzenleyip çocuklarla uçurtma uçurmak da varmış. Umarım yapmıştır.



Ona yardım etmek için bizim de yapabileceğimiz bir şey var, sitesi olan aynsoupkitchen'a yani şuracığa tıklayıp bağış yapmak. Çorbada bizim de tuzumuz olsun. Belki o bağışlarla aşevinin bulunduğu köye bir banyo ve tuvalet yaptırabilir. İster yemek ısmarla, ister çikolata. İstersen köydeki çocukların resimlerinden oluşan kartpostalları alıp yolla. Web sitesinde, yaptıklarını da ayrıntılarıyla anlatıyor. 11 maddede neden Kamboçya'ya gittiğini mesela. Blogunu da ordan okuyabilirsiniz. Röportajın tümü ise şurada.

Defne'yle baharı beklerken, arada çıkması için gün saydığımız bir kitabın imza gününe gittik. İlban Ertem'in  illüstrasyonlarıyla çizgi romana dönüşen 'Puslu Kıtalar Atlası'nın imza günü vardı cumartesi. Kadıköy'deki çizgi roman dükkanı Büyülü Dükkan, tıklım tıklımdı. Sıra zor ilerliyordu, sağolsun 'Bi arkadaşa bakıp çıkacaktım' deyip sıradaki kankalarına eklenenler ve 10-15 kitap imzalatanlar sayesinde. Neyse ki bayılmadan imzalatabildik. Ustanın seveni, bekleyeni çok. Güler yüzüne, çizimlerine, o güzel sesine hastayız :)



İlban Ertem'in Gırgır'daki çizimlerini bilmiyordum ama yarattığı karakterlerden Vicdan'ı çok sevmiştim. Kedisever bir sürü arkadaşıma da hediye ettiğim Vicdan'ı, Defne adına imzaladı usta. 'Büyüyünce okursun' notuyla :) Kızımın ilk imzalı kitabı Vicdan oldu...



Bizim için de Puslu Kıtalar Atlası'nı imzaladı İlban Ertem, çizimler muhteşem; bir romanı olduğu gibi resimlemek hele, zor iş. İyi ki dönmüş illüstrasyona. Tamamlaması 5 yıl sürmüş, defalarca okuyup da pek sevdiği bu romanı çizgi romana çevirmeyi o teklif etmiş İhsan Oktay Anar'a. Pek de iyi etmiş :) Almadıysanız tavsiye ederim, İletişim'den çıktı; editörü de Levent Cantek.

Başka neler oluyor hayatta? Günden güne büyüyen Defne köftesi her gün bir şey keşfediyor, her gün başkalaşıp şaşırtıyor. Bir insanı adım adım keşfetmek böyle bir şey demek ki.  Dün akşam ilk kez çıngırağı eline aldı, pek hoşuna gitti çıkardığı sesler. Saatlerce çaldı çaldı, o kadar ki Obi ile Yoda çiki çiki sesinden yılıp salondan kaçtı! Kendi de yoruldu sonra, elinde çıngırakla sızdı. Artık gülüp duruyor, şarkılar söylüyor ve bir de çıngırak konseri veriyor bize.

Pek gülüyorum bazı hallerine. Mesela koluma yattığında iki yanı birbirine yapışan kulağının pıt diye açılmasına, durup dururken gençliğini hatırlamış gibi hisli hisli iç çekişine, dünyanın en lezzetli şeyiymiş ve biz onu günlerdir aç bırakıyormuşuz gibi iştahla ellerini emmesine, gözlerini açıp şaşkın bakışına ve biz gülerken sanki mevzuya aşinaymış  gibi gülmesine... Gaz sorunu azaldı, aramızda 'Noir Tozir' esprisi yapacak kadar geliştirdi kendini, ahaha!

Oturmaya mı geldik, hop hop!

Yoda: Oh, sonunda sustu yav!
Daldan dala atlarken, Facebook gruplarının bazılarının zırva insanlarca ne hale getirildiği geldi aklıma. Freecycle İstanbul'u belki duymuşsunuzdur, ihtiyacınız olmayan eşyaları ihtiyacı olanlara bedelsiz ulaştırdığınız bir platform. Bir şey verecekseniz Teklif, arıyorsanız Talep yazıyorsunuz filan. Yatağımızı değiştirdiğimizde,  eskisini mimarlık öğrencisi bir oğlana vermiştik. Biz ihtiyacı olana gitmesine, çocuk da işinin görülmesine sevinmişti. Mis! Ama geçen gün kızın biri yarısı kullanılmış deodorant ve deo roll on teklif edince pes dedim, yuh! Kardeşim çöpe atacağın şeyi başkasına nasıl teklif ediyorsun? Ayıptır! Deodorant dediğin 2-3 liralık bir şey, yarısından azı var bir de. Senin kullandığın, tenine değmiş deo roll on'u kim n'apsın, pis! Yorumların resmini çekmemişim, asıl bomba olan onlardı.


Zaten ben dahil bir sürü insan tepki gösterdi, 'yarısı içilmiş çay var soğumadan alın', 'az kullanılmış peçete, önce gelen alır' geyikleri döndü ortalıkta. Kız hala saçmalayınca, altına da iyie iğrenç yorumlar yazılınca gruptan çıktım. Sayfadan ihtiyaç sahibi insanlar faydalanabilecekken böyle zırvalıklarla uğraşmak can sıkıcı. Doğal Anneyim'den de böyle çıkmıştım. Doğal ilaç ya da gıda tarifi yerine, kaynının arsa problemini yazan insanlar vardı orda da. Moderatör de atarlı bir abla, asarım keserim havaları... Eeeh yani!

Neyse, ben yine yazarım. Hem belki bir daha yazdığımda, bahar da iyiden iyiye gelmiş olur. Çiçeklenir etraf, içimizden salıncaklar havalanır filan... Yarın ücretsiz izin almak üzere ofise gideceğim, stresi sardı şimdiden. Çocuğuma bakmak için yasal hakkımı kullanacağım, ki o yasal hak da kuş kadar zaten! İçeriye seslendim 'Kahve mi içsek dışarı çıkıp, huu!' diye, ses gelmedi. Defne de ananesi de öğle uykusundaymış meğer, ben de mutfaktaki havuçlu keki tırtıklayayım madem :)

1 Mart 2015 Pazar

Bahar gelsin, Defne büyüsün

Cüce Şubat da bitti, bahar gelebilir mi artık lütfen? Öyle iki parlak gökyüzü, azıcık güneşle kandırmasın, adamakıllı gelsin ama. Bence iyi gelecek hepimize.



Gerçi bahar gelse ne olacak? Okudukça/izledikçe insanın içi kararıyor olanlardan...

Kadın cinayetleri katlanarak artmış, artık mini etek giymek, sokakta gezmek, kırmızı ruj sürmek gibi 'suçlar'ın arasına dolmuşa binmek de eklenmiş... Üniversite öğrencisi Özgecan dolmuşa bindi diye, gazeteci Nuh kartopu oynadı diye bıçaklanarak öldürülmüş. Günlerce, haftalarca içimiz yanmış, sokaklara dökülmüşüz, yine de mevzu zat-ı muhteremin muhtar görüşmeleri kadar ajandaya girmemiş, ülkeyi açık hapishaneye çevirecek iç güvenlik yasası kavga dövüş, tokmak yumruk, tüm itirazlara rağmen meclisten geçirilmiş, CNNTurk'ü yine penguenler basmış  kalmış, Kabataş yalanının yüzsüzleri yine ortaya çıkmış, IŞID'e insanların boğazını kesmek az gelmiş, geçmişi MÖ 7. yüzyıla kadar giden dünya mirası heykelleri hınçla parçalamış... Yazarken bile içim şişti, burası gittikçe tekinsiz bir yere dönüşüyor sanki. Hakkaten 'insanların yaşadığı' yerlere göçmek mi çözüm?

Oscar filmlerini izlemedim, ama törendeki teşekkür konuşmalarından biri beni çok etkiledi. Whiplash'teki rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ını alan J.K. Simmons'ın şu konuşması: "Annenizi arayın, babanızı arayın. Eğer hala hayatta olan anne babaya sahipseniz, bu kadar şanslıysanız mesaj atmayın, mail yazmayın; telefonla arayın onları ve ne kadar konuşmak isterlerse konuşun ve dinleyin." Cız etti içim.

Hep telefonun ucunda olacaklar sanıyoruz ama öyle değil işte... Bunun bile şans olduğunu fark edemiyor insan çoğu zaman. Bugün babamın arabasına son kez bindim. Yarın satılıyor, artık başka birinin olacak. Babamı kaybettikten sonra ben devralmıştım baba yadigarını. 5.5 yıl babamla beraber, 1.5 yıl da onsuz bizi bir sürü yere götürdü, çok anımız var.

Biliyorum eşyalara bağlanmak saçma ama kıyamıyor işte insan. Zaten şoför koltuğunda babam olmadıktan sonra, çok da anlamlı değildi. Ama ben araba kullanmayı o arabada öğrendim, en son babamı kaybetmeden 1 ay önce, Foça'dan dönerken direksiyona geçmiştim de bütün Foça arkamıza dizilmiş, kornalar küfürler birbirine karışmıştı. O araba babamındı işte, başkasının olmasını istememiştim. İlk kazamı da o arabayla yaptım, sanki babam görmüş de üzülmüş gibi cız etmişti içim.

Pencereden bakıp da bahçede arabasını görünce, sanki İzmir'deki evden sokağa bakıyormuşum gibi geliyordu. Araba aynı ama babam yok artık. Kıyamazdı arabasına, çok  temiz bakmış. Bir yeri tık etse hemen servise götürür, tüm bakımlarını zamanında yaptırırdı. Arabanın servis kitapçığına her şeyi not almış; neyi, ne zaman, ne kadara tamir ettirmiş, hangi parçaları değiştirmiş, ne bakımlar yapılmış, hepsi var; sonraki sahibinin epey işine yarayacak bir sürü bilgi. Bugün içindeki eşyaları boşalttık. Babamın sigarasını, tarağını, el yazısıyla tuttuğu tüm notları aldım. Duygulandım, ağladım, çıkamadım bir türlü arabanın içinden. Bugün son kez annemi havaalanına götürdük onunla. Yarın  başkasına teslim edilecek, sanki babam bir kez daha gidiyor gibi hissettim arabası da gidince. Tuhaf bir his işte.

Sevdiği yazarlardan Yaşar Kemal de göçtü. Babamın kitaplığından alıp okuduğum ilk roman İnce Memed'di. Çukurova'nın gür sesi gitti. Dolu dolu yaşanmış bir ömür sürdü, ardında bir sürü kitap bırakarak Tilda'sına kavuştu. Ne doğru laf: 'O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler, demirin tuncuna insanın piçine kadlık' Artık umutsuzluktan umut çıkarmak daha da zor.


Güzel şeyler de olmuyor değil. Kendime yeni kitaplar aldım. Almak bir şey değil, vakit bulup okuyabildim de. Onlardan birinin, 'Bize İki Çay Söyle'nin yazarı Elif Key'in imza günü vardı dün, çok istememe rağmen gidemedim. Hem de en sevdiğim kitabevinde, Robinson'daydı... Neyse, kısmet.


Bir de en sevdiğim yazarlardan İhsan Oktay Anar'ın en sevdiğim kitabı 'Puslu Kıtalar Atlası' çizgi roman olmuş. Sevdiğim bir illüstratör İlban Erdem çizmiş, 13 Mart'ta çıkıyor. 300 sayfa. Heyecanlandım, sabırsızlıkla bekliyorum. İlban Ertem'in çizdiği Vicdan'dan buralarda bir yerlerde bahsetmiştim. Ertem de sevdiğimiz bir abimizdir.



Defne kuzusu 3 aylık oldu. Gülüyor, bıcır bıcır kendince bir şeyler anlatıyor. Beraber geziyoruz, bahar gelsin, daha çok gezebileceğiz minnak kızımla. Demin banyosunu yaptırdık, sallanan anne kucağındaki maymun ve papağanla oynarken müziğin etkisiyle uyuyakalmış. Onun günden güne büyüyüp değiştiğini görmek çok acayip bir his. Bırakıp da nasıl işe döneceğim, düşündükçe içim fena oluyor. Sağolsun devletimiz vere vere 16 hafta izin veriyor. Dolu dolu 4 ay bile değil, 3 ay 3 hafta gibi bir şey. O kadar küçük bebek nasıl bırakılır? Bırakılmaz tabii... Yasal hakkım olan ücretsiz izni sonuna kadar kullanmak niyetindeyim. İş nasılsa bitmiyor, ama çocuğunuzun o ilk ayları da asla geri gelmiyor.


 

Geçen gün eski kitapları defterleri düzeltirken, YKY'de çalıştığım günlerden bir defter geçti elime. İlk sayfasında kurşunkalemle çizilmiş bir illüstrasyon vardı. Hatırladım, Piyale Madra yayınevine uğradığı bir gün sohbet etmiştik. Ayaküstü portremi çizmişti, tam 12 yıl öncesi... Sağolsun, dudakları dolgun çizmiş :) Görünce gülümseyiverdim, güzel bir anı. Mutlu etti. Eskiden daha eğlenceli yerlerde çalışıyormuşum ben yahu?

12 Şubat 2015 Perşembe

Defne, özlenenler, Müzeyyen

Bloga yazmayalı 1.5 ay olmuş, inanamadım bir an. Zaman ne çabuk geçiyor! Defne, 2.5 aylık oldu. Onunla günler hem birbirinin aynı, hem de birbirinden çok farklı. Aynı çünkü her gün emziriyor, uyutuyor, hava almaya dışarı çıkarıyor, altını değiştiriyor ve banyo yaptırıyorum. Farklı çünkü günden güne büyüyor ve davranışlarındaki değişiklikler de gözle görülür şekilde artıyor. Artık bana gülümsüyor, gözlerimin içine bilinçli bilinçli bakıyor, benim olduğum yöne doğru kafasını çeviriyor ve onunla konuştuğumda kocaman açtığı gözleriyle beni takip edip kendince agu'lu bugu'lu cevaplar veriyor. Az kaldı muhabbet edeceğiz. Ananesiyle epeyce ediyor hatta, şifreli ayrı bir dil geliştirdiler galiba. Babasının omzunda evi turlamaktan da pek mutlu. 


Şimdilik birbirimizi çok şahane şekilde anlamıyoruz. Ama artık karnı acıktığındaki ağlamasının sonuna dudaklarını büzüp uzun bir 'üüüü' eklediğini, gazı olduğunda ise daha avaz avaz ağladığını, uykusu geldiğinde söylenip homurdanarak ağlarken birden pıt diye sızdığını biliyorum. Ona kitap okunmasından hoşlanıyor. Geçen gün babası kütüphaneden rastgele bir kitap alıp okumaya başladı, ilgiyle dinledi Artun Ünsal'ın 'Süt Uyuyunca' kitabını. Arada kendince yorumlar bile yaptı. Demek ki benim gibi peyniri sevecek :)


Acayip, sürprizli, yorucu ama bir o kadar da eğlenceli bir süreç onun büyüyüşüne tanık olmak. Baştaki kadar zorlanmadığımı hissediyorum. İlk zamanlar ağladığında kafası kesik tavuk gibi telaşla koşturuyordum yatak odasında. "Gazı mı var, doymadı mı, sütüm mü yetmiyor yoksa, n'oldu, ühühü" diye. Lohusalık psikolojisi, zıplayan hormonlar, uykusuzluk da düşünülürse... Halim perişandı. Saç-baş dağınık, gözler uykusuzluktan pörtlemiş, surat çökmüş... 


Şimdi o uykusuz tempoya alıştım sanırım. 2-3 saatte bir ağlamayla ya da saat alarmıyla uyanmak o kadar bünyemi sarsmıyor artık. Saat 4'te 5'te öğle yemeği yiyebiliyordum, şimdi biraz daha insani bir tempomuz var. Kızın çaydanlık gibi fokurdamasına, Gollum sesleri çıkarmasına da alıştım. Düzeliyor bir şeyler neyse ki :) Ama başta insan sonsuza kadar böyle olacağını, evden çıkamadan sürekli bebek emzireceğini filan düşünüyor. Enseyi karartmamak, sakin olmak lazımmış.

Bir sürü yeni icat, kolaylık vs olsa da geleneksel yöntemlerin bazısı hala iş görüyor. Uyumuyorsa ayakta sallamak, çırpınıp kendini korkutmasın diye yarım kundak yapmak vb... Bol bol fotoğrafını, videosunu çekiyorum. Bazı halleri, surat ifadeleri beni çok güldürüyor. Instagram'da onun ağzından yazdığım bir fotoğraf-video serisi oluştu, pek eğleniyorum yazarken. İleride okutacağım kendisine, böyle de zurna bir şeydin sen küçükken diyeceğim. Çaktırmıyor ama bence  o da pek eğleniyor. Bizimle olmaktan, muhabbetli sesli ortamdan hoşlanıyor, arka odada uyursa bile biz onsuz salondaysak basıyor yaygarayı. Hoop, getiriyoruz hanfendiyi Obi ile Yoda'nın yanına. Etrafa bakınıp duruyor. Obi ile Yoda'nın zaten canına minnet. Kafasını yalamak için fırsat kolluyorlar. Bu ara kar fırtına, genelde evdeyiz kuzuyla. 


Peki neleri özledim? Dışarı çıkıp uzuuun uzun dolaşmayı... Şimdilik anneme bırakıp çıktığımda da "Ağladı mı? Uyandı mı?" diye aramam ve acıktıysa da koşturarak dönmem gerekiyor bazen. Onun dışında Defne ile sahil yürüyüşleri, park gezileri yapabiliyoruz. Eh, daha uzunlarının da zamanı gelecek. Sonracığıma rakı içmeyi özledim ne yalan söyleyeyim... Hamilelikte yasak, emzirirken yasak. Eh, n'apalım. Katlanacağız kuzu için. Kitap okumayı da özledim. Pınar Öğünç ve Karin Karakaşlı'nın kitaplarını okumak istiyorum. Gazetelerin hafta sonu eklerini bile Çarşamba Perşembe okuyabiliyorum. Olsun, Instagram ve Twitter'dan takip ediyorum yeni çıkanları. Arkadaşlarımla kampa, trekking'e gitmeyi ya da dışarıda uzun sofra muhabbeti yapmayı özledim bir de. Bunu da şimdilik bize gelen dostlarla yapabiliyorum az çok. Özetle sabredersem hepsini yeniden yapabileceğim ama tabiatım biraz sabırsız, n'apayım...

Doğum izninin bitişini iple çektiğimi söyleyemem. Hatta işe hiç dönesim yok. Kafamı bu meşgul ediyor bu ara. Çalışasım mı yok, yoksa kızımı bırakasım mı? İkisi de. Duruşmaya göğsüne sarılı 7 aylık oğluyla giren avukat Feyza Altun Meriç, söylediklerinde ve yaptığında ne kadar haklı. Çocuğu olan çalışan kadınlar, çocuklarını tanımadıkları ve güvenmekten başka çareleri olmayan  insanlara bırakmak zorunda kalıyor. İşyerlerinde kreş yok. Emziren anneler için emzirme odası yok. Buna bizim şirket de dahil. Mutfağın dibinde, erzakların depolandığı minik odada süt sağdı bir sürü iş arkadaşım...  

 
"3 çocuk doğurun, tecavüzcünüzün çocuklarını da doğurun, devlet bakar" diyorsunuz, doğurana çocuk başına para, yok efendim altın vaat ediyorsunuz ama bunlar "Hem çalışın hem çocuk yapın, biz destek oluruz" değil, "Doğurun doğurun amaaa, evde oturun!" demek oluyor! İşyerimde kreş olsa, ben çocuğumu niye bilmediğim birine bırakayım ki? İyi bakar mı yoksa kötü mü davranır diye kafa yemek mi iyi, maaşı filan boşverip evde oturup kendin bakmak mı? İki ucu pis değnek. Doğum iznindeyken, paraya en çok ihtiyaç olan dönemde maaşın da yatmıyor. İznin bitince toplu alıyorsun. Nalet girsin böyle ikiyüzlü sisteme!


Sokaklar desen bebek arabasıyla gezmeye hiç elverişli  değil. Arabasını kaldırıma park eden hödükler yüzünden. Apartmanın girişinde bile arabayla çıkılacak bir rampa yok, iki kişi çıkarabiliyoruz bebek arabasını. Daha Defne yokken ortalıkta, bunu ev sahibimize söylemiştim de "Ne gerek var, apartmanda buna ihtiyaç duyan kimse yok!" demişti. Yahu, sen akrabalarımdan/arkadaşlarımdan hangisinde tekerlekli sandalye, bebek arabası var nereden biliyorsun? Ayrıca bugün tekerlekli sandalyeye düşmek hepimizin başına gelebilecek bir  şey, an meselesi! İlla doğuştan engelli olman gerekmiyor, ayağını kırman imkansız mı? Herkes benim başıma gelmez sanıyor. Otursunlar evlerinde diyor, ne var yani, çıkmayıversinler dışarı!

Höf, şiştim. İçimi döktüm acık, iyi geldi. Düşündükçe daralıyorum yeminle.

Bu kadar uzun süre evde oturmaya alışık değil bünye. Gündüz kuşağı programları, evleneceksen gel-bu tarz benim o tarz senin tarzı şeyler hakkaten felaket. Tek güzel şey, İkinci Bahar'ın tekrarı. Ne güzel diziymiş. Şener Şen, Türkan Şoray, Meral Okay, tıfıl Ozan Güven, taze Nurgül Yeşilçay, Samatya... Tekrarı bile leziz.

Ve Müzeyyen Senar... Göçüp gidişine üzüldüm. Evet, bekleniyordu, hastaydı, büyük ihtimal kurtuldu ama her ölüm erken işte. Gençler göçüp gidiyor, 97 yaş, güzel ve dolu dolu bir ömür... Ama onun kaybıyla bir devir de kapandı. On küsur yıl önce İzmir'den çıktığı GAP turunda babam rehbermiş. Babam Hasankeyf'teki tekne turunda, o soğukta üstünde incecik bir bluz olduğunu, annemin yedek yağmurluğunu ona verdiğini anlatmıştı. Bulunmayan bir yerde "Rehber, bira yok mu bira?" demiş, babam da ona tekneden inince bulacağına söz vermiş. Çok inceymiş üstü, o geziden sonra zatürre olmuş. Sonra da iyileşememiş zaten. 

Işıklarla olsun. İkisi de, hem rehber hem yolcu...

30 Aralık 2014 Salı

Defne'ye ilk mektup

Canım kuzum Defne, bugün tam 1 ay oldu sen hayatımıza katılalı. Sana ilk mektubumu da anca şimdi yazabiliyorum, bundan sonra daha sık yazmaya çalışırım. Söz. Sen büyüdüğünde hala blog diye bir şey kalır mı bilmem ama olsun... Demode bulursun belki de. Göz kırparak blog yazılır, hapşırıkla müzik indirilir belki sizin zamanınızda.

Hoş geldin dünyamıza, ailemize, hayatımıza Defne'cim... Umarım seversin burayı. Sevmen için birçok neden var; bazıları tam önünde duruyor olacak, bazılarını da çabalayıp sen bulacaksın. Mesela baban ve benim gibi doğayı seveceksin bence. Karadeniz yaylalarına çıktığında sislerin arasındaki dağlar, bulutların arasından sıyrılıp çıkıveren güneş, yağmur sonrası beliren gökkuşağı, babanla gittiğimiz kamplardaki o manzaralar... İnan hepsi görmeye değer, "İyi ki yaşıyorum be!" dedirten şeyler. Göl kenarında durup da baktığında göreceğin o her tondaki yeşille mavi içini açacak. Karlı bir mevsimde Kars'a gideceğiz mesela, uçsuz bucaksız pamuk beyazlığı göreceksin; peynir müzesi peşinde adını bilmediğimiz köylere bile gideriz belki seninle de, kim bilir...



"Deniz" var bak sonra, annenin içinden hiç çıkmayacak kadar çok sevdiği o koskoca masmavi su birikintisi... Ege'ye gideceğiz beraber, anneanneni İzmir'de ziyaret edip Çeşme, Urla, Seferihisar gezeceğiz. Ege'nin o güzelim pazarlarında dolanacağız sonra; hiç bilmediğin bir sürü sebze görüp ananenin pişireceği nefis ot yemeklerinin tadına bakacaksın. Radika, turpotu, cibez... Doğayı tanıman önemli. Çileğin ağaçta yetişmediğini, ayçekirdeğinin aslının günebakan olduğunu bil, dalından meyve yemenin tadına var isterim.

"Hayvanlar" var bak, saf ve sevgi  dolu; onlarla iç içe büyüyeceksin. Karşılıksız sever onlar bilir misin? Hem sokakta, hem evde birlikte yaşadığımız, bu dünyada komşuluk ettiğimiz canlar, kıymetli hepsi. 4.5 yıldır bizimle yaşayan Obi ve Yoda var mesela, karapati abilerin. Onlar seni çok merak ediyor, eminim iyi anlaşacaksınız. Sen içerideyken varlığını hissedip heyecanlanıyorlardı, şimdi sesin ve kokunla seni tanımaya çalışıyorlar. Tırmalamayan, ısırmayan sakin kediler onlar. Sen de onları sevecek, kuyruklarını çekmeyecek, canlarını yakmayacaksın bir tanem. Sokaktakiler var sonra; kuşlar, kediler, köpekler... onlara beraber yemek, su vereceğiz. Onların da "canlı" olduğunu, yaşamaya bizim kadar hakları olduğunu öğreneceksin zamanla. 

Vicdanlı ol, kalbinin sesine kulak ver hep... Umudun hep içindw bir yerlerde olsun, içini karartma. Haksızlıklara duyarsız kalma; ezme sakın, ezilme de. Hakkını savun...

Neşeli bir insan olmanı dilerim. Gülümsemen, kahkahan eksik olmasın. Espriyle bakabil birçok şeye, bu hafifletir hayatın ağırlığını. Somurtkanlıkla çekilmez inan. Bil ki kimse pıtpıtlamasa bile sırtını, omzunda ağlayacağın kimse olmadığını da düşünsen, babanla ben buradayız. Sevincinde ve üzüntünde, başarında ve kaybında... Her zaman.




Ağaçlar ve çiçekler var sonra, doğada binbir çeşidini göreceğin. İstanbul'un güzelim çiçekleri mesela. Boğaz'da erguvanları göstereceğiz sana, adının kaynağı defne ağacının yapraklarını koklayacaksın... Baharda binbir renge bürünecek her taraf, için açılacak. Saksıda yetiştireceğin minicik bir bitkinin mucizesine, elinle beslediğin bir hayvanın minnetine tanık olacaksın. Bazıları hoyrat davransa da çiçeklere, ağaçlara,  hayvanlara; sen yapmayacaksın öyle...

Hayatı anlamlandıran, çekilir kılan "arkadaşlar" ve "dostlar" var bak bir de... Senin seçtiğin insanlar olacak onlar, iyisini seçtiğinde iyi gününde, kötü gününde yanında olacaklar. Derdini, mutluluğunu paylaşacaklar. Anlayacaklar seni. Bazen bize anlatmadığın bazı şeyleri onlara anlatacaksın, bu kadar yakın olmanıza şaşıracaksın bazen. Güvenmeyi, paylaşmayı öğreneceksin onlarla. "İyi ki varsınız" diyeceksin. Adı üstünde arkadaş, sırtını yaslayacağın; arkanı dönecek kadar güveneceğin insanlar olacak onlar... İyi seç onları, hep hayatında ve yanında olsunlar.

E bir de "aşk" var, onu anlamak için zaman var daha. Ama yaşadığında anlayacaksın nasılsa. Kafan karışacak, karnında kelebekler uçuşacak, sarsılacaksın, acı çekeceksin ama yine de hoşuna gidecek bu his. Umarım mutlu sonla bitenini yaşarsın, birini keşfetmek çok eğlenceli inan. Babanla benim hikayemi anlatacağız sonra. "Nee, 7 yıl mı?!" diye şaşıracaksın beklememize, ama umarım sen de bizim gibi mutlu olursun.



Geceleri uyandığında seni pışpışlayan kısa saçlı kadın var ya, bak o senin anneannen. Neler atlattı bir bilsen... Seni o kadar çok seviyor ki, ilaç gibi geldin ona. Dünyaya gelirken bile onu bekledin sen. O gelmeden gelmedin yanımıza. Seni "kurabiyem" diye seviyor, öpmelere doyamıyor. Dayın da öyle, seni görmek için her hafta sonu onca yol tepiyor. Kucağında sen olunca nasıl gülüyor yüzü bir bilsen... Deden var bir de. Ama o sana, sen ona yetişemediniz ne yazık ki. Erken gitti hayatımızdan ve bu dünyadan. Keşke tanışabilseydiniz... İçimi acıtan tek şey bu kuzum. Keşke kesişseydi yollarınız, keşke onun da hayatında olsaydın. Anlatacağım sana dedenin nasıl biri olduğunu, fotoğraflarını göstereceğim; bence seveceksin onu. Hayatta olsaydı o seni çok severdi; doğayı, ağaçları, hayvanları, çocukluk anılarını anlatırdı sana. Komik hikayeleriyle güldürürdü seni de. Yazmayı ve okumayı ben onun sayesinde sevdim. Fotoğraf çekmeyi de. Işıklarla olsun...

Büyüdüğünde, sen de bir şeyler üretmenin, çalışmanın, başarılı olmanın, okuyup yazmanın, eğlenmenin, hayatın ve yaşamanın tadına varacaksın. Amacın olacak, hayallerin... Ama önce iyi bir insan ol. Adil, vicdanlı... olur mu? Sonra? 

Sonra seni bambaşka yerlere götürecek bir sürü güzel kitap okuyacak, eğlendirip yerinden hoplatacak şahane konserlere, merakla gezeceğin nefis sergilere gideceksin. Seni bambaşka dünyalara götürecek nefes kesici filmler izleyecek, leziz sofralarda dostlarınla olacak, güzel müzikler dinleyeceksin. Güzel bir kahvaltının mutlulukla ilgisi olduğunu keşfedeceksin. 

Evdeki arşivlerle fark edeceksin önce "edebiyat" ve "müzik" denen şeyi. Biz her ne kadar yol göstersek de, çevrende görüp kulağına/gözüne takılanlarla başlasan da, kendi zevkine göre seçeceksin bir süre sonra. Şekillenecek zevkin yavaş yavaş. Dinleyecek, okuyacak, izleyecek o kadar çok şey var ki! Bak müzik ve sinema konusunda babana güvenebilirsin, ben de kitaplar konusunda elimden geleni yaparım. Kitaplıklarımız, müzik ve film arşivlerimiz emrine amade. Dilediğince karıştır... Merak iyidir. 




Gezeceksin bol bol. Değişik kentleri, ülkeleri keşfedeceksin. Alıp başını gitmek iyidir. Hafifletir. Farklı kültürlerle insanlar tanıyacaksın. Tanıdıkça hoşgörün artacak, ufkun genişleyecek. Farklılıklara saygı duyacaksın yadırgamadan. Siyah ya da beyazdan ibaret değil hayat, yelpaze o kadar geniş ki. Kendine güvenecek, kendini, seveceksin. Her ne kadar "kızım", "bizim mi bu minik şey" desek de, sen ne bana ne babana aitsin. Kimseye ait değilsin. Özgür, özgüvenli ve mutlu bir kız olacaksın umarım ileride. Seni mutlu edecek ne varsa, elde etmen için destek olmaya çalışacağız  biz. Sonra zaten kendi ayaklarının üstünde duracaksın. 



Hayatta acılar, üzüntüler, kayıplar, başarısızlıklar, hayalkırıklıkları da var elbette. Onlara da alışacak, her biriyle kendince baş etmeye çalışacaksın. Elimizden geldiğince yanında olacağız biz. Güçlü olman, ayakta durabilmen için çabalayacağız. Dostların ve arkadaşlarınla yükünü hafifletmeye uğraşacağız. Yeter ki paylaş bizimle, saklama; saklanma...

"Biz yapamadık sen yap" anlamında yazmıyorum bunları, keşfet istiyorum sadece. Dünyayı, hayatı... Roma'ya git mesela, o güzelim heykellerle meydanları gör. Floransa'yı hele mutlaka gez. Venüs tablosunu incele dikkatle, köprüdeki sokak çalgıcılarını dinle, Berlin'deki duvar kalıntılarını gör, sakura ağaçlarının yağmurunu izle Japonya'da.



Bunları sana yazdım, çünkü daha 1 aydır olduğun bu dünyayı ve yaşamayı sev istedim. Bu ülkede bazen çekilmez hala gelse de yaşamak, sen kendin için yaşamaya dair güzel sebepler bul/yarat istedim. Hayatta olmak bir şans, değerli. Bizim hayatımıza geldiğin için biz çok mutluyuz; umarız sen de mutlu olursun. Seni çok seviyoruz, hayatın tadını doyasıya çıkar minik bebeğim. Tüm iyi dileklerimiz seninle...




Bak, yarın yeni bir yıl geliyor. 2015'e seninle merhaba diyoruz. En anlamlı hediyesi sensin bu yılın. Dilerim senin ve bu satırları okuyan okumayan tüm sevdiklerimiz için sağlıklı, keyifli, umut dolu; mutlu, barış dolu ve neşeli birçok yıl vardır önümüzde. Güzel şeyler olsun artık...

Sevgiler

Annen


Not: Herkes için şahane bir yıl olsun :)

20 Aralık 2014 Cumartesi

20'lik :)

Tam 20 gündür 'küçük' bir maruzatımız, tatlı bir meşguliyetimiz var hayatımızın ortasında... Cimcime Defnaaanım, sonunda dünyamıza teşrif etti. Bloga son yazıyı yazmamdan 1 gün sonra, 28 Kasım Cuma gecesi hastaneye koşturduk. Kız, önden suyu yollayıp "Ben geliyorum"un ilk işaretini çaktı. Aynı günün sabahı kontrole gitmiştim zaten, her şey de normal görünüyordu ama, kuzu biraz aceleciymiş. Gecesine yine hastanedeydik. Bu sefer doğum çantamızla.

Aceleci diyorum ama aslında beklemesi gerekenleri bekledi benim kızım. "Ben gelene kadar sabretsin" diyen ananesini (annem Perşembe akşamı geldi İzmir'den, radyoterapisi anca bitmişti; kız da ertesi akşam koşturdu bizi hastaneye), 4-5 gündür yurtdışında olan ve o cuma sabahı işbaşı yapan kadın doğum doktorumu... Daha n'apsın?

Eh, su geldi ama ertesi gün (cumartesi) öğleden sonra olduğu halde, sudan başka bir işaret (sancı, rahimde açılma) gelmeyince bütün bir gün suni sancı çektim. Serum askısını kendime kavalye edip doğumhane koridorlarında saatlerce yürüdüm, NST'ten kızımın kuş gibi atan kalbinin sesini dinledim ve 25 saat süren normal doğumun ardından, 30 Kasım'da geceyarısı minik kuzuyu kucağıma verdikleri o an, her şey uçup gitti. Çok acayip! O kadar sancı, saatlerce ıkınma, ağrı, kan kaybı... Bitti! Minicik bir şeyi koydular göğsüme. Mordan kırmızıya dönen rengini gördüm önce, miniminnacık kafasını fark ettim sonra. Saatlerdir o dışarı çıkmaya uğraşıyor, bense onu itmeye çalışıyordum. Yorgun düşmüştük. Onu gördüğüm ilk an ağlamışım, doğuma giren eşim anlattı. Farkında bile değildim. Ağlamasını duyduğum andan itibaren, ilk kontrolü ve temizliği bitse de kavuşsak diye sabırsızlıkla bekliyordum. İçimde hissedip ultrasondan kime benziyor tahminleri yaptığımız şey, kucağımdaydı işte. Avaz avaz ağlaması bitmiş, uyukluyordu.  



Ve aradan 20 gün geçti işte. 20 gündür gecemiz gündüzümüze karıştı, 7/24 sütçülüğe başladım, bazen yemek yemeye ya da duş almaya bile vakit bulamadım, uyusun diye telefondan saç kurutma makinesi sesi dinlettim (hakkaten işe yarıyor) ama... hepsine değer! Suratına baktıkça benim kızım olduğuna inanamıyorum, sanki birkaç gün bir arkadaşımın bebeğine bakıyordum. Minik süt vampirim benim, meme ucun yara olunca soğanı ikiye kesip memeye bağlayacaksın deseler gülerdim. Şimdi öyle şeylere gülmediğim gibi işe yaramalarına da şaşırmıyorum. Doğal yöntemlere saygım daha da arttı. Gülmeyin rica ederim. 

Bana "Normal doğuramazsın" diyen müdürüme "Size inat çatır çatır doğuracağım" demiştim. Ona inattan ziyade, doğalı bu olduğu ve kızımı bir an önce emzirmek istediğim için normal doğumu istedim. Çatım dar mı geniş mi, o muayene bile olmamıştı daha. Zordu, acılıydı ama nedense normal doğum denince aklıma düşen, ahırda (yoksa tarlada mıydı) korkunç sesler çıkarıp deli çığlıklar atarak doğum yapan Türkan Şoray filmindeki kadar da fena değildi yani.




Ve şimdi mimikleri saniye saniye değişen, süt emerken suratı şekilden şekile giren (o anları sadece ben görüyorum diye üzülüyorum bazen), karnı acıktı mı etinden et koparılmış gibi çığıran, memeyi bulamayınca sinirlenip memeye kafa atan, hıçkıran, hapşıran, pırtlayan ve altını dolduran mis kokulu tontik bir minnak kızım var. İyi ki gelmiş. O dünyaya ve bize, biz de ona alışmaya çalışıyoruz. Bir yerde okudum, bu ilk zamanlarda annesinin ayrı bir varlık olduğunu algılamıyormuş zaten, aynıyız sanıyormuş; pek güldüm. 

Oğlanların pabucu biraz dama atılır gibi oldu ama olacak o kadar. Kızın önce sesiyle, sonra hastane battaniyesindeki kokusuyla tanıdılar zaten. Sallanan pusetteyken de çevresinde bir iki tur döndüler. Yakında iyice kaynaşırlar. Bence iyi geçinecekler. 

Unuttular bizi  la
Beni üzen tek şey, keşke babam da Defne'yi görebilseydi... Öpüp koklasaydı, o hep istediği kız torun geldi ama zamanlama olmadı. Babam çok erken gitti hayatımızdan ve bu dünyadan. Dostum Z "Baban Defne'ye ömür verdi, emin ol görüyordur" dedi. Bilmiyorum, belki de. İkisi, babam ve Defne, birbirini severdi bence. Bir şekilde aralarında bir bağ olduğunu düşünmeden edemiyorum. Belki bazı huyları ya da bir mimiği, hali, tavrı babama; hiç tanımadığı dedesine benzeyecek. Babam sağ olsaydı kesin biraz büyüdüğünde Defne bitkisinin Latince adını söyler, Daphne'nin mitolojik öyküsünü anlatırdı ona. Ama olmadı. Minik kuzum, deden seni izliyor bir yerlerden...

Bugün yarı kırkı olan minnağı ilk kez sokağa çıkardım. Fırından ekmek, çiçekçi abladan kokina alıp küçük bir mahalle turu attık. Çingene abla "Ay nazar değmesin, bizim  oralarda lohusa da bebesi de karanlığa kalmasın kırkı çıkmadan derler" dedi ve dualarla yolladı bizi. Söz dinledim ben de, döndüm eve.



Kuzu bu kadar yazabilecek kadar oturmama müsaade ettiği için kendisini öpmeye ve beslemeye gidiyorum şimdi. Arkadaşıma takılırken dediğim gibi (söyleme esnasında göğüs yumruklanacak yalnız) anayım ben ana :)

Görüşmek üzere!