12 Mayıs 2016 Perşembe

Zuhal Olcay konseri... Daha iyi nefes, daha iyi yaşam için

Ne zamandır bloga yazmamışım. Yazmışken, işe yarayacak bir şey olsun bari dedim...

Zuhal Olcay, 23 Mayıs Pazartesi akşamı saat 21:00’de, Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde Sinema Senfoni Orkestrası ile bir konser verecek. Bu, kızımın sağlığı ve bizim için önemli bir yardım konseri.

Çünkü Caddebostan Rotary Kulübü ve KİFDER'in (Kistik Fibrozis Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) birlikte düzenlediği konserin tüm geliri, Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Türkiye'nin tam donanımlı ilk Kistik Fibrozis Tanı ve Tedavi Merkezi'nin kurulması için kullanılacak.  

Tüm Türkiye'de 20 bin Kistik Fibrozis hastası olduğu tahmin ediliyor, ancak içlerinden sadece 2 bini tanı almış durumda. Bunlardan biri de, 9 aylıkken Kistik Fibrozis tanısı konan 1.5 yaşındaki kızım. 


Aylarca kuzunun zayıflamasının, halsiz düşmesinin nedeni bir türlü anlaşılamadı. Besin alerjisi dendi, yok reflü dendi. El kadar çocuğa kolonoskopi, endoskopi, biyopsi yapıldı. Defalarca sodyum potasyum değerleri düştü, geceleri acile taşındık; hastanelik oldu... 


3 hafta Cerrahpaşa'da yattı, o 21 gün boyunca günde 7-8 kez kan aldılar Defne'den, en sonunda el ve ayaklarında serum takacak damar kalmayınca, kafa derisinden damar yolu açılarak serum verildi. Doktorlar çok hoyrat davrandı, sanki lahana bebekmiş, canı yanmıyormuş gibi. Hala doktora gittiğimizde, beyaz önlüklü birini gördüğünde, sırtüstü yatırıldığında avaz avaz ağlıyor. 


Geçen yaz oldu hayatımızı mahveden tüm bu anlattığım şeyler. Adını bilmediğimiz bir hastalık, hayatımızın tam ortasına yerleşti.


Böyle bir merkezin kurulması neden önemli?


Kistik fibrozis genetik ve ölümcül bir hastalık, ne yazık ki kesin tedavisi şimdilik yok. Sürekli/düzenli ilaç kullanımı, fizyoterapi ve hastanede doktor kontrolü/takibi gerektiriyor. Başka sindirim/solunum hastalıklarıyla karıştırıldığı içingeç teşhis (ve haliyle geç tedavi) edilebiliyor.


Kistik Fibrozis hastalarının, hastanelerdeki kalabalıkta sıra beklerken enfeksiyon kapmaması ve Kistik Fibrozis konusunda uzman hekimlerden (gastroenterolog, fizyoterapist, diyetisyen, psikolog, akciğer hastalıkları uzmanı vb) oluşan ekibe rahatlıkla muayene olabilmesi için bu özellikli merkezlerin kurulması/sayılarının artması gerekiyor. çünkü multidisipliner tedaviyi gerektiren bir hastalık.


Kızım hastalandığında, acile gitmek zorunda kaldığımızda saatlerce bekliyoruz, diğer hastalardan enfeksiyon kapmaması için maske takmak ya da en sakin, kimselerin olmadığı koridorlarda beklemek durumunda kalıyoruz. 


İşte bu merkez, bu yüzden önemli. Sadece kistik fibrozis hastalarının gittiği, dertlerinden anlayan doktorların olduğu bir merkez. Deli kuyruk var diye, soracağımızı da unutup alelacele derdimizi anlatmak zorunda kalmadığımız bir merkez...


Anlayacağınız alınan her bilet, verilecek her destek çok değerli...


Ayrıntılı bilgi buradaBiletler Zorlu PSM sitesinde ve Biletix'te.


Ben o akşam, kızım için annem ve eşimle orada olacağım. 


Siz de bu konsere bilet alarak ve elinizden geliyorsa duyurup paylaşarak birçok hasta çocuğa ve ailesine umut olabilirsiniz.

26 Ocak 2016 Salı

Yaş 70, yolun yarısı rakısı

26 Ocak. Babamın doğum günü. Eğer yaşasaydı  tam 70 yaşına basacaktı bugün. Düşündüm de insan ailesindekilerin, özellikle de daha kendisi bu dünyada yokken hayatta olan anne babasının hep orada, yanıbaşında olacağını zannediyor. 

Ama öyle değil işte. Pat diye gidiveriyor insanlar. Bir akşam telefonda konuşmuşken, ertesi gün bir bakıyorsun yok. Gitmiş. Aman şöyle gençmiş, böyle sağlıklıymış, her yere yürürmüş... Hepsi boş. Yapacağın çok şey kalsa da, hepsini bitirsen de ömür bitince gerisi tırı vırı.

Babam yaşasaydı 70 yaşında olacaktı bugün dedim ya, yaşasaydı "Yaş 70, yolun yarısı eder" esprisi de yapardı bugün kesin. "Kala kala 30-40 yılım kaldı şurda yaşayacak" derdi peşinden. Belki karşılıklı bi duble rakı yuvarlardık 70. yaşının, yolun yarısının şerefine. Hafiften çakırkeyf olurdu babam, yanakları kızarıp gülerdi, belki Defne'nin yanağından bir makas alırdı. Olmadı.


Babama dair içimi acıtan bir sürü şeyden biri de, onunla istediğim gibi rakı içememiş olmak. Şöyle karşılıklı, keyifle... Ne kötü. Bugün öğlen yağan kara, taksi bulur muyuz, yolda kalır mıyız'a bakmadan Beylerbeyi'ne gittim bir arkadaşımla. Ne diyor şurada Nejat İşler, "Babanı özler gidersin". Babamın doğum günü bugündü, illa bugün gidesim vardı. Özledim, gittim.

Öğle vakti bizden başka kimsenin olmadığı İnciraltı Meyhanesi'nde inceden bir müzik, beyaz  peynir, lakerda, patlıcan ezme, bi duble rakı. Yanında bol muhabbet, acık gözyaşı... 

İyi ki doğmuşsun be babam, 70. yaşının şerefine içtim bugün sensiz. 

Karlı ve buz gibi havada, küçük bir meyhanede, ucundan da olsa Boğaz'ı gören bir pencerenin kenarında öğle rakısı, elimden sadece bu geldi. Gördün mü bilmem, ama oradaydın gibi hissettim.

7 Ocak 2016 Perşembe

"Kedi olduğumuz başka bir hayatta görüşürüz"

*Vanilla Sky'dan

Dün, yazın kızımı hastanede ziyaretinden beri görüşemediğimiz, kitaplarını okudukça içimi havalandıran Melisa'yla birlikte babasını kaybeden arkadaşımıza gittik. Hani bazı insanlar vardır, konuşmasan da yanında öylece susup oturmak ya da sarılmak bile iyi gelir ya... Hah, ikisi de öyle işte benim için. Ümitvar olmamın sebepleri. Ki tanışmamıza sebep olan insan hayatımızdan çıkalı bin sene oldu.

Öğle paydosum vardı sadece, kısıtlı bir zaman yani. Koşturarak gittim. Çağrı sanki babasını dün toprağa veren o değilmiş gibi, çay demledi bize. Hatta ben acıkmışımdır diye tost yaptı. Karşımıza oturup bir de sigara tellendirdi. Oturduk. Hayattan, ölümden, bazı insanların tuhaflıklarından bahsettik. Babalarımızın aynı yaşta, aynı sebepten göçtüğünden söz ettik. Bazı şeylere alışılamadığından... Konuştuk, acık hüzünlendik, birazcık güldük. İlaç gibi geldiler bana. Yine. Ceren de İzmir'den geldi uçakla, günübirlik. Çağrı'yı görmek için. Defne'ye teşhis konduğunda benden çok araştıran, bulduğu en ufak bilgiyi benimle paylaşan, teselli etmek için deli gibi uğraşan can...
Sefa şeysi kedi (Beylerbeyi)
İkisi, (Melisa ve Çağrı) babam için başsağlığı ziyaretine geldiklerinde birinin elinde bir torba mandalina, diğerinde ise çömlek tencere vardı. O halimde bile beni gülümsetmeyi başarmışlardı. Böyle insanlar lazım bize. Bizi hafifletecek, yük olmayacak insanlar. Ben de öyle bir insan olmaya daha çok çabalayacağım. Akrabalardan söz ettik biraz. Ölüm ve benzeri durumlarda zırvalayıp insanlıktan uzaklaşarak 'akbaba'ya dönüşen o tuhaf 'akraba'lardan... 

İnsanı çok üzgünken, o yıkık haldeyken bile öfkelendirmeyi başaran insanlar var şu hayatta. Gözleri kızarmış Çağrı'ya "Akraban, arkadaşın vs diye kimseye katlanmak zorunda değilsin" dedim. Sana ağır gelen herkesi bırak gitsinler. Gereksiz yük. Büyüdükçe, yaş aldıkça dertlerimiz büyüyor, bazı şeyler daha da zorlaşıyor zaten; ekstra yüke hiç gerek yok. Bunları hep o söylerdi bana. Şimdi kararlı bir şekilde uygulayacak gibi görünüyor. Canını sıkmışlar.

Ne zaman daralsam, sıkışsam içimi ferahlatan, mantıklı açıklamalarla gözümdeki perdeyi kaldıran oydu, şimdi benim elimden gelen sadece konuşmak ve dinlemekti. Babamın cenazesi için koşturduğumuz zaman, onları (çok mühim insanlar ya onlar) beklemeyip cenazeyi kaldırdık diye anneme (o üzgün, o perişan haldeki anneme) çıkışan saçma kadını anlattım. Sonra babam için "Kurtuldu" diyen ve 7'si bile olmadan Rodos'a tatile gidip fotoğraflarını utanmadan Facebook'ta paylaşan amcamı. Bu insanların hiçbirisiyle artık görüşmediğimi ve hiçbir eksiklik de hissetmediğimi... Evlendiğimde, babamı kaybettiğimde, kızım doğduğunda bile yanımda olmayanları, halının altına itinayla süpürdüğümü anlattım.

Yogi kedi (Bostancı)
Evet, hepimizin içinde iyilik olduğu kadar kötülük de var, hiçbirimiz melek değiliz ama bazı durumlarda biraz olsun içimizdeki şeytanı dizginleyebilmek de imkansız değil. İnsan olmanın gereği. Cenaze evinde çeneni tut bari. Düşünsen bile sus. İnan, açıksözlü olmakla patavatsızlık/hödüklük arasında çizgi, zannettiğinden de ince.

Katlanmakta zorlandığım insanları yok saymak beceremediğim bir şeydi, artık uygulamaya başladım. Yeni yıl mı yeni hayat kararı mı bilemem, ama uğraşacağım. İşteki bazı tiplerden başladım mesela. Duyarsız, gıybet düşkünü, aklınca alay ettiğini zanneden; laf sokma, ima ve kinayeyi hayat biçimi haline getirmiş insanları ayıklıyorum. Ha ayıklayamıyorsam da, yok saymak/anlamazdan gelmek/duymamak/salağa yatmak gibi yöntemleri uyguluyorum. Varsın onlar o güdük hanelerine bir çentik daha atsınlar, lafları yağ tutmayan kumaş gibi kayıp gitsin zihnimden. Lekesi, kiri kalmasın.

Koltuk sahibi, kalantor kedi (Cihangir)
Aynı ofiste çalıştığımız ve sevdiğim bir okul arkadaşım, ona gönderdiğim güzel bir blog linki karşılığında tabağı boş yollamayıp kendine yaptığı playlist'i yollamış bana. Nasıl iyi geldi anlatamam. Gitar çalan yerli yabancı ablalar, bazılarını bilsem de birçoğunu duymamıştım. Ayaküstü güzel kitaplardan, güzel şarkılardan söz ettik biraz; seslenenkitap'ı hatırlattı bana. Yükledim telefona, metrobüste filan kitap okuyamadığım yerlerde kitap dinleme fikri hoşuma gitti.

"Robkart'ımda biraz para kalmış, Harper Lee'nin Bülbülü Öldürmek'ini alayım diyorum" deyince ben, "Dur dur, bende var, alma. Bitirince getireyim sana" dedi. Kitaplardan, şarkılardan söz edecek birinin iş ortamında olması ve ofis hayatının gıybetten ibaret olmadığını bilmek iyi geldi. Oh be.

Siz de dinlemek isterseniz diye ablalı linki şuracığa bırakıp gidiyorum.

5 Ocak 2016 Salı

Yeni yıl; güzel gel, huzur ver...

Yeni yıl kararları almaktan, listeler yapmaktan hep çekindim. Hayat genelde sana 'karar alma seçeneği' bırakmıyor. Elinde listeyle kalakalıyorsun...

Ben o kararları gerçekleştiremeyeceğimden ve sonra listeye bakıp da, 'hiçbir şey' yapamamış olduğumu fark etmekten korkuyorum belki de. Bir bakıyorsun, boşa geçmiş koskoca bir yıl. Gerçi neye göre, kime göre bomboş, bilemezsin. Bazen 'hayatta kalmak',  hayattan koparıldıysan da 'toprağa verilmek' bile mühim bir şey bu ülkede. 

Bu sene farklı bir şey yapıp dileklerimi/hayallerimi/hedeflerimi kağıda dökmeyi denesem mi diye düşündüm. Belki gerçekleşmeleri için biraz daha çabalamama yardımcı olur bu. Güç verir. Motive eder, ne bileyim. Ne de olsa yeni yılın ilk günleri kimi için karar alma, kimi için de aldıklarını yavaşça yerine bırakma zamanı...

Ben böyle 'eğlenilmesi zorunlu' günlerde ailemle gerilmesem yeter. Kocamla ve annemle yılbaşı akşamı tartışmayı başardık, içim ezildi sonra üzüntüden. Kavga üstü hediye de, kadayıf üstü kaymak gibi güzel olmuyor hem. Neyse yine de ferah kahveleri, neşeli rakıları olsun. Eyvallah, bilmukabele. Yemişim böyle yeni yıl ruhunu. Neyse ki Defne konuşamıyor da, onunla tartışmaya başlamadık henüz. Of, sinirim bozuldu.


Hayallerimden iki tanesi imkansız, biliyorum ama yine de yazıyorum. Elimde değil.

İlki, babamı kaybetmemiş olmayı dilerdim. Çok erken göçtü babam. 70'ine bile varamadı. Evet, hiçbirimiz sonsuza kadar yaşamayacağız ama, keşke bu kadar erken gitmeseydi. Keşke Defne'yi görebilseydi, onunla vakit geçirip oynayabilseydi. Onu öyle özlüyorum ki... Yüz yüze olan son konuşmamızın 'son' olduğunu bilseydim eğer, çok daha başka şeyler söylerdim babama. Ailevi meseleleri tartışmak yerine, onu çok sevdiğimi söylerdim mesela. Ona sarf ettiğim bazı sert sözler için çok pişman olduğumu, aklıma geldikçe vicdan azabından geceleri uyuyamadığımı... İçime dert, içime yara oldu o sözler. Hiç iyileşmeyecek, biliyorum.

İkincisi, kızımın kistik fibrozis hastası olmamasını dilerdim. O kadar süre hastanede yatmamasını, daha minicikken canının o kadar yanmamış olmasını... Doktora korkmadan, delice ağlamadan  muayene olabilmesini. Sağlıklı, mutlu ve iyi kalpli biri olması en büyük dileğim. 

Bazen o kadar şaşırıyorum ki bir çocuğum olduğuna. Defne, bir arkadaşımın kızıymış gibi geliyor bazen. İnanamıyorum. Sabahları kalkmamın bir sebebi varmış gibi geliyor. Kalk kalk, Defne acıkmıştır, uyanır şimdi; mamasını, ilacını hazırla. Ona mama yedirmek, gülüşünü görmek, onunla birazcık oynayıp işe öyle gidebilmek. Sabah rutinim bu. Sayısal yine bana çıkmadı, piyangoda ise sadece iki amorti; o yüzden çalışmaya devam. 

Şaşırıyorum evet, onun karnımda büyümesini izledik. Aylarca gelmesini heyecanla bekledik, kime benzeyecek, nasıl biri olacak acaba diye diye... Sonra doğum vakti geldi, acayip bir şeymiş; artık karnımda değil kucağımdaydı. Emzirdim, uyuttum, gazıydı tuzuydu derken 13 aylık oldu bile kuzu. Dilerim uzun, sağlıklı bir ömrü olur. 

Nasıl bir anneyim bilmiyorum ama beni sevmesini, annesi ben olduğum için mutlu olmasını istiyorum için için. Çünkü ben, kızım o olduğu için çok mutluyum. Hayat ona güzel şeyler yaşatsın; şansı açık olsun, iyi insan olsun; iyi insanlarla karşılaşsın hep.


Deli bir yağmur var bugün. Gökyüzü içini boşaltıyor. Yıkanıyor her yer. Keşke memleket de biraz olsun temizlense. Ofis arkadaşlarım internetten bağır çağır pudra-fondöten-ruj seçerken, kulağımda 'City of Angels' soundtrack'i, bunları yazıyorum. Hayat acayip, kimine düğün bayram, kimine gam keder... Kahkahaları kulaklığı delip geçiyor, ben de müziğin sesini yükselttikçe yükseltiyorum. Bazen iş hayatı gerçekten katlanılmaz oluyor.

Onlar 2016 tatillerini, alacakları izinleri hesaplayıp akabinde "Bi kahve mi içsek?", "Ay sen gereksiz bir şekilde fazla mı çalışıyorsun" diye akıllarınca benimle dalga geçerken 'An Angel Falls' çalıyor, galiba filmde Meg Ryan'ın bilmeden kamyona doğru yaklaştığı ve bisiklette kollarını kaldırarak gökyüzüne baktığı, ormanın muhteşem gün ışığıyla parladığı sahnede çalıyordu bu.

Gereksiz mevzularla vızıltılar yerine böyle şeyleri dinlemem normal bence. Şair "İyi niyletle gülümsüyorum hepinize" demiş ya hani, ben hepsine gülümsemiyorum valla. Her zaman iyi niyetle de gülümsemiyorum üstelik, kinaye ve müstehzi bir ifadeyle gülümsediklerim de var. Yalan yok, durum bu.

İllüstrasyon: Gürbüz Doğan Ekşioğlu
Dün gece yakın bir arkadaşımın babasının ölüm haberini aldım. Obi ile Yoda'yı aldığım, kara oğullarımın ananesi dostum, babasını kaybetmiş. Beyin kanamasından. Babam gibi. Küt diye. Aniden. Defne'ye yemek yedirmeye, sonra da onu uyutmaya çalışırken telefona bakamadım. Bir ara elime aldım, kısacık bir mesaj ekranda: "Babamı kaybettik canlar"

Off! İçim cız etti. Aradım hemen, açılmadı telefon. O an konuşmak zor, boğazına takılıyor sözcükler. Ben her arayana ağlamıştım galiba. Kendimi hatırladım sonra, babamı kaybettiğimizde hissettiklerimi. O an kimsenin canının acısını geçiremeyeceğini, ne söyleseler içinin kavrulmaya, yanmaya devam edeceğini... Yaşayan bilir derler ya, öyleymiş. Bugün ikindide babasının cenazesi var, yanında olup arkadaşıma sımsıkı sarılmaktan başka bir şey gelmeyecek elimden. Bazı acıların telafisi yok. Hayat...



Üzgünüm ama bir acı haber daha... Blogunu bildiğim ama çok da yakından tanımadığım Serrose (Sergül), minik kuzusu Efsun'u ne yazık ki kaybetmiş. Haberi aldığımdan beri durup durup ağlıyorum, evlat acısını düşünmek bile korkunç. Sabır ve dayanma gücü diliyorum Sergül'le eşine. Şimdi kızlarını bir ormanda yaşatmak için çabalıyorlar.


Facebook ve Instagram hesabımda paylaştım, ne kadar kişiye ulaşır bilmiyorum ama buradan da paylaşmak istedim. Melek olmuş Efsun'u doğada yaşatmak için desteğiniz lazım. TEMA'nın Efsun'un adını ağaçlarda yeşertebilmesi ve adına kocaman bir orman oluşturabilmesi için 2000 fidan gerekiyor. Yeri belli, Balıkesir Bayat. 1 fidan 6 TL. 

Eğer sadece birkaç dakikanızı ve en az 6, en çok gönlünüzden kopan kadar lirayı ayırıp TEMA'ya Efsun adına bağışta bulunursanız, minik kuzunun bir ormanı olacak. Ruhu ağaçlarda, o ağaçlarda yaşayan kuşlarda, böceklerde, sincaplarda hayat bulacak. 

Yeni yıla bir iyilikle başlamak istemez misiniz? Elinizden ne gelirse... Nefes aldıran, umut veren, minik bir meleğin kocaman ormanında katkınız olsun. Bağış yaptım ve Sergül'le eşinin minik kelebeklerini hissedeceği bir orman olması fikri, içimi biraz olsun huzurla doldurdu.

Bağışların 1-31 Ocak tarihleri arasında, TEMA'nın İş Bankası Levent Şubesi'ndeki TR56 0006 4000 0011 0351 2077 74 IBAN no'lu hesabına yatırılması gerekiyor.

Açıklama kısmına 'Efsun Ryouka Kato' yazmalısınız.


TEMA'nın başka hesaplarına yatırılmış bağışlar ne yazık ki
geçerli sayılmıyor.

Not: Saat 17:00 itibariyle iyi şeyler olmaya başlamış mı ne...


Hepimiz için yaşanılası, gülümseten, iyilik dolu bir yıl olsun. Biliyorum, torba gibi bütün iyi niyetler bir yıla sığmaz ama dileğim aydınlık, umut ve barış dolu; eksilmediğimiz, içimizin üzüntüden çürümediği, sağlıklı ve mutlu bir yıl... 

Hayat dolu bir yıl. Olabildiğince işte.


23 Aralık 2015 Çarşamba

Motive olmak ya da olmamak

Bu aralar sabahın dördünde beşinde uyanıp bizi zombiye çeviren, kör karanlıkta evin içinde heyecanla paytak adımlar atıp oyun oynayan kızımın poğaça ayaklarını bırakıp kargalarla işe geldim. Kuzu, ananesine emanet.

Bense bir yandan bunları yazıp bir yandan da anne poğaçası eşliğinde su içiyorum, zira çay insanı değilim pek. Aslında kitap okuyasım var, belki onu da yaparım. Güneş gözüme giriyor bir yandan, böyle Aralık'a can kurban. Bütün bir yılı yemişiz, kalmış şurada bitmesine 1 hafta. Listeler, kırmızı donlar, süsler, ışıklar, kar küreleri zamanı gelmiş de geçiyor.

Ofisteki motivasyon yemeği geyiği, yerini yılbaşı heyecanına bıraktı. Topluca motivasyon yemeğine gidildi, göbekler atıldı; şirket parasıyla dandik mekanlarda eğleniliyormuş gibi yapıldı. Ben hariç.

Hep komik geliyor bana bu zorlama ofis icatları. Yani hafta içi, epeyce uzun zamanı -mecburen- birlikte geçirdiğim insanlara zor tahammül ediyorum zaten. Bunu itiraf ettiğim için üzgün olmalıyım belki de ama, dürüst olmak gerekirse maalesef durum bu. Bir de akşam onlarla dansöz eşliğinde yemek yemek, şarap/rakı olsa bile çekilmez geliyor. Beleş yemek-içki için o ka eziyet çekilmez. İş arkadaşlarıyla motive olur mu insan yahu?! Ben olmam misal. 


O saçma, arabesk mekanlarda, kişi başı 150-200 TL para ödeniyor yemek için. Normal zamanda önünden geçmeyeceğim yerlerde iş arkadaşınla göbek atma fikri bile midemi burdu şu an. Diyorlar ki  "Normal zamanda gidemeyeceğimiz pahalı bir yer olsun, nasılsa şirket ödüyor." Komik. Siz verin o parayı bana; ben kendim daha keyif alacağım bir yerde, daha can insanlarla motive olurum. Valla bak.

Herkesin "Ay motive olacağız akşam" diye, işe şıkır şıkır giyinip dolma fönlü saçlarla gelmesi bir tek beni güldürüyor galiba. İşte bunlar hep yabanilik. Yoksa ben bilmez miydim fönlü saçlarım ve en sahte gülümsememle "Ah çok eğleniyoruz ki biz" fotoğrafları çektirip 3 dakika arayla instagram'a koymayı? 

Ofis kankalığı diye bir şey var, ama aslında çoğunlukla çok ikiyüzlü bir şey, kabul edelim. Sigara arasında dedikodu yapıp güldüğün insana toplantıda iş yıkmaya, maille laf sokmaya ya da imalı laflar etmeye kasmanın nesi samimi? Bırakınız rica edicem.


Ofise benden sonra gelen stajer kız bile sabahları milletin masasına bakıp "Kaç kişi var sayacağım" diyor. Dedim bi sakin, herkes kendinden sorumlu; bu ne heyecan... Bütün gün uyuyorsun (gerçekten uyuyor) zaten, sana ne oluyor yahu?!

Bugünlük bu kadar çemkirmek yeter sanırım, o zaman bi su daha içeyim ben. Kulaklık en şahane icat bu arada, kimin eseriyse mübarek bir insanmış. Of, ne huysuzum bugün.





10 Aralık 2015 Perşembe

Hayat bazen


Unutmuşum buranın yolunu. Hayat bambaşka bir rutindeydi son 7-8 aydır. Defne'nin doğumu, büyümesi... heyecan, endişe derken, 6. aydan itibaren zayıflamaya başlaması ve yazın başlayan hastane günleri... O kadar çok şey yaşandı ama, şu an hiçbiri olmamış sanki.
 
Hiçbiri bizim başımızdan geçmemiş gibi. Korkunç bir yaz geçirdik. Şüphe, endişe ve korku doluydu. Yazmayı geçtim, yemek yemeye fırsat bulamadığım için 3 haftada 10 kilo veren ben değildim sanki. Aynada kendini tanıyamayan, güçlü olması gerektiği dışında ne yapacağını bilemeyen ben... Sanki ben o korkunç Cerrahpaşa'da 17 gün kızımla beraber kalmamışım, sürekli kan almak, damar yolu açmak için benim miniğimi kevgire çevirmemişler... Hastane korkusu geldi çocuğa. Haksız değil. Beyaz görmeye tahammülü yok. 

Hele koridorlarında kediler gezen Cerrahpaşa, 3 haftada saçlarımı beyazlattın. Dilerim yolumuz kesişmez bir daha. Ki seni de rezidans yapmak için çürümeye terk edenlere ne diyeyim bilemiyorum, vicdansızlığın bu kadarı. İçiniz çürüsün.

Uzun lafın kısası, Defne'ye kistik fibrozis teşhisi kondu. Anlatması uzun. Besin alerjisi, reflü vb derken 9 aylıkken anlaşıldı ne olduğu. Buna da şükür diyecek hale geldik. Bir sürü test, tetkikler, genetik testler, bilmemne ve nedeni anlaşıldı. Ama beklediğimiz böyle bir şey değildi. Dünya durdu. Uzunca bir süre yanlış teşhistir umuduna sarıldım, değilmiş. Gerçeği inkar etmek, zaman kaybı. Bir an önce devam etmek lazımmış.



Hayatımızı biraz değiştirmemiz, bir sürü şeye dikkat etmemiz gerekiyor artık. Onu bir sürü şeyden korumamız, yazları daha özenli olmamız lazım. Daha önce duymadığım ve araştırdıkça yüreğimi sıkıştıran hastalık, kızımın hayatının tam ortasına geldi oturdu. Benim böğrüme oturan filin hafiften kalkması ise aylarımı aldı. İlk şok halini atlattım sayılır. Şimdi kızıma nasıl sağlıklı bir hayat sağlayabiliriz, nasıl kolaylaşır onun için hayat, nasıl normalleşir; onun telaşı başladı.

Hayat zaten hep telaş. Bir otur kenardan bak kendine, yok olmaz. Arkana bakmadan koşmazsan düşersin. Ama ben iyi şeyler olacağına inanıyorum, hayatımızın parçası olan doktorlarla hastanelere rağmen. Minnak kızımın yüzüne bakınca içim ısınıyor. O benden daha güçlü. 

Sık sık babamı düşünüyorum, özlüyorum. Sonra işe geliyorum, samimi olmayan birçok şeyin içinde kendime minik bir sığınak yapıyorum. Hop, akşam oldu mu her şey kalsın masada, ben kızıma koşayım. Şimdilik bu bana yetiyor. Fazla bir beklentim, hayalim yok. Sağlık en büyük şeymiş hakkaten. Beylik lafların içini kendi yaşadıklarınla doldurman gerekiyormuş bazen.

Şimdilik bu kadar olsun madem. Yine gelirim ben. Yılbaşı da geliyor hem, mutsuz olmak için fazla şıkır şıkır ortalık. İyi şeyler gelsin başımıza. Sorup merak edenlere selam olsun. Kalın sağlıcakla...

14 Nisan 2015 Salı

Okursan eksilmezsin

Günler günlerin ardından... Defne eşekli kumaş kitabını dişliyor, ben çamaşır asmak için makinenin durmasını bekliyorum. Dişlediği kedili kitabın hışırı çıktı, eşekli de benzer şekilde, yenilerini almak lazım. Ağzına sokarak özümsüyor hepsini! Eğer minnak hanım birazcık olsun uyursa, öğleden sonra parka gideriz belki yine. Hava güzel, bahar şakayı bırakıp geldi galiba.

Kıza büyüdükçe nasıl kitaplar almalı, nereden başlamalı diye düşündüm demin. Güzel çocuk kitapları görünce içim gidiyor. Okumayı benim gibi sever mi? En çok hangi yazarı sever acaba? Marquez ve Ursula Le Guin, benim gibi onu da heyecanladırır mı? Hangisinden başlamak ister? Ben babamın kitaplığından başlamıştım. Yaşar Kemal ve Aziz Nesin kitaplarıyla, Oliver Twist ilk hatırladıklarım. Oliver Twist'e içim çıkarak ağladığımı hatırlıyorum.




Yaşar Kemal'in ardından aynı gün iki büyük yazar, Eduardo Galeano ile Günter Grass da göçtü buralardan. Uruguaylı Galeano ne güzel demiş, "Ben her zaman boğanın tarafını tuttum, matadorun değil. Ve hala aynı taraftayım." Hep kitap okuyamayanlar, kitap alacak parası olmayanlar, ezilenler için yazmış, kaybedenlerin tarafında, sömürünün karşısında yer almış bir yazar

Onların kuşağı eksildikçe, insan okuyacak yeni iyi şeyler bulamamaktan korkuyor. En azından ben. Sanki edebiyat onların zamanındaymış, şimdi çıkan bir sürü kitap ve gözümüze sokulan tanıtım kampanyasının arasında gerçekten 'iyi' olanları kaçırıyormuşuz gibi. Elbette bir sürü iyi yeni yazar da vardır ama, yeni filmlerden emin olamayıp daha önce sevdiğim bir filmi izlemeyi tercih edip risk alamadığım gibi, bazen de emin olmadığım bir kitabı/yazarı okumak yerine sevdiğim ve bildiğim yazar/kitaplara sığındığım oluyor benim de.

Okuyan insana karşı acımasızlık, küçümseme var bir de. Bir tür güç gösterisi, dış görünüşe göre aşağılama merakı... Vicdansız, sevimsiz Yalova valisinin, öğrencilerinin önünde "Bu saç sakal ne, dilenci gibisin!"  diye azarladığı matematik öğretmeni kalp krizinden öldü.  Edebiyata düşkün o öğretmenin öğrencilerine önerdiği kitap listesine bakıyorum da, o kılık kıyafete pek meraklı vali içlerinden kaç tanesini okumuştur acaba?  Öğrencileri için vasiyet gibi bir şey şimdi o liste. Bize de eksiklerimizi tamamlamamızı hatırlatıyor.



Kitap okuyan insanla okumayanın farkı bu kadar basit işte. Biri vali olmuş ama "Sakallıysan anarşistsin" diyecek kadar cahil, diğeri  de öğrencilerine matematikten fazlasını veren iyi bir öğretmen. Çalıştığım eski reklam ajansının patronunun "Bu kadar okudunuz da n'oldu, ben hiç kitap okumadım ama patron oldum, haha, sizse benim yanımda çalışıyorsunuz!" deyişi gedi gözümün önüne. Odadaki diğer reklam yazarıyla bakışıp sıvışmıştık odadan.  "Biz sana patron olamazsın demedik, adam olamazsın dedik." diyemedik haliyle... Ama öyle dermiş gibi baktık. Sanki kitap para kazanmak için okunuyor!

Ayrımcılık ve önyargı, yaygın hastalıklar... İzmir'de de zavallının biri metroda karşısında kitap okuyan genç bir adamın fotoğrafını çekip Facebook'ta paylaşarak aklınca dalga geçmiş. Terlikleri var, keko diye pek eğlenmiş! 




“Entel olcam kız tavlıcam diye kendini yırtan izban kekosu, terliklerine bayıldım" sözleriyle dalga geçtiği çocuğun zavallıya cevabı nefis: 

"Çalmıyorum, çalışarak kazanıyor, param yettiğince kitap almaya, kütüphaneye gitmeye çalışıyorum, çok utanç duyuyorum böyle bir insan olduğum için… Elbisem kirli, terliğim bindiğim metroya uygun değil işte zihnimi kirletemiyorum, utanıyorum… Ama her ne olursa olsun bana kitaplar böyle olmayı öğretti, insan olmayı, hayvanlaşıp çevremi kirletemiyorum üzgünüm, utanıyorum…”

Güzel kardeşim, sen ne utanacaksın terliklerinden, asıl karşındaki terliksi kendinden utansın! Fotoğraf çeken akıllı telefon alabildiğine göre, birkaç kitap da alıp okuyabilirmiş pekala.

Bir sürü kişiden kitap hediye etme teklifi gelmiş fotoğraftaki çocuğa, reddetmiş: “Çünkü ben o kitaba ücret ödersem yazarı kazanacak, yayınevi kazanacak, matbaada çalışan insan kazanacak, stantta duran öğrenci arkadaşımız ve kitapçılar kazanacak ve çoğalacağız.”

Böyle insanlar da var, iyi ki varlar be.