16 Eylül 2014 Salı

35'i bi tık geçmek


Takvimler yine geldi 16 Eylül'e... Sabahın bir körü ofisteyim ve ergenken (hatta hala) sevdiğim şarkılardan oluşan bir playlist dinliyorum. Led Zeppelin'den Lou Reed'e, Deep Purple'dan Pearl Jam'e uzanan... Bu da kendime doğum günü kıyağım olsun.



Bir sene daha yaşlandığımdan mıdır, babamsız ilk doğum günüm olmasından mıdır, pek hoppidi zıppidi hissetmiyorum bu sabah. Geçen seneki doğum günümde annemle gönderdikleri çiçekler kurudu ama hala masamdalar. Kutlamak için aradığında söyledikleri de kulağımda hala. 4 gün sonra gideceğini bilseydim, daha bir sürü şey söylemek isterdim ona o telefonda. Bir yaş daha aldım, yaş oldu 36; yolun yarısını ve 35'liği bi tek geçtim. Yolun ilk yarısı çok da fena değildi aslında, eksildim çoğaldım ve zaman geçti. 

Babamı erkenden alan, yakında kucağıma bir cimcime verecek olan hayat bundan sonrası için ne hinlikler planlıyor bilemiyorum, bilmemek de daha iyi bence. Yine de adeti bozmayıp dileğimi tutayım: Hepimiz için güzel şeyler olsun. Hayat sağlıkla, mutlulukla, iyilikle gelsin. Umudumuzu çoğaltsın, neşemizi artırsın. 

Sevdiklerim yanıbaşımda olsun, keyfimiz sağlığımız yerinde dursun. Cimcime de sağlıkla gelsin; mutlu, neşeli, vicdanlı ve iyi kalpli bir insan olsun. Eh, 36 da hoş gelsin sefa gelsin...




Yol Şarkıları'nda gördüm, Hüsnü Arkan'ın "Mino'nun Siyah Gülü" kitabından şu alıntı pek hoşuma gitti sabah sabah...

"Bir gün bana giden yolu tarif eder misiniz? Ben kendim ulaşmayı beceremiyorum; yokuş var, güven vermiyor bana. Sizin içiniz bile daha düz. Ve yakın. Yürüyebileceğim mesafede. Saçlarınızı aralayıp, ensenizden öpüyorum."

15 Eylül 2014 Pazartesi

Sen devam et çocuuum


Pek güzide bir anneymiş Mica Angela Hendrick... Kendisi ressam ve 4 yaşında bir kızı var. Başlarda Mica, kızını taslak defterinin yanına pek yaklaştırmıyormuş. Çünkü minik Myla'nın eline kalemi alıp tüm taslakları karalayacağını düşünüyormuş. Oysa çocuğun derdi, hepsine kendi yorumunu katmak.


Ve sonra bir gün, kızının ettiği laf kararını değiştirmesine neden olmuş: "Eğer paylaşmazsan performansa başlamak zorunda kalırız!" Annesinin sözlerini ona karşı kullanan Myla, Mica'yı izin vermeye mecbur bırakmış. Kızının, ilüstrasyonlarını bitirmesine izin veren Mica bir süre sonra bu işbirliğinden bir koleksiyon oluşturmuş.

Şimdi minnak Myla çizmeyi bitirince, annesi Mica boyamaları yapıyor. Mica, kızıyla olan bu deneyiminin sanat anlamında kendisine çok katkısı olduğunu ve muhteşem şeylerin oluşmasını sağlamak için kontrolü elden bırakmak gerektiğini söylüyor. Ortaya gerçekten pek de eğlenceli şeyler çıkmış. Bence ufaklığın çizdikleri çok sevimli, anneden gelen bir yeteneği olduğu kesin. Öte yandan, annenin böyle bir şeye izin vermesi de takdire şayan. Ben verebilir miydim bilemedim, siz?

Myla için günün sorusu artık bu: "Benim için yeni kafalar var mı?"


11 Eylül 2014 Perşembe

Burgaz'da Fincan


Dün, Eylül'le barışma çabamda ilk adımı attım galiba. Beyle 3. evlilik yıldönümümüzdü ve mutlu uyandım dün sabah. Öyle filmlerdeki gibi enerjiyle fırlayamadım tabii yataktan, göbeği yana döndürüp kendimi ittirmek suretiyle inebildim. Olsun. Yogada da öyle diyor hem; yana dön, elinden destek alarak yüksel. Hop hop... Ofiste fena bir gün değildi ya da bana daha çekilebilir geldi, bilmiyorum. İnsan zorlarsa kafasına takmayabiliyor galiba, yoksa insanlar da zırvalıklar da aynı. Peh...

Pazartesiden kalan nefis bir dolunay vardı, Burgazada'ya gitmeye karar verdik. Bostancı'da oturuyoruz, Karaköy'e gitmekle aynı şey. Püfür püfür bir yolculuk ve  Kınalıada'dan sonra güzelim Burgazada'ya vardık. En sevdiğim ada. Hedefimiz, Fincan Restoran. Onu seçmemizin sebebiyse, renkli pantolonlarına kurban Vedat Milor. O kadar güzel şeyler yazmış ki burası hakkında, bunca zaman durduğumuz kabahat.

Ama haklıymış. Müşterilerle Rasim Sofuoğlu ilgileniyor, çakır mavi gözlü, hoşsohbet ve esprili biri. Mutfak, eşi Canan Hanım'a emanet. Mezelere bakmak için onun yanına gittik. İkisiyle de balıklardan mezelerden sohbet ettik. Mezelerin hepsi birbirinden şahane gözüküyordu, ancak ben bu dönemde her türlü deniz mahsülünü yiyemediğimden, uygununu (doktorun yi dediklerini) seçmeye uğraştık. Rasim Bey'in elleriyle 4-5 metre dipten çıkardığı canım midyelerle yapılan midyeli pilavda gözüm kaldı misal.


Affınıza sığınarak yazıyorum, tamamen tavsiye maksatlı...
Milor'un da övdüğü kırmızı soğanlı favayı tatmasam olmaz, zaten hastasıyım, yasak da değil; mis. Fava dışında, terleten (kızartılmış acı biberli ve yoğurtlu bir meze), Girit (közlenmiş biber içinde patlıcan ezme, peynirli versiyonu sanırım fincanakiydi), Selanik (patlıcan ezme), otlu peynir (kendileri yapıyorlar) söylüyoruz. Hepsi şahane. Vedat abinin önerilerine göz gezdirip asma yaprağında sardalya, balık köftesi ve daha ızgaraya gelmeyecek kadar yağlanmasa da takoz palamut, ahtapot ızgara geliyor masaya. Aynı anda da etrafımızı kediler sarıyor.

Gurme sayılmam ama hepsi çok güzeldi. Favorim palamut ve iskorpitle hazırlanan, içinde tarçın ve dolmalık fıstık da olan balık köftesi. Peşinden, arka bahçedeki meyve vermeyen asmanın taze yapraklarıya hazırlanan sardalya (Canan Hanım incecik sarmış). Hesap da çok insafsız gelmedi, bi dünya balık yendi neticede. Sadece rakı fiyatı abartıydı.



Yemek güzel, dibimizde deniz, tepemizde de dolunay olunca suyla bile sarhoş olabileceğimi fark ettim. Sol yan masamızda, vapurda birlikte geldiğimiz iki çok tatlı kadınla sohbet ettik biraz. Dolunay keyfi yapmak için gelmişler adaya. Bebeğe koymayı düşündüğümüz isim, tatlı kadının kızıyla aynı çıkınca, sonra da mevzu ta Kaş'a uzanınca "Bu bir işaret" deyip kikirdedik. 

Arka masamızda kurabiye gibi bir kız bebek vardı, sürekli kendince konuşan, düğme burunlu bir minnak. Yan masadaki teyzeler onu alıp masa masa gezdirdi, herkes bir makas aldı yanağından. Bütün meyhanede bir kaynaşma. Kurabiyenin adı Pera'ymış, pek güler yüzlüydü. "Biz kızın adını Pera koysak sülale ne der ovvv, yoksa koysak mı?" deyip gülüştük.


Sağ yan masamızda ise adalı ve mekanın müdavimi oldukları belli Mari ve dostları vardı. Bütün ada ahalisi önlerinden geçerken selam verip hasbıhal etti. Masadaki kırık Türkçeli tatlı amcayla şahane teyze de 53. evlilik yıldönümlerini kutluyormuş meğer, karşılıklı tebrikleştik. 53'e 3. Arada 50 koca yıl. Hey gidi... "Oo, sizin de 50 yıllarınız olsun, sağlıkla mutlulukla" dediler, makara muhabbet, vedalaşıp kalktık. Uzun sofra keyfimiz bitti. Kalktık ama sanki her gece ordaymışız da, yarın da yine yemekte buluşacakmışız gibi bir hisle. Saatlerdir suratımızda çakılı kalmış sırıtışla...


Ve sonrası adada uzuun bir yürüyüş, her eve ayrı ayrı bakıp hayran olma, kedilerin hepsine ayrı sırnaşma ve adada yaşama hayalleri... Dönüşte yine aynı ekip; teyzeler, dolunay ve biz. Ek olarak arkada keman çalıp fasıl ortamı yaratan amca ve bütün vapurun kulaklarını tıkamasına sebep 3-4 sarhoş. Çok güzel bir akşamdı. Burgazada'ya kış olmadan yolunuzu düşürün derim. İstanbul'dan başka bir yer orası, herkesin birbirini tanıdığı ayrı bir gezegen...


8 Eylül 2014 Pazartesi

Eylül


Eylül geldi. Pat diye. Kuşluk vaktinden uyanana dek korkunç gökgürültüleri, patlayan şimşekler dinmedi. Pek uyumadım, arada bölük pörçük sızdığımda da  tuhaf rüyalar gördüm. Babam ölmemiş meğer, bir yerlerde saklanmak zorunda kaldığı için öyle gibi göstermişler. Bir seviniyorum uykumun arasında saçma sapan. Sonra uyandım. "Rüyaymış ya, of rüyaymış!" deyip bayağı bi bozuldum.

Duş vs hazırlanıp attım kendimi yağmurda dışarı, zar zor bir taksi buldum. İlkokul 1'ler okula başlıyor, günlerden pazartesi, deli yağmur ve bir de üstüne kaza var... İstanbul için şahane beşli. Trafik berbat, 1.5 saatte geldim işe. Yanık balata kokusundan ve açlıktan midem bulandı yolda. Evet, Eylül geldi. Gelmeseydi iyiydi.

Eskiden beri Eylül ayını pek sevmem, güzü de sevmem zaten. Sonbahar depresif gelir, karanlık ve yağmurlu havalarda içim darlanır, büzüşür içime kaçarım. Koltukta kitap okumak isterim sadece, yağmur yağarken pencereden dışarı bakmak... 

Eylül'de doğdum, 16'sında. 36 Eylül önce. Çocukluğumda ve okurken hep okulların açıldığı güne denk gelirdi doğum günüm. Ama yazı ve ilkbaharı seviyordum, doğdum diye güzü sevemedim sadece. Oysa ilkbahar öyle mi? İlkbaharda böyle bir neşe, cıvıl cıvıl filan ortalık. Güzde uykuya dalan doğa uyanıyor. Tam okul ekme ya da denize gitme zamanı. İstanbul'da gidilecek bir sürü yer, o zaman var sanki. Boğaz, Adalar...

Yıllar geçti. Üç Eylül öncesi. Bu sefer evlendim, 10'unda. Bu sefer hiç kötü gelmedi Eylül. Sevmeye başladım hatta. Evlendiğimiz gün hava güzeldi, güneş vardı. Neşeliydik, mutluyduk. Sevdiğim bir sürü insan vardı o gün yanımda. Barışıyorduk sanki doğduğum ayla. 

Ve geçen yıl, yine Eylül. Bu sefer 20'si. Sabahın köründe aldığım telefonla allak bullak olup bulabildiğim ilk uçağa binişim, uçakta sürekli ağlayıp dua edişim... "Lütfen hayatta olsun, lütfen" Meğer çok geçmiş tüm bunlar için. Kara haber beni bekliyormuş zaten İzmir'de, söylememiş kimse bana. Daha 4 gün önce 35. doğum günümü, 10 gün önce de 2. evlilik yıldönümümü kutlamak için arayan babam... bizi bırakıp gitmiş. Bana, kızına bir veda bile edemeden. Kocaman bir mutsuzluk oturdu sabah sabah böğrüme. Eh Eylül, alacağın olsun. Bilemedim ne hissedeceğimi Eylül'le ilgili, ilişkimiz gel-gitli. Seven var mı ki?

5 Eylül 2014 Cuma

Walter, Shazam, Vance Joy

Walter gibi şen olmak ister deli gönül. Bu nasıl bitmeyen bir enerji yahu, ahaha! Ve onca koşturmadan sonra denize kavuştuğu anki o sevinç, ploffff... Denizden çıkmayan biri olarak hislerini anlıyorum Walter'cuum.



Başka? Diyete devam. Kan almaya da. Ama diyetten sonra şeker yükseldi, bu işte bir yanlışlık var. Her akşam Caddebostan'a kadar yürüyüş. Sahilde kaykaycı gençlik, patenle hokey oynayanlar, bisiklet yolunda gazlayan gerzek motorsikletliler, kamp sandalyelerini alıp denizin dibinde ya da çimlerde birasını, kahvesini yudumlayanlar, darbuka çalan minik çingene kızlar, usul usul demlenen amcalar, bisikletliler, köpekliler... Kalabalık gırla. Önceki akşam gökgürültüleri, şimşekler karşıda patlarken hızlı hızlı yürüdük, tepemize yıldırım inip de yağmur bizim tarafa gelmeden arabaya kılpayı yetiştik. Meteroloji 6'da tufan, hortum demişti ama günlük güneşlikti ortalık?

Bu arada Shazam'ın çok şahane bir icat olduğuna karar verdim bir kez daha. Bu programı telefonunuza indirdiniz. Başını kaçırdığınız, adını ya da söyleyenini bilmediğiniz ve deli gibi merak ettiğiniz bir şarkı duyduğunuzda telefonu o tarafa tutuyorsunuz, o tüm interneti tarıyor ve şak diye şarkının adını, icracısını söylüyor. Yıllarımı harcadım radyoda kıçını başını duyduğum şarkıları bulmaya çalışırken. Mırıldanarak anlatmaya çalışırken maymun oldum. Teknoloji işte, canına yandığım.

Riptide da Shazam'la keşfettiğim son şarkı. Caddebostan sahildeki kaykaycı oğlanlar dinliyordu, pek hoşumuza gitti. Shazam sağolsun, çaktırmadan o tarafa tutunca telefonu, merakımızı giderdi.

Şarkıyı söyleyen oğlan, gerçek adı James Keogh olan Vance  Joy, Avustralyalıymış. Melbourne'lü bir folk popçu. Ukulele de çalıyormuş. Altta dinleyeceğiniz şarkısı da yılın şarkısı seçilmiş memleketinde. Bu da web sitesi.  

Ekşi sözlük'ün yalancısıyım, 5 şarkılık EP'si varmış, Eylül'de de "Dream your life away" adlı albümü çıkıyormuş. İlk single "First time"ın klibi çıkmış bile. Valla kaykaycı oğlanlardan sonra biz de pek sevdik kendisini. Caddebostan sahilinden selamlar...

 

3 Eylül 2014 Çarşamba

Ofis bahçesi sakinleri

Ofisin bahçesinde yaşayan birkaç minnak kedimiz var. Besliyor herkes elinden geldiğince, mama veriyoruz; öğle yemeklerindeki tüm tavuk, köfte vb haklarımı onlara veriyorum, çoluk çocuk geçinip gidiyorlar. Bir gün İK'dakiler nedense rahatsız olmuş kedilerden, hayvanlar birden yok oldu. Hepsini toplayıp götürmüşler, ama nereye, belli değil. Son dönemde içine iple mama asılmış, ağzı açık tuzaklı bir kafes görmüştüm. İdari İşler'le tartıştık filan nafile, götürmüşler hayvanları. Koskoca bahçede 3-4 kedi battı millete. Sanırsın panter.

Alttaki, bu operasyondan yırtmış ve bir yerlere saklanıp götürülmekten kurtulmuş bir arap yavru. Kardeşini bir şekilde kurtarmış ve 1.5 ay veterinerde misafir ettikten sonra bir arkadaşımıza sahiplendirip Bozcaada'ya yolcu etmiştik. Mia Hanım'ın keyfi yerindeymiş, yavruları olmuş; iyi haberlerini alıyoruz.

Bu ufaklık da hamileydi, daha kendi yavru olmasına rağmen bıngıl bıngıl dolanıyordu etrafta. Çokcanlı olmasından kelli, mamalarda ona biraz torpil geçmeye başladık. Baktık, karnı boşalmış ama yavrular yok ortalıkta. Doğurmuş. Akıllı bıdık o kadar iyi saklıyordu ki yavruları, efsane gibi dinliyordum milletten "Bir tanesi gri, o kadar tatlı ki..." Ya bir kez göremedim ama ben! Boruların içine saklıyormuş meğer, aferin akıllı bıdığa. Tuzaklı kafesten yırtıp bahçede kalmayı becermiş bir kedi sonuçta, yavrularını göstermiyor.

Bu, geçen yemekhaneye yanıma tırmanıp miy'lediği ve bir bardak yoğurdu götürdüğü gün. Süt olsun, yarasın dedim verdim, bayıla bayıla yedi.

Daha yok mu?
Dün de bahçedeki ajansta işim vardı, kapının yan tarafı telle çevirmişler, bıdıkla yavrularına yuva gibi olmuş. Mamaları veriliyor, etraftan rahatsız eden de yok, oyun alanı yapmışlar orayı. Gözüm daldı bir an yeşillerin oraya, bir şey kımıldadı. Bıdık yavruları emziriyordu, beni görünce yavru hemen tel örgülü bölüme kaçtı. Kardeşiyle oynamaya başladı, peşinden diğerleri de saklandıkları yerden çıktı... 

3 zannederken 5 yavru varmış meğer! 3 tane arap, 1 gri, bir de siyah beyaz. 15 dakika boyunca ağzım kulaklarımda onları izledim, o kadar tatlılardı ki. İş stresinden eser kalmadı. Bütün gün kalabilirdim orada. Güreştiler, oynadılar. Sonra anneleri gelip topladı bunları, "Düşün önüme" diye. Bunlara da mamalı kafesli tuzak kurarsanız külahları fena değişeceğiz İdari İşler, benden duyurması...



Yürüyün eve!

1 Eylül 2014 Pazartesi

Yaz biter...

Ağustos da bitti, yaz gerçekten geçti artık hissine kapıldım bu sabah. Pazartesi trafiği berbattı. Herkes tatilden dönmüş, anladık. Adım adım geldik. Her iki yakadan gelenler de aynı şeyi söyledi: "Köprüde yine bir intihar vakası var, trafik kilit". Birisi hele şey dedi, inanamadım: "Hayır, atlamayacağı da belli yani!" Oy, yorum bile yapasım yok size. Tipinden belliymiş intihar etmeyeceği, her şeyi de nasıl anlıyorlar böyle, bravo valla. Gazetenin de manşeti: İstanbullular dikkat, trafik felç!

Hayır, bir de intihara teşebbüs eden kişinin önünde selfie çektiren polis memuru var ki, ona ne diyeceğimi bilemedim. Trafik polisi mevzunun suyunu  çıkarmış. Diğerleri de manzaraya bakıyor. Kardeşim, bu kadar mı çıldırdınız, insanlıktan çıktınız? "Şov yapıyor, öf aldık başımıza belayı sabah sabah" diye baksanız da olaya, bir insanın hayatı söz konusu. İşiniz onu hayata döndürmek üzere ikna etmek değil mi, lakaytlığa bak. Eylüle ve haftaya nasıl başlangıç ama...


Hafta sonu fırt diye, rüzgar gibi geçti... Cumartesileri temizliğe gelen abla, bu gelişinde başka bir yerde sürekli işe başlayacağını, bir daha gelemeyeceğini muştuladı. Başlayacağı yer de Hilton. Hayırlı olsun dedim ve döndük başa. Yine birini arama süreci... Hahah, Hilton'la rekabet edemem yani! Cts temizlik, yine eşya ayıklama, dolap yerleştirme vs ile geçti. Yoruldum. Akşamına da, yeter artık bu kadar ev hali deyip deniz havası almak üzere Kuzguncuk. İyi geldi. 

Cuma, şu rutin yapılan şeker yüklemesinin sonuçları çıkmıştı. Annem ve bazı arkadaşlarım "Canan Karatay çok tehlikeli diyoor, sakın yaptırmaaa" dese de, doktor isteyince mecburen yaptırdım. 3 saatte, 3 kez aç kan aldırma ve şu şekerli suyu içme durumu. Aç karnına aldılar kanı, iyiydim; o sıvıyı içirip 1 saat sonra yine aldıklarında hafiften bir beniz atması, iç bayılması oldu ama bayılmadan, çıkarmadan atlattım. Çıkarsam test boşa gidecek, yine içeceğim o çakma oraleti. En sonuncusunda da "Ha gayret" diyerek dayandım. Bitti.

Sonuçlar bi çıktı; oh, şeker yüksek, tiroid de. Hop endokrinoloğa, ordan diyetisyene. Tiroid hapı al, şeker aletiyle 3 kez parmağı delip ölç, yürüyüş yap, makarna-pilav-tatlı yasak, stres yok. Bence biraz abartıyorsunuz sevgili doktorlar. Stres yok deyip strese sokuyor, hipotiroidi ve diyabet hastası muamelesi yapıyorsunuz direkt masum hamileye. Zaten beyaz pirinç yemiyorum ama çikolatada gözüm dönüyor, itiraf edeyim... Bir de Hatay'dan gelen iki ofis ahalisi, kireçte kabak tatlısıyla künefe getirmiş. Oyh!

Pazarım daha güzeldi. Kartal'daki organik pazara gittik, tablo gibiydi tezgahlar. Avuç içi kadar kavunlar, tatlı pembe domatesler, rengarenk biberler, taze fesleğenler, mis gibi kokan mini minnacık top çilekler, çocukların "Annee bu nee?" diye sorup durduğu, çiçeğinin üstünde satılan taze ayçekirdekleri... Şahane görünüyordu. İnsanın gözü hepsinde kalıyor, hepsinden almak istedim. En çok mini kavun, pembe domates ve çileğe bayıldım; eve gidince hemen test edip onayladık. Bazıları "Amaan kazıklıyorlar sizi orada, organik diye bir şey olmaz, toprak kirlendi vs" dese de bilip bilmeden, bunca yıldır ne bu kadar lezzetli domates, ne de böyle çilek gibi kokan minnak çilek yedim. Yediğimiz tatsız tuzsuz şeyleri düşününce, söylenenlere değil  damağına hak veriyor insan. Ben memnunum, hepsi de sertifikalı ya da kooperatif ürünü olduğundan içim rahat. Zeytinyağımızı da Bademler Köyü'ndeki, köylülerin kooperatifinden alıyoruz senelerdir; çok da memnunuz. Tavsiye ederim. Direkt üreticiden almak iyidir, hem siz sağlıklı ürün alırsınız, hem üreticiye bir faydanız dokunur.


Pazar, dostum E. uğradı, Cuma akşamı da beraberdik. Sağlıklı beslenmemizde (balıkçıya koşma)  ve akşam yürüyüşümüzde bize eşlik etti. Pazar da onun hoşuna gidebilecek DVD'leri seçip bir çantaya doldurdum, yanına katıp  yolculadım. "Hayırr, bunu verme, veremezsin; arşivinde kalmalı" deyip bir sürüsünü geri verdi ve sapıtan hormonlarım nedeniyle her filmi vermeye kalktığımı iddia etti. Bilemedim, o DVD kuleleri sinirime dokunuyor gördükçe. "Miyazaki'leri kızına sakla" dedi. Eh, peki. Güle güzel izlesin, iyi seyirler ola.