14 Şubat 2017 Salı

Siervas, Hoşbeş, 45'lik kazak, 10 yıl önce #11 #12

Siervas'ı duydunuz mu? Rahibelerden oluşan müzik grubunu? Görünce/dinleyince insanın suratına koca bir sırıtma gelip yerleşiyor. Şarkılarında ne dediklerini anlamıyorum ama şu tuhaf dünya üstünde gitar, davul, bas, keman çalan, şarkı söyleyen rahibelerin olması güzel yani. 12 kişilik kalabalık bir grup. Japon, Perulu, Arjantinli, Venezuelalı, Şilili, Filipinli, Çinli ve Ekvadorlu güler yüzlü rahibelerden mürekkep.

Röportajlarında "Rahibelerin de normal insanlar olduğu unutuluyor" demişler, biz normal nasıldı onu unuttuk. "Bizler de pop ve rock müzik dinliyoruz" diye de eklemişler. Konserlerden elde ettikleri geliri hayır işlerinde kullanıyorlarmış. İki albüm çıkarmışlar, yanlış anlamadıysam prodüktörleri de zamanında Nirvana ve Foo Fighters'la çalışmış adamlar. Hayallerinde sahneye çıkmak var mıydı bilinmez ama, sahnede manastırdan daha eğleniyormuş gibiler. Kalabalık da bir hayran kitleleri var. 



Alttaki şarkıda İngilizce şarkı sözleri de eklemişler.  



Çantama her sabah kitabımı atmaya çalışıyorum. Metro -metrobüs sıkışıklığında okumak, en şahane bir şey olmasa da mecbur. "Vejetaryen" bitti, şimdi John Berger'in "Hoşbeş"ini okuyorum. Karşılıklı hoşbeş edip Rosa Luxemburg'tan Charlie Chaplin'e, dostu Sven'den "münasebetsizler"e, yaklaşık 80 yıllık yazı serüveninde aklına takılan herkesi anıyoruz. 'Rosa'ya Armağan' kısmındaki şu yazıyı şuraya iliştirmeden gitmeyeyim. Bu sözler Rosa Luxemburg'a ait:

"Sadece hükümet taraftarlarına, Parti üyelerine tanınan özgürlük -bu insanların sayısı ne kadar fazla olursa olsun- özgürlük değildir. Özgürlük daima farklı düşünenler için olmalıdır."




Çelıncda finale 5 kala...


Dolabımdaki en eski kıyafet, 45 yıllık bir kazak. Abimden bile büyük. Annemin gençliğinden kalma. Turuncu. Boğazlı. İncecik ama şahane ısıtıyor. En son Kars'a gittiğimizde giymiştim, sıcacık etmişti. Ne bir yırtık, ne bir sökük, ne tüylenme, ne de renk solması. Taş gibi. 

Annemin üstünde o nefis İspanyol paça kot pantolonu, uzun düz saçlarıyla gülümsediği gençlik fotoğraflarında giydiği, bayıldığım kazak. (Annemin o fotoğrafları İzmir'de babaevinde, o yüzden iliştiremiyorum.) O kot pantolonlarına sığamıyorum madem, bari kazağa halleneyim deyip atmışım dolaba. (Wrangler marka, İspanyol paça kotunu lisede giymeye kalkmış içine sığamamıştım. Nar çiçeği nişan kıyafetinin de sırt fermuarını patlattığımdan, narin olmadığımı kabul edip susarak oturdum.) 























Fotoğrafları annem telefonuyla çekti, telefonun fotoğraf çekiminden memnun değil. Yoksa kazak bu kadar acıklı durumda değil. Sadece kışlıkların arasında buruşmuş garibim.

Annem benim dolapta kendi kazağını görünce "Aaa, atmadın mı sen onu? Satın aldığım adam bile ölmüştür ayol" demişti. Nereden aldığını da sonradan hatırladı zaten. Çamlıca'daki evlerinin oraya bavulla gelen bir amca varmış, giysi satıyormuş; ondan almış kazağı. Mağazadan filan da değil. Annem eskileri saklamayı pek sevmez, bense hatırası olan eşyalara kıyamam. Dedemin kol saatini de takmıştım uzun süre. Defne benim bazı eşyalarımı beğenip giyse, çaktırmasam da sevinirdim. Ki berelerim ona daha çok yakışıyor :)



Son 10 yılda neler oldu, geriye sarayım... Bir reklam ajansında reklam yazarı olarak çalışıyordum, bekardım. 2008'de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar'daki bahar partisinde üstüme heykel devrilince ayağımı kırdım. Davalık bir olay ama işte üşengeçlik... 3 ay boyunca yattım, birkaç ameliyat geçirdim, çiviler vidalar takıldı vs. Hala koşmaktan ve topuklu ayakkabı giymekten imtina ediyorum.

Akabinde ajansta işler kötüledi, tüm kreatif ekibi şutladılar; işten çıkarıldım. İşsizken canım sıkılmasın diye bu blogu açtım (Mart 2010'da). Blogu açtıktan 1 ay sonra, şimdi çalıştığım yere girdim. Aylaklık günleri pek de uzun sürmedi. Hiçbir yere 3 seneden fazla dayanamazken, nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde hala buradayım; 7 sene doluyor.

2002'den beri ekşisözlük'ten tanıdığım ama hiç görmediğim eşimle Haziran 2010'da ilk kez yüz yüze görüşmeye başladık. 7 sene Gülşen Abi misali dert yandığım, sadece arkadaşça sohbet ettiğim adamla konsere, kahveye şaraba, kampa, off road yarışlarına gider olduk. Sonrası işte sevgililik müessesesi... 6 ay sonra da "Evlensek ya biz" demeler filan :) 

Peşinden hayatımıza 2 kedi katıldı. Arkadaşım Çağrı'nın kedisi Badem yavruladı ve sona kalan iki kara oğlanı kimseler almayınca biz aldık. Biri beyin omzuna, öbürü benim kucağıma tüneyince kardeşleri ayırmaya kıyamadık. Obi ve Yoda beyler böyle girdi hayatımıza. 

2011'de evlendim, 2013'te babamı kaybettim, 2014 sonunda da kızımı kucağıma aldım. Evet, hayli büyük değişiklikler olmuş aslında. Evlilik, yetimlik, annelik... Hayat, böyle geçmiş.

Eh, bugün 14 Şubat... Sevgi neydi? Hani eskide 'Love is' sakızları vardı ya... "Selvi Boylum Al Yazmalım"da dediği gibi Asya'nın; sevgi emekti, sonra didişmekti, özlemekti, sonra gün içinde "Defne nasıl, mamasını yemiş mi?" demekti. Kampa ya da sinemaya gitmekti, iki rakı parlatıp bi muhabbet etmekti, ağlarken başını diğerinin omzuna yaslamaktı, sonracıma normalde burun kıvıracağın romantik komedileri sırf diğeri seviyor diye izlemekti, "Akşam gelirken ekmek al" ya da "Bugün yemek yapamadım pizza söyleriz" demekti :)



10 Şubat 2017 Cuma

Vejetaryen, anılar, Torschlusspanik #10

Yollarda okuyabildiğim 'Vejetaryen'i bu sabah metrodayken bitirdim. O tıkış tıkış kalabalığın içinde kitap elimde, öyle kalakaldım. Beğenip beğenmediğimden emin olamadım. Kekremsi bir his kaldı zihnimde. Vurdu gitti. Çaktırmadan yumruklayan, insanın içine oturan bir kitap. Kol kola girmiş üç hikaye, rüyalarla başlayan ve bir sürü hayatı etkileyen tuhaflıklar silsilesi. Tavsiye eder miyim, kendinizi dipte hissettiğiniz bir dönemdeyseniz okumayı erteleyin derim. 

Sevdiğim blogların birinde rastladım alttakine. Yaş 40'a yaklaşırken tam da böyle hissediyor insan galiba. Yani bir sürü şey için geç kaldığı, artık önünde bir kapı açılmayacağı/fırsat çıkmayacağı hissi. (Sanki daha önce çıkan fırsatları değerlendirmiş gibi) 

Torschlusspanik (Almanca): "Kapanan-kapı korkusu", yahut yaş ilerledikçe fırsatların kayıplara karışmasından duyulan korku.
Dün uzun zamandır görmediğim ve özlediğim bir arkadaşımla buluştuk, ordan burdan konuşurken yeni neslin bazılarında olan, o karşısındakini dinlemeyen ve her şeyi kendinde hak gören o aşırı özgüveninden laf açıldı. Artık iş hayatında sıkça karşılaştığımız bu türlere bizim uyum sağlamamız bekleniyor, çünkü devir onların devri. Onlarınki mi cüret, bizimki mi eziklik? Geçen gün kasada önümdeki kızın (taş çatlasa 15-16'ydı) "Bize Kuyucaklı Yusuf gibi saçmalıkları okutuyorlar inanabiliyor musaaaan?" dediğinde, ayakkabımı çıkarıp ağzına vurmak istedim. Kitaba bu kadar uzak oluşlarını, her şeyi internetten öğrenebileceklerini sanmalarını, bu uçsuz bucaksız -kaynaksız özgüvenlerinin nedenini anlamakta zorlanıyorum ben. Yaşlılık.

Memlekette olanları anlamaya çalışmayı ise bıraktım. Bir KHK ile bir sürü akademisyenin üniversiteyle ilişiğinin kesilmesini, işlerinden/okullarından/öğrencilerinden/ekmeklerinden edilmesini; onlardan daha öğrenecek bir sürü şeyi olan bir neslin de karanlığa mahkum edilmesini izledik. Yazarlar, bilim adamları, akademisyenler, içlerinde orkestra şefi de var. Çıldırmak işten değil. Elbet bu günler geçer; onlar görevlerinin başına dimdik döner ama bu utanç kalır. Hem de onların değil, sebep olanların boynunda asılı kalır. 

Bugün pek keyfim yok. Bir şey yapasım da yok. Sabah iyiydim aslında. Kendini prenses sanan bitch canımı sıktı. Hayatı iş ve ev diye ikiye yırtasım geliyor bazen. Keşke buradaki bir sürü saçmalığın zihnimde bu kadar yer kaplamasını engellemeyi becerebilsem... Tam da şu an, olmak istediğim yer hiç de burası değil. Aksi gibi, canım sıkılınca hemen suratımdan belli oluyor. Kimseyle konuşasım gelmiyor, iyiymiş gibi de yapamıyorum. Poker surat olmamak, iş hayatı için eksi puan.  Sinsi ofis insancıklarına, ima kraliçelerine tahammül etmeye çalışmak yorucu. İş hayatı işin yoğunluğuyla değil, bir denge tutturmaya ya da kendini korumaya çalıştığın insan psikolojileri nedeniyle ruh bulandırıyor. Daha iyi bir iş bulamama ve tek maaşla geçinememe korkusu, insanı tuhaf yerlere ve insanlara mecbur ediyor. Neyse ki bugün cuma. Hafta sonu hiçbirini görmek zorunda kalmayacağım 2 günüm olacak. Oh be.


Çelıncda 10. soru. İşte zor sorulardan  biri. Beynin kaydettiği onca an ve anıdan hangisi hep benimle olsun isterdim? Herhalde yine çocukluktan bir gün olurdu. Fethiye'de otururken yazları Çalış'taki kampa giderdik. Hava çok sıcak olduğundan, öğlenleri uykuya yatırırdı annem. Bense çok sıkılır, herkes uyumuşken bikinimi giyip (bağlayamadığım iplerini de komşu barakadaki ablaya bağlatıp) denize koşardım. Yokluğum fark edilene kadar çakıltaşı toplar, denize girip kendimi kurutup geri dönerdim. O çadır kampını, çadırlar arası komşuluğu, arkadaşlarla akşama kadar oynadığımız oyunları hiç unutmadım. Bir sürü çocuk, akşama kadar ortalığın altını üstüne getiriyorduk. Bazen gözümü kapatınca o günler geliyor. O insanların çoğunu bir daha hiç görmedim, içlerinden bir tanesi opera sanatçısı oldu; Fazıl Say'ın Sait Faik konserinde yer alacak hatta. Konsere gitmeyi çok istiyorum ama bilet fiyatları hevesimi kursağımda bıraktı :/ 

Pek sevdiğim Keanu'nun bu fotoğrafı, her seferinde içimi burkuyor. Sanki Holivud yıldızı gibi değil de dünyanın bütün kederi omzuna çökmüş, bank üstünde kağıda sarılı Tekel votkasını yudumlayan bıçkın mahalle abileri gibi. Defnoş'u uyuttuktan sonra bi "Constantine" izleyesim geldi. O zaman, iyi hafta sonları. Olabildiğince iyi. 


6 Şubat 2017 Pazartesi

Floransa #9

Pazar günkü Kistik Fibrozis Aile Toplantısı, beklediğimden iyi geçti. Bütün gün Defne'yi göremeyeceğim için gönülsüz gitmiştim ama, toplantı umut verici bir videoyla başladı. 

Türkiye'de "20'sini 30'unu göremez" denilen KF hastalarını düşününce, bu videodaki hayat hikayesi iyi geldi. Amerika'da yaşayan, 59 yaşındaki KF hastası Elyse Goldberg'in hikayesiydi izlediğimiz. Elyse 3 yaşında tanı almış, ailesine 7-8 yaşına kadar yaşayacağı söylenmiş. Ailesi elinden geleni yapmış onun için. Bütün hayatı sporla geçmiş, hamile kalması riskli bulununca 2 çocuk evlat edinmiş (oğlu 21 kızı ise 18 yaşında), hayata sımsıkı tutunmuş, arkadaşları ve ailesine çok düşkün, güçlü ve şahane bir kadın Elyse. 


Başlarda günlük rutin tedavisi bitmeden evden çıkamadığı için arkadaşlarıyla sabahları buluşmuyor ve herkes onu uykuya düşkün bir kadın zannediyormuş. Tedavilerini eğlenceli hale getirmeye çalışmış hep. Neşeli, matrak, oksijen tüpüne isim takacak kadar kendiyle ve hastalığıyla barışık. Organ nakli olması gerekmiş. 50'sinde uygun bir akciğer bulununca nakil olmuş, ama hazır anestezi almışken burun ve göğüs estetiğini de aradan çıkarmış :) 


Nakilden o kadar memnun kalmış ki, yıllardır onu yorup hayatını kısıtlayarak sürekli kendini hatırlatan akciğerleri artık yokmuş gibi hissetmiş. Öyle bir hafiflik... Yeni akciğerleriyle geçirdiği ilk yılında bir doğum günü kutlaması organize etmiş ve arkadaşlarıyla 5 km'lik maratona katılmış. Şimdi ise hastanedeki KF hastalarına destek olmak için çalışıyor. Tanıştığımıza memnun oldum Elyse, bilmesen de seni tanımayan bir sürü insanın içine su serptin.

Çelıncda 9. soru...


Bu soru, kafamı karıştırdı... Sonuçta, 'zorunlu' göç size seçim şansı bırakmayan korkunç bir durum. Evinizi, ülkenizi, kenarda biriktirdiğiniz her şeyi bırakıp sadece üstünüzde taşıyabileceğiniz kadarını alarak canınızı kurtarmak için kaçıyorsunuz. Dandik botlarla ya da buldukları her türlü araçla ülkelerinden kaçan Suriye'deki insanların ülkemizi çok da isteyerek seçtiklerini sanmıyorum. Gelmek zorunda kaldılar; horlanacaklarını, itilip kakılacaklarını bilerek, daha kıyılarına adım atmadan can vermeyi göze alarak, vatan belledikleri topraklardan arkalarına bakmadan kaçmak zorunda kaldılar. Benzer bir durum başlarına hiç gelmezmiş  zannedenlerin zalimliği de, onları oy ya da nakit para olarak görenlerin fırsatçılığı da midemi bulandırıyor. 


Şu çocuğa üzülüp sonra da "Ay ama onlar da savaşsalarmış, gelmeselermiş" demek, nasıl bir manevra yeteneği gerektiriyor, bilemiyorum. Kendi seçiminle, imkanlarını kullanarak başka bir ülkede yaşamayı seçmek başka, can havliyle 'kapağı nereye atabilirsen' oraya sığınmak başka... Ki şimdi bir sürü kişi de, Türkiye'den kaçmak için planlar yapıp duruyor. Durum bir sürü insan için belirsiz, endişe verici. İleriyi görememek, korkutucu. Hayır'lısı...

Türkiye'den başka bir yerde yaşamadım. Berlin-Prag-Roma-Floransa gibi birkaç kente kısa turistik ziyaretleri saymazsak. Hepsini çok beğenmiştim. Ama kısa bir süre gördüğüm yerlerde hayatımı geçirmek ister miydim, belki. 

Başka bir ülkede yaşamayı 'seçseydim' eğer sokaklarıyla köprülerine, sokakta karşıma çıkan enfes heykellerine hayran olduğum, içlerinde en çok sevdiğim Floransa'yı tercih ederdim herhalde. Bir daha gitmeyi çok istiyorum, ne zaman mümkün olabilir bilemiyorum. Defne biraz büyüyüp Euro insaflı bir seviyeye düşünce herhalde :)

Uffizi Galeri'nin penceresinden Ponte Vecchio

4 Şubat 2017 Cumartesi

Kediler #7 Kendime yeni bir ben lazım #8


Hafta sonunda çelınc kaynamasın, 2 soruyu birden yanıtlayayım. 

Obi Paşa
Hayvan olsam kedi olmak isterdim. Bir kedi gibi özgür, rahat, başına buyruk ve keyfine düşkün olabilmek şahane değil de ne? Dokuz tane can da cabası. Hep derler ya, kediyle birlikte yaşamak kediye sahip olmak filan değil, sen onun değil o senin sahibin :) Seninle yaşamak isterse yaşar, yoksa vınnn!

Hava soğuk mu, sobanın yanına kıvrılayım, mamam önümde suyum arkamda; mis. Günde 16 saat uyuduğum bilimsel olarak da kanıtlanmış, kim tutar beni... Kafamın sığdığı her yerden geçebiliyorum, kim engelleyebilir her yere burnumu sokmamı? Karanlıkta da görebiliyorum, oh geceler benim! Kendimden büyük hayvanlara bile kafa tutabilme cesaretim de bonus. İnsanlar ne kadar istemezse istemesin, bir yolunu bulup kendimi sevdiriyorum. Gırlıyorum, mırlıyorum, hop kucaktayım. İstemediklerime ise basıyorum patiyi, ısrar edene çakıyorum tırmığı... Kuyruğumla anlatıyorum zaten derdimi, canım konuşmak istemiyorsa miyavlamama bile gerek yok. "Ay n'oldu, neyin var?" diyen baksın kuyruğuma anlasın yani sinirli miyim, mutsuz muyum; hayret bir şey. 

Kimseye görünesim, kimseyi göresim yok mu; anında kaybolur, sıvışırım.


Şevkat mi arıyorum, hareketim belli; fittin fittin, yoğur dur... Süt kimin umurunda, bedavadan masaj yapıyorum bir de bana nankör diyor bu insanoğlu.




Valla olmak istediğim kişinin hayatı iyi gibi görünse de, belki hiç de göründüğü gibi değildir. İçi seni dışı beni yakar. O yüzden yine bildik tanıdık olarak, kendim olmak isterdim. Az çok tanıyorum kendimi, çok fena insan değil. Şahane olduğumdan mı yine kendim olayım diyorum, yok tabii ki değil. Zayıf olduğum, sevmediğim, lanet ettiğim bir sürü özelliğim var. Herkesin kendince duvarları, sırları, yaraları, dokunulmazları, karanlık yanları var. 

Sevmediğim özelliklerimin bazılarını biliyorum, bazılarının belki hala farkında değilim. Bazılarını törpülemeye çalıştım, bazılarını bir türlü değiştiremiyorum. Başkalarını tanımak için harcadığımız eforu, kendimizi tanımak için harcamıyoruz sanırım. Ki bence en zoru kendini tanımak. İnsan içinde ya kayırıyor kendini, ya fazla zalim davranıyor kendine. Birbirini tanıdığını zanneden bir sürü insan da ne kadar emin tanıdığından, bilemiyorum. Kendimiz olabilmek, mühim şey. "Kendini kaybetmek" diye bir laf var ya hani, hah; bence daha zoru "kendini bulmak". Ve kendini sevmek. Kendiyle barışık olmayan başka birini nasıl sevip kabullensin?


Yine kendim olayım ama aynı ben olarak değil. Misal, daha iyi bir ben olayım. Ne bileyim daha iyi, daha cesur, daha sabırlı... Daha az detaycı. En azından yeni sürüme geçme ya da kendimi güncelleme şansım olsun. Elime geçen fırsatları değerlendirebileyim, yaralarımı iyileştirebileyim. Mutlu olabileyim ki mutlu edebileyim, eksilmeyip çoğalayım... Di mi ya? Öyle işte. 

3 Şubat 2017 Cuma

Sarı sıcak yaz, çocukluk #6

Bulutlu ve karanlık bir Cuma günü... Hani güneş açacaktı, hava ısınacaktı? Neyse, hafta sonu geldi diye sevinmemizi de kimse engelleyemez! Hafta sonu planlarım arasında Defnoş'u 'paaka' ya da dün buluşup kudurdukları arkadaşı Zeyno'ya götürmek ve Pazar günkü Kistik Fibrozis Aile Toplantısı'na gitmek var. 

Bu aile toplantılarının ilkine, Defne KF tanısı aldıktan birkaç gün sonra gitmiştik. Şoktaydık ve teşhise inanamıyorduk. "Gidin, kendiniz gibi ailelerin olduğunu bilmek size iyi gelir" demişlerdi. Piknikli bir toplantıydı ve Defne henüz bebekti. Cerrahpaşa'da korkunç bir 3 hafta geçirmiştik. Aynı yatakta kıvrılıp uyuduğumuz, kuzudan günde 7-8 kez kan aldıkları, kafasından bile damar yolu açtıkları, ortalıkta kedilerin gezdiği ve enfeksiyonu olan çocuğun odamıza alınmasından sonra Defne'ye de enfeksiyon bulaştırdığı ve servisi karantinaya aldıkları, yaz sıcağında iyice canımızdan bezdiren 3 korkunç hafta... Hala düşündükçe yüreğim sıkışıyor. Zar-zor 300 gr aldırdığımız çocuk, kilo verip çıkmıştı hastaneden. 

Moral olsun diye gittiğimiz piknikte etrafımızdaki tüm çocukların çok zayıf olduğunu görünce ve konuştuğumuz ilk kişinin de oğlunu 20 küsur yaşında bu hastalıktan kaybettiğini öğrenince neredeyse bütün piknik boyunca ağlamıştım. Ağladığımı gören bir sürü insan çevreme toplanıp teselliye çalışmıştı, içlerinden yaşıtım olan biriyle hala sık sık görüşüyoruz. Caanım İnci. İçime nasıl su serpmişti. O olmasa herhalde koşa koşa kaçardım o gün. Ama ondan sonraki toplantılarda not tuttum, doktorları pür dikkat dinledim ve aklıma gelen her şeyi utanıp çekinmeden sordum. Elimden geldiğince başka ailelerin sorunlarını da çözmeye çalıştım. 

Hepimizi tek dileği, bu hastalığın tedavisinin bir an önce bulunması. O yüzden bu toplantılar önemli. Ay çenem düştü, ama hayatımın gerçeklerinden en önemlisi bu. 

Çelıncda 6. soruya geldim. 

Çocukluğuma dair hatırladığım birçok anı var ama bunların bazılarından emin olamıyorum. Çünkü bana anlatılan bir şey mi, yoksa gerçekten birebir yaşadım mı, karışıyor. Bazılarında "Sen çok küçüktün, hatırlaman mümkün değil" diyorlar. 

Neriman ve Nurettin'le Ferthiye'deki evimizde
Aklıma ilk gelenler; 2 yaşındayken pek sevdiğim kırmızı yün elbisem üstümde, kuzenimle oynadığımız oyunlar, sonra evde koşarken üstüne bastığım civcivi annemin zeytinyağıyla ovalayarak iyileştirmesi, annemin kucağında babamı işe uğurlayışlarım, abimin yaramaz arkadaşları elime büyüteçle güneş ışığı tutunca yandığı halde inadına "Acımadı ki" deyişim (çocukların saçma cesaret gösterileri), öğle uykusundan uyanıp da evde kimse yok diye panikleyip kısık sesimle bahçede annemleri arayışım (o korkuyu çok net hatırlıyorum), sokakta bulduğum her kedi köpeği koltuğumun altına kıstırıp gizlice eve getirişim, ananemlerin 2 katlı, sobalı küçük evinde kendi yaptığım oltayı merdivenden sarkıtıp  fare yakalamaya çıkışım, rahmetli dedemin biz geleceğiz diye tadelle ve Çamlıca gazozuyla doldurduğu dolabı talan edişimiz, tahta kılıçlarla şövalyecilik oynayışımız... hangisi en eskisi hatırlayamıyorum, kronolojik olarak pek oturmuyor kafamda. 

Belki de gerçekte, babamla o fotoğraflara baka baka kurgulamışımdır bunları. Çocuk aklı. Babam çok severdi eski fotoğraflara bakmayı, arada beni de yanına oturtur, artık ezberlediğim hikayelerini bıkıp usanmadan anlatırdı. O günleri özlüyordu. Tıpkı benim şimdi özlediğim gibi... 


Ama galiba bu anıların en eskisi (ya da benim en sevdiğim) Fethiye'deki evimizdeydi. Prefabrik gibi tek katlı ahşap evlerden oluşan, daire şeklinde sıralanmış, yan yana lojman daireleri, evin önü bataklık. Kocaman bir yeşillikle çevrili etrafımız, evlerin bitiminde ise bekçi kulübesi var. O kulübe lojman havası veriyor zaten, yoksa sayfiye yerinden farksız. 

Babamla gündüz evde otururken (hafta sonu filandı demek) çinkoyla kaplı çatıda gök gürültüsü gibi bir ses duyup bahçeye fırlamıştık. Ben taş düştü sanmıştım. Sonra acıklı bi cikirdeme duyunca sese yöneldik. Babam, kocaman avucunda minicik bir kuş yavrusuyla döndü. Kanadı kırıktı, ama uçarken nasıl düştü çatıya, onu hatırlamıyorum. Babam bir yuva yaptı ona. Günlerce misafirimiz oldu. Babam kanadını sardı, bense her gün elimde buğdaylarla iyileşmiş mi diye gidip bakardım. Sonunda kuş iyileşti ve babam da avucunun içinden gökyüzüne saldı onu. Önce bir yalpaladı, sonra hızla yükseldi. Gözden kayboluncaya kadar izlemiş, gitti diye pek üzülmüştüm. Geri döner ya da en azından arada uğrar diye bekledim ama yok, gelmedi. Babamla benim aramdaki güzel anılardan biri olarak kaldı.

2 Şubat 2017 Perşembe

Özlemek #5




26 Ocak, babamın doğum günüydü. Dolabımda sakladığım eski fotoğraf kutusunu çıkardım ortalığa. Günlerdir içine dalıp dalıp gidiyorum. O günlerden aklımda neler kaldı diye zihnimin köşelerinde dolanıyorum.

Bizim çocukluk, annemle babamın ise gençlik halleri... Ne kadar tanıdık ama bir yandan da -artık- ne kadar uzak. O günlerin geri gelmeyeceğini bilmek, insanın içinde bir yerleri sızlatıyor. Ama o günleri yaşamış olmak da güzeldi. Babamın fotoğraf merakı sayesinde çocukluğumuza dair bir sürü fotoğrafımızın olmasını seviyorum. Çünkü unuttuğum bir sürü şeyi onlar hatırlatıyor. 
Fethiye
Aile ve arkadaşlarla gidilen o kalabalık piknikler, bahçede çamurdan yaptığımız heykellerle açtığımız sergiler, kahverengi şişedeki meyve suları ve pasta börekle kutladığımız doğum günleri, evde beslediğim ve içlerinden geriye Neriman ve Nurettin'in kaldığı civcivler, abimle zeytinyağına bulanıp yaptığımız yağlı güreşler, Büyükada'da geçirdiğimiz ve çok üşüdüğümüz yaz tatili, kaplumbağa yakalamak için evin önündeki bataklığa düşüşümüz ve annemin bizi söylenerek banyoya sokması, Uludağ'da kayaktan yorulunca ödül olarak yediğimiz içi Sarelle'li şahane krepler -kokusu bile burnumda- ve bir sürü fotoğrafta gözüne güneş geldiği için suratını ekşitmiş ben... İnsan yaşarken, bunların anıya dönüşeceğini ve bir gün burnunun direğini sızlatacağını düşünemiyor.
Büyükada
Çelınca dönersem... Her zaman özlediğim şey, artık hayatta olmayan babam. Onunla daha çok vakit geçiremediğim, ona bazı şeyleri söyle(ye)mediğim, tam tersine bazı şeyleri de söylediğim için pişman oluyorum bazen. Ama bunu geri döndürmenin bir yolu yok. Güzel anları anımsamak iyi hissettiriyor. Yazmayı, okumayı, hayvanları bana sevdiren babamla ilgili bir sürü şey aklımdan silinmesin istiyorum. 

Bazen özlediğim şey ise Fethiye ve Bursa'da geçen çocukluk günleri... Güzeldi, eğlenceliydi, apartmandaki ve okuldaki arkadaşlarımla akşamın geç saatlerine kadar sokakta oynayabiliyorduk. Korkmadan, herhangi bir şeyin tedirginliğini duymadan, telaşsız... İnsanlar birbirine daha çok güveniyormuş o zamanlar, sevgi dolu ortamlarda büyümüşüz biz. Ülke o zaman da şahane durumda mıydı, hayır ama biz farkında değildik. Babamın kütüphanesini karıştırıyordum, Gırgır dergisini okumaya çalışmayı seviyordum. 

Hala gözümü kapatınca zihnimde o anları görmek, hoşuma gidiyor. Bursa'daki evimizi, evimizin hemen karşısındaki ilkokulumu düşünüyorum. Güzel günlermiş.

1 Şubat 2017 Çarşamba

Dertli gönüllere girer misin #4

Önümüzdeki birkaç günün güneşli geçeceğini öğrenmek iyi geldi. Soğuk olsun güneş olsun, bahara az kaldı şurada. Enseyi karartmayalım.

4 yıl önce bugün Çıldır Gölü'nün üzerinde, sonsuz ve pofuduk bir beyazlığa doğru yürüyormuşum. O güzel Kars seyahatinden beri bir yere de kıpırdamadım, hamilelik-bebek vs... Sonra da tuhaf bir içe/eve kapanma hali. Bahar bi yeşillenme, tabiata kendini atma, kabuğunu çatırdatarak kırma, bi silkinip kendine gelme umudu taşıyor en azından. 


Çelincda 4. soruya geldim, 12 gün filan gerideyim galiba. Ha gayret, bitirebilirim sanki.


Etrafımdakiler bana bir sorunun çözümü için geliyor mu, öyle bir Gülşen Abi durumum var mı; şöyle bir durup düşündüm. Hayatımda yeri olan her insanın sorusuna-sorununa 7/24 açığım. Telefonla olur, whatsapp dürtmesi olur, kapıya dayanıp dertleşmek olur... Elimden geleni yaparım. Ama ne kadar işe yarar, bunu ölçmenin bir yolu yok. "Can sıkıntısı ya da mutluluk anında sohbet için kapısını çalınız" insanı olmak, beni çok mutlu ederdi. 

Kitaplarla (tavsiye vs)  ya da dilbilgisi ile ilgili sorular geliyor işimle ilgili olduğundan kelli ama, iki alanda da iddialı olduğumu söyleyemem. Haşa, illa daha bilgili/donanımlı kimseler vardır, ama çevrelerinde ben olduğumdan n'apsın garipler :) 

Bir de sevdiğim insanlara hazırladığım ve çok da keyif alarak, kalp çarpıntısıyla gördüklerindeki tepkilerini beklediğim hediyelerden ötürü (eşimle ikimize özel dergi, kızıma fotoğraflardan yılbaşı ağacı, annemle babama içini elle yazarak hazırladığım kitap vs) böyle bir şey hazırlamak istediklerinde fikir danışmak için gelen arkadaşlarım var. Ama bunlar sorun değil, soru aslında. Danışma ihtiyacı. Kimin ne yarasına merhem olmayı başardım şu hayatta, cidden bilemedim şu an. 

Genelde mevzu karışıksa, şöyle hayret eden bir ifadeyle dinliyorum anlatılanları.


Kitap mı seçilecek, bütün kitaplığımı gözden geçirip kitap sitelerine bakıp favorilerimi düşünüp listeler yapar yollarım :) Liste yapmak demek ben demektir çünkü. Bir de evcil hayvan danışmanı gibi oldum, ofisin orada kediye araba çarpar beni çağırırlar, kutu bulur arabalı arkadaşı ikna edip veterinere götürürüz. En son bugün, çalıştığım kurum bahçedeki kedileri tuzaklı kafesle bir (neresi o yerler? bilemiyoruz) yerlere götürüyor diye twitter'dan haklı tepki gösteren hayvanseverlere ne cevap yazsak diye bana sordular, dedim ona bir şey yapamam çünkü o tuzaklı kafesleri benim de tekmeleyesim var. Ne zararı var bahçedeki 2-3 kedinin?!

İlişkilerden, memleket meselelerinden, hayattan zaten hep konuşuyoruz ama bu konularda hepimizin kafası karışık. Kimsenin diğerine tavsiye verecek hali yok, anca dinleyip fikir beyan edebiliyoruz. Bizim gibi düşünmeyenleri ikna edebildiğimiz yok, kalanlarla da anca ağlaşabiliyoruz.