21 Ağustos 2014 Perşembe

Hedy teyze, büyüksün!

Gazetede fotoğrafını gördüm ilk. Yaşlı bir kadın polislerin arasında, elleri kelepçeli götürülüyordu. Suratında mağrur bir ifade. Azıcık da huysuz ihtiyar hali var sanki. Yer, Amerika Birleşik Devletleri. Kimileri için rüyaların, fırsatların ülkesi. Geçenlerde polisin silahsız bir siyahi genci, 23 yaşındaki Michael Brown'ı 6 (ALTI!) kurşunla vurup öldürdüğü özgürlükler ülkesi de aynı zamanda. Ferguson'da halk artık polis şiddetinden de, ırkçılıktan da yıldığı için bu son olayda protestolar şiddetlendi; ortalık karıştı. Obama itidal çağrısı yaptı, kimse umursamadı. Başgan, o çağrıyı polislere yapsa daha iyi olurmuş aslında. Herkes isyan etti. İyi de oldu. İnsanların ses çıkarması iyidir; ortalık acık toz duman olsun, zarar çıkmaz. 

Benzer bir olaydan esinlenerek geçen sene çekilen ödüllü bir film, var Fruitvale Durağı. Bu olayda da polis silahsız siyahi bir genci, Oscar Grant'i metrodan indirip silahla vurmuş. Arkadaşlarının gözü önünde. Üstelik elleri arkadan kelepçeliyken ve hiçbir sebep yokken... İzlerken sinirlerim bozulmuş, filmin sonunu tırnaklarımı kemirip ağlayarak getirebilmiştim.



Gelelim kelepçeli yaşlı teyzeye... İşte o da, 1924 doğumlu Hedy Epstein da bu protestolara katıldığı için gözaltına alınanlardan biri. Evinde oturup örgü örmek yerine, bir sürü insanla birlikte polis şiddetine ve ırkçılığa dur demek için sokaklara döküldü. 90 (DOKSAN) yaşındaki, St. Louis'de yaşayan bu kadın, Vali'nin bürosu önünde toplanmış insanlarla beraber protesto hakkını kullanırken, polisin "Dağılın!" uyarısına uymadığı için gözaltına alındı.

Kendisiyle ilgili bir yazıya, ara ara baktığım riya tabirleri'nde rastlayınca haberdar oldum ayrıntılı hayat hikayesinden. Kelepçelenmiş götürülürken şöyle demiş muhabire: "Ben bunu yeni yetmeliğimden beri yapıyorum," (Filistinlilerin hakları için İsrail'e düzenlenen protestolara, eylemlere çok katılmış, bazılarını örgütlemiş.) "Ama 90'ıma geldiğimde hâlâ yapmam gerekeceğini düşünmemiştim. Bugün ayağa kalkmalıyız ki, insanlar 90 yaşına geldiklerinde hâlâ böyle yapmak zorunda kalmasınlar." Yürü be Hedy teyze!



Aslında Hedy teyzenin hayatı da pek kolay geçmemiş. "Kindertransport" çocuklarından biriymiş. İngiltere'nin, Nazi hakimiyetindeki Almanya, Polonya, Çekoslavakya, Avusturya ve Danzig'den çoğu Yahudi olan yaklaşık on bin çocuğu kendi topraklarına götürüp güvenlik altına aldığı bir operasyonmuş "Kindertransport".  Sayesinde birçok çocuk hayatta kalma şansı yakalamış. 2. Dünya Savaşı'nın başlamasına dokuz ay kala gerçekleştirilen bu operasyonla kurtarılan çocukların hemen hepsi, ailelerinin soykırımdan kurtulan tek üyeleri olmuşlar. Acıklı bir hikaye. Hedy Epstein da 14 yaşındayken, götürüldüğü İngiltere'den ABD'ye göçmüş, 1948'den beri de burada yaşıyor.


Hedy teyzeyi daha yakından tanımak için Los Angeles Times'taki röportajı: "Holocaust survivor explains why she became Palestinian rights activist".

Hikayesini okuyunca duygulandım, 90 yaşında ve haksızlıklara karşı sessiz kalmıyor. "Aay oram ağrıyor, ooy çok fenayım" deyip yün çoraplarıyla koltuğunda oturup bütün gün pencereden sokağı da izliyor olabilirdi. Kanım ısındı kendisine birden. Üstelik hayatını sürdürmesi de bir kurtarma operasyonu sayesinde olmuş. Soykırım, savaş, ırkçılık... günümüzde hâlâ tartışıyor olmaktan utanmamız gereken sözcükler. Ama nalet olsun ki, ne yazık ki varlar. Hedy teyzeyi merak ettim. Bir gün kurabiyemi alıp gitsem, parktaki banklarda termostan bir çay içip muhabbet eder miydik  azıcık? Hem şu alttaki kolyesini de pek beğendiğimi söylerdim arada çaktırmadan. 

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Büyüyen göbek, artan tembellik ve olanlar bitenler

Havalar bir acayip oldu. Hafta sonu evde şakır şakır terlerken, bir anda kara bulutlar sardı her yanı ve bir saniye önce kıpırdamayan perde, deli rüzgardan dışarılara uçtu, kapılar çarptı. Obi ile Yoda'nın da ödü koptu. Bu ka tırstıklarını bilmiyordum rüzgardan. 

Noluyo?!
Gerçi fark etmedi, sonrasında da tosur tosur uyudular. Meteoroloji, saati tam olarak tutturamasa da (en azından Anadolu yakasında) fırtına ve yağmuru bu sefer bildi. Ortalığı sel basarsa diye korkudan panço yağmurluk aldım yanıma, ama henüz fırtına yok. Bu havada beyle nezle olmayı başarıp evde şıpır şıpır halde, kaynar ıhlamur ve tavuksuyu çorba içmemiz de saçma oldu. Klima pis çarpar!

Fırtına mı? Yok canım...
Evi toparlamam, evde bir takım değişiklikler yapmam lazım. Çalışma odasını bebek odasına döndürmek üzere hamle ettik. Onca kitap ve DVD nereye sığacak, o masa ve dolaplar nereye gidecek, onca eşya nasıl ayıklanacak; hala bir fikrim yok. Göbek büyümeye başladıkça gün daralıyor ama kendi tembelliğimden endişe eder oldum. Üstelik koca göbekle bunları yapmak, en basitinden yere eğilmek bile pek kolay olmayacak. Uyurken, yana bile yastık desteğiyle döndüğüm düşünülürse... Eh, kız gelince, kitapların arasına yatırıp ayaklarına da DVD örterim artık. O da bi zahmet odasını toplasın.

Bi zahmet önce anası toplasın
Bebek eşyası, giysisi namına tek çöp almışlığım da yok. Şirin hediyeler geldi, sağolsunlar ama bende alışverişe dair hareket yok. Nedir bu rahatlığın nedeni bilmiyorum. Hormonlar olabilir. Gebe gevşekliği? O da olabilir.(Gebe lafına da gıcığım nedense) Onca şey okuyup yazarken, bebek konusunda bir kitap olsun okuyasım yok. Mesleki deformasyon. Yiyip içip duruyorum galiba daha çok. Doktor az ye diyor hatta. Olabildiğince arkadaşlarımla görüşüyorum, gittiğimiz yerlerde alkolsüz bira satmamalarına bozuluyorum ama yapacak bir şey yok... Hayat bir süre ayranla geçecek. Bebek olunca başka bir boyuta mı geçeceğim acaba, bir anda sürekli bebek kakası ve kusmuğundan mı konuşmaya başlayacağım? Oy! Bu biraz ürkütücü. Neler olacak, göreceğiz. Ben de merak ediyorum doğrusu.

Herkes "Onu alma gerek yok, bunu al; yok yok, bunu da alma, bizde var; çok az kullanılıyor zaten, işini görür" diyor. Saydıkları alet edevatı duyunca, ne çok ıvır zıvır olduğuna şaşıyor insan. Bir kısmı da "Hazır Yunanistan'dan 6 aylık vizen varken, bebek de gelmemişken kocanla gez; çocuk olunca bir yere kıpırdayamayacaksın" diyor. Ki bu bana daha mantıklı geldi misal. Annem bu fikri sevmese de. (Ama biz kampa filan götürürüz diyorduk, öyle hemen olmuyor mu?) Uçağa binme yasağı da başlayacak ne de olsa bir süre sonra...

Höf, her şey çok komplike bazen.

Yoda, bi el atsanız?
İzmir'deyken annemle vakit geçirdim hep. Saçlarını kazıttık. Urla'da tatildeyken, kemoterapi yüzünden dökülmeye ve moralini bozmaya başlamıştı. Gerçi kuafördeki kazıtma anı da pek kolay olmadı. 36 senelik annemi bir anda sıfıra vurulmış kafayla görmenin şaşkınlığından ziyade, onun üzülmesi ve gözyaşı dökmesi canımı sıktı. Ama geçecek... Ayrıca dazlakken de güzel olduğunu buradan da belirtmek isterim kendisine. Valla iltifat değil. Evet, zor bir süreç ama atlatacak. Birçok insan "Kökü onda, üzülmesin; nasılsa yine çıkacak." diyor, doğru. Her ne kadar "Ne var bunda ya?" diyenler de olsa, bir kadın için büyük bir değişiklik ve şok bu. Başına gelmeyenin anlaması hiç kolay değil. Evet, kökü onda; evet, yine çıkacak ama basit bir şey değil. Sağlığı hepsinden önemli elbette. Her şey iyi olacak, umuyorum. Cimcime de kabak doğacak hem, anneannesinin saçları çıkacak o gelesiye.

Hayatım şimdilik bu minvalde. Mesai bitmek üzere, bugün pazartesi, sıkıldım, acıktım; yağmur da yağacaksa yağsın artık.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Nakışlı minnaklar

Chloe Giordano, hayvansever, illüstratör ve nakışçı... Oxford kökenli. Kendi tanımlamasına bakılırsa şekliyle berbat bir örgücü, tarih meraklısı, tutkulu da bir okurmuş aynı zamanda. Gergefinde minik hayvan desenleri işliyor. Hepsi de çok sevimli. Gerçek renklerinde işlediği hayvancıklar, canlı gibi duruyor. Uyuyan fareyle ceylana bayıldım. 

Tasarladığı kitap kapakları da var.



 3 boyutlu ve 2 boyutlu işleri de sevimli. Kumaştan, içi dolu minik hayvancıklar...



Dikişe nakışa yeteneğim de merakım da yoktur ama anneme, en son yıllar önce gördüğüm gergefini çıkarmasını söylesem mi acaba?

Giardano'nun sitesi burası, şurası da blogu. İşlerini aşama aşama görmek için de buraya bir tık. Facebook  hesabı da var.






Via

12 Ağustos 2014 Salı

Goodbye captain, my captain...

"Günaydın Vietnaaaaaaaaaam!" Bu ses de sustu. Söyleyeni göçüp gitti bu diyarlardan.

Sabah sabah üzücü bir haberle uyandım. Bu akıllı telefonlar daha yüzünü yıkamadan felaket haberlerini de getiriyor insana. Robin Williams evinde ölü bulunmuş. İntihar ettiği, kendini astığı söyleniyor. Çok fena, gerçi ölümün her türlüsü korkunç. Diyecek bir şey yok. Başarı, şöhret ve yaratıcılığın depresyonla kol kola gezmesi ilk değil.

Ünlü, sevilen kişilerin mutlu olduğu düşünülür ya... Kardeşim paran var, seni seven bir sürü insan, ailen var; ünlüsün, nedir derdin yani? Değil işte. Bu kocaman bir klişe. Fıkradaki, herkesi güldürüp de kendi delice mutsuz olan palyaço gibi. Psikolojik/psikiyatrik destek alıyormuş zaten, tedavi yetmemiş demek ki. İnsanın içinde neler olup bittiğini anlamak kolay değil, eminim çabalamıştır.

Robin Williams, sevdiğim bir aktördü. Özellikle "Ölü Ozanlar Derneği", "Can Dostum", "Uyanışlar", "Balıkçı Kral", "Kanca", "Günaydın Vietnam" filmlerindeki rolleri ve daha bir sürüsü... Hele ÖOD, defalarca, ağlayarak izlediğim bir filmdi. Kitabını da çok severdim. Çocukluğumun ya da gençliğimin bir kısmı kopup gitmiş gibi hissettim sabah haberi öğrenince. İnsan, tanımadığı birinin kaybına bu kadar üzüleceğini tahmin edemiyor.

Fotoğraflarına bakarken, en çok şu lafının olduğu kare içimi burktu. "Eskiden bu hayatta en kötü şeyin yapayalnız kalmak olduğunu düşünürdüm. Değil! Hayattaki en kötü şey; seni yalnız hissettiren insanların arasında kalmak." Sırtında kahkaha yüküyle gezen hüzünlü bir adammış Robin Williams. Ruhu huzur içinde olsun.

İntiharı kesinleştikten sonra şöyle bir de yazı okudum, çok doğru tespitler içeriyordu. Yani 'aman işte uyuşturucu' demeden önce bir hastalık yüzünden bunlarla başa çıkamadığını bilmek önemli. "Yaşadığı güçlüklere, savaştığı hastalığına ve tüm zorluklarına rağmen iyi bir insan, iyi bir eş ve baba, hepimizi güldüren, düşündüren çok yaratıcı bir komedi dehası olabildi."

"Onun ölümüne değil, yaşamına hürmet edip nasıl öldüğüyle değl, nasıl yaşadığıyla ilgili konuşabiliriz."

Güle güle kaptan, bizim kaptan...







11 Ağustos 2014 Pazartesi

Bekle bekle dur...

Böyle kedi gibi bekledik 'iyi' bir şeyler olsun memlekette diye ama, ı-ıh yine olmadı... Tatil dönüşü ilk pazartesi, kendime gelmekle geçecek sanırım. İstanbul'a döndüm, pişmanım; çok sıcak bir de. Kendime bir geleyim, yazarım ordan-burdan. Şimdilik herkese iyi haftalar efenim. 



23 Temmuz 2014 Çarşamba

Kapılar...

Arka fonda Iggy Pop'tan The Passanger çalıyor. Bense şu en sondaki iki kapıdan çıkıp doğaya karışmak istiyorum. Dağlara, denizlere...

Funchal, Madeira, Portugal
Funchal, Madeira, Portugal
Jaipur, India
Miami, Florida, USA
Montmartre, Paris, France
Pollença, Balearic Islands, Spain
Beijing, China
Santa Fe, New Mexico, USA

Rabat, Morocco
Shanghai, China
Toronto, Ontario, Canada
Valloria, Italy
Valparaiso, Chile
German Alps
Büyükada_Bunu ben çektim :)

Via