alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2011 Perşembe

Bey ve Hanım...

Can Yücel'den. Çok güzel. Duygulandıran cinsten...

"Seneler geçsin, sen beni bil, ben seni bileyim istiyorum.
Benim olduğu kadar dostlarının,
Dostlarının olduğu kadar benim ol istiyorum.
Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.
Yaşayalım ki, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı. 
Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız.
Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız.
Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.
Güzel günlerimizi, evimizde bir şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız.
Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek...
Böylece yaşamalıyız işte.
Sonra çocuğumuz olmalı,
Düşünsene, senin ve benim olan bir canlı.
Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız.
Sen arada mızıkçılık yapmalısın ve ben söylenerek almalıyım sıranı.
Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın.
Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.
Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı.
Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden mutlu da olsa, kötü de olsa, 
Yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı.
Saçlara düşünce aklar ya da gidince aklar, çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden.
Kavgasız, her sabah cinayetle uyanılmayan, sessiz bir yere gitmeliyiz.
Geceleri balkonda denizi seyredip sandalyelerimizde sallanmalıyız.
Eve gelip benden kahve istemelisin.
Çocuklar gelmeli ziyaretimize, geçmişteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız.
Ben 'Bey' demeliyim sana, sen de 'Hanım'.
Öyle sevmelisin ki beni, bu yazdıklarım korkutmamalı seni.
Tebessümler açtırmalı yüzünde.
Bir gün bu hayatı bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde.
Birbirimizi sevmenin gururu olmalı herşeyde...."

Can Yücel

31 Ocak 2011 Pazartesi

Masa da masaymış ha

Bir masa... Üzerinde yemek yediğim, okuduğum, yazdığım, düşündüğüm, sohbet ettiğim, konuşup dinlediğim, güldüğüm, uyuyakaldığım... Tek eşyam bu olsa, üstüne neler koyardım?


Sonra aklıma geliyor şairin dedikleri:

"Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu

Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandu durdu
Adam ha babam koyuyordu."


Edip Cansever


Masa da masa, tamam ama bunca yükü taşır mı yoksa alır başını gider mi?


Bence gider.

22 Ocak 2011 Cumartesi

Çinliler demiş ki (güya)

Tanrım!
Bana bir sandalyenin sabrını, sertliğini ve dayanıklılığını ver ki; tüm götlere rağmen ayakta durabileyim!

16 Aralık 2010 Perşembe

Hoş geldin

Hoş geldin!
Kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun...
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü.
Özledik.
Gözledik...
Hoş geldin!
Biz
bıraktığın gibiyiz.
Ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta...
Hoş geldin.
Yerin hazır.
Hoş geldin.
Dinleyip diyecek çok.
Fakat uzun söze vaktimiz yok.
Yürüyelim...

7 Ekim 2010 Perşembe

Gitmek



"Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle yanına almak istediği üç şey falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız 'kalk gidelim',
öbür yanımız 'otur' diyor.

'Otur' diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

'Sırtında yumurta küfesi olmak' diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel."


Can Yücel

28 Eylül 2010 Salı

Bir varmış...

"Bana bir varmış de
Bir varmış bir yokmuş deme
İçime dokunuyor"

Can Yücel

Hayıtbükü

Palamutbükü

23 Eylül 2010 Perşembe

Elma yarısı

"Yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan
 İkimizdik, iki kişi değildik"


 Edip Cansever

3 Haziran 2010 Perşembe

Ben senden önce ölmek isterim

Bir arkadaşım yazmış Facebook'ta, aklıma düştü yine... Nazım Hikmet. Analım elbet.



"Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin...
Fedakârlığımı anlıyorsun :
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orda beraber yaşarız
külümün içinde külün,
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben.
Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım.
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor."

18 Şubat 1945

Nazım Hikmet Ran

30 Mayıs 2010 Pazar

Pazar Kafka'sı

Kafka'nın "Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler"inden: (Perec'in 'Uyuyan Adam'ının açılış epigrafı)

"Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde"

Bekleyelim bakalım...

Perec'leme



Buraya George Perec'ten bir şeyler alıntıladım sanıyordum. Alıntılamamışım, alıntıladıysam da bulamadım. Değişik bir yazar, Oulipo akımından. Kendisini severim, çoğu kitabını da okudum. Tekrar oluyorsa da, olsun. Yalnızlığı, dışlanmışlığı ve varoluş sancısını iyi anlattığını düşünüyorum.

"Uyuyan Adam" (un homme qui dort)da şöyle buyurmuş kendisi:

"... Ne kimseyi görme, ne de konuşma, düşünme, dışarı çıkma, yerinden kımıldama isteği duyuyorsun. Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini, şaşırmadan keşfediyorsun. İlerlemekten vazgeçtin, ama zaten ilerlemiyordun ki, yeniden yola çıkmıyorsun, vardın sen, daha uzağa gidip de ne yapacağını kestiremiyorsun..."


"... Bir şeyler kırılıyordu, bir şeyler kırıldı. Kendini -nasıl demeli?- dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor. (...) 

İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp atılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların, o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu"

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Bugün pek yazasım yok

"... çıkacaksanız çıkın, daha karar vermediniz mi? 
baktıkça bakıyorsunuz kendinize 
yetişir! bu da hiç konuşmayan adam yapıyor sizi 
körükler, dev kapılar, balık solungaçları gibi
emiyor sizi yalnızlık

... bilip de söyleyemediklerinizi
eve dönmeyi, yemek yemeyi, uykuya dalmaları
bana sorarsanız ters çevirin uykuları
alın şu adını 'ben' koyduğunuz geceyi
bakınca göreceksiniz, daha bakınca bir ötekini
geceler, işte geceler
gündüzler, işte gündüzler
beyaza siyah penguen sürüleri gibi. 

...ama elinizden ne gelir ki
siz dolgun yaşamaya bakın günleri" 


Edip Cansever
(Amerikan Bilardosuyla Penguen)

25 Nisan 2010 Pazar

Şair demiş ki

"Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli

Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizim için söylenmiş sanki

Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu,
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi...

Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya,
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri"

Cemal Süreya

23 Nisan 2010 Cuma

Deneyim, experience

"Yaşamın sonuçları hesaplanmamıştır, hesaplanamaz da. Yıllar, günlerin asla bilmediği kadar çok şey öğretir insana.

Bize eşlik eden kişiler, konuşurlar, gelip giderler, bir sürü şeyi tasarlayıp hayata geçirirler ve bütün bunlardan ortaya çıka çıka beklenmedik bir sonuç çıkar: Birey her zaman yanılır.

Birçok şeyi tasarlamıştır, yardımcı olsunlar diye başka insanlara yaklaşmış, bazılarıyla ya da hepsiyle kavga etmiş, çok kereler de aptalca hatalar yapmıştır ve nihayet bir adım atılır; her şey bir miktar ilerlemiştir; ancak birey, her zaman yanılır.

Bir açıdan yeni olan, ancak kendine söz verdiği şeye hiç de benzemeyen bir sonuçla baş başa kalır."

(Ralph Waldo Emerson-Experience)

18 Nisan 2010 Pazar

Kendi olarak sana gelen



"Kendi olarak, sana gelen
Sana gereksinimi olmadan, seni isteyen
Sensiz de olabilecekken, seninle olmayı seçen
Kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan"

 Oruç Aruoba 

Uyuz bir pazar günü için fazla romantik oldu di mi? Neyse, idare edin artık.  Banyo yaptım, evi toparladım, bulaşıkları yıkadım; geç de olsa bugün pek hamaratım! Bütün gün burnumu bile çıkarmadım dışarı. Bütün hafta sonu evdeydim yani, hatta kanepemde. Şahane! 

Evde çikolata kalmamış. E ama çok fena bir şey buu! Dondurmayla idare edeceğim artık. Peki ama derin dondurucudaki kaymak-çikolata-vişneli dondurmanın neden sadece vişnesi yenebilecek durumda da, gerisi kazık gibi? Sorarım size. Ben de vişneyi bitirdim, mayhoş mayhoş iyi geldi. Pijama ve dondurma iyi bir ikili. Bridget Jones çağrışımı mı? Cık cık, ne ayıp. Yarından itibaren yine erken kalkmaya başlamak zorundayım. Buraya kadarmış. Bu fikre alıştıramadım kendimi hâlâ. Neyse, adios!

17 Nisan 2010 Cumartesi

Birhan Keskin'den...


 "kışı neden bu kadar sevdiğini
ve neden her şeyin bir sonla noktalandığını
sorma,
ben de bilmiyorum.

anı olacak bir şeyim yok
her şeyin dünündeyim."

*** 

"sabahın karşısında konuşmak ne zor
incecik kül gibi kalıyorsun
dağ susmaya giden yolu biliyor
sen bilmiyorsun..."

***

"ikiye bölünmüş bir bütün gibi yaşadım
bir yanım öbür yanıma düşman
sağımda kızgın kumlar gezdirdim
solum üşüyor eski bir anıdan"

5 Nisan 2010 Pazartesi

Ordan burdan

"En uzak mesafe ne Afrika'dır,
Ne Çin,
Ne Hindistan,
Ne seyyareler, ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir,
Birbirini anlamayan."

Can Yücel

“Sen güzel insansın

Herkes biliyor bunu
Yaramı alıp uzak şehirlere gidiyorsun
-Saçlarımı düz bir denize ısmarlıyorum

(...) Hem unutma, herkes birilerinin yarasını taşır uzaklara”
 Birhan Keskin

Bilge Karasu ve bulmak

"... Konuştuklarımız başlangıçta her zamanki gibiydi, birbirimizi kavrıyorduk, ele geçiriyorduk, sonra sonra işin can damarına geldik. Durdum. Benden söz açmıştı, beni bulmaktan... Durdum. Sen zaten arıyordun dedim, bir şeyler arıyordun dedim, onları bulmaya hazırdın dedim, o zaman karşına ben çıktım, hazırdın bulmaya, bende buldun o aradığını, bende görmek istediğin, bulduğun şeyleri bulmaya hazırdın..." 
(Bilge Karasu, Troya'da Ölüm Vardı)

Bazen bulmak için uğraşıyoruz, bazen de bulunmak... Ama bir şeyler olur, oldurulmaz. Oluvermesidir güzel olan. Bulmaktır sürprizli gelen, buldurmak değil. Bunu bir anlasak da kasmasak, hayat bayram olsa esteban... Hem bir insanı bulmak kolay şey midir? Ya anlamak? Bu kadar da hazırlıklı olmak, tetikte beklemek; biraz da içten pazarlıklı olmak değil mi? Herkesi zorla buldum sanan, buldumcuk değil de ne? Karşındakini özel kılmaktan uzaklaşıyorsun adım adım, haberin yok. Bir git gözümün önünden allasen.

Hem ne demiş İhsan Oktay Anar "Suskunlar"da? 
"Kusur benim imzamdır."
 "Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı."
İnsan olmanın işareti bu. Kusur. Güzeli ise, bizi kusurlarımızla kabul eden. Bizim de kusurlarıyla kabul ettiğimiz. Bulmak, bu.  Oldurmadan, olarak, akışına bırakarak. Su, yolunu bulur...

"High Fidelity"den:

Rob: Seni mutlu etmek için ne yapmam gerekiyordu?
Laura: Senin mutlu olman...


Değiştir kalbini. Beck, "Everybody' s gotta learn sometime".

 

Salinger'dan

Adam "Gönülçelen" diye kitap yazabilir, ama haber olmak/röportaj vermek istemiyoor, bu kadar basit!


"Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra."

"Bir kitabı bitirdiğinizde, 'Keşke bunu yazan çok yakın bir arkadaşım olsaydı da canım ne zaman istese onu telefonla arayıp konuşabilseydim' diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir."

27 Mart 2010 Cumartesi

Yazmak ya da yazmamak, işte bütün mesele bu


Cesare Pavese'nin intihar etmeden önce yazdıkları, Murathan Mungan'ın şiirinde...

"Günden güne eksiliyor tekil kalabalığım
Artık sabahı da kaplıyor acı
Tiksiniyorum bütün bunlardan
Sözler değil. Eylem
Artık yazmayacağım"


"Sözcükler, ah sözcükler
Kimsesizliğim benim
Nefret, bütün duyarlıklar adına tek mülkiyetim
Nereden gelsem ben
Nereye gitsem Pavese
İçimde hep bir konuk duyarlığı
Ben hep bir konuk gezdiririm
Yakamda bir çiçek kalabalıklığı
Nereden gelsem ben
Nereye gitsem Pavese
Kimsenin ağırlamadığı"

Yazmak böyle bir şey galiba. Ağırlanmadığın bir konukluk hali, içe dönük bir misafirlik...

23 Mart 2010 Salı

Ağır Ölüm (Pablo Neruda)


"Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,
Her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler,

Giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,

Tanımadıklarıyla konuşmayanlar.


Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar,

Beyaz üzerinde siyahı tercih edenler,

Gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren

Ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında

Onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine
'İ' harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler,

Bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar,
Hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar,

Müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler,

Kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler,
Ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar,
Daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler,

Bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar,

Bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.


Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,

Anımsayalım her zaman: Yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına."