cool insan modeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cool insan modeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2014 Perşembe

İyi ki doğmuş Bill Murray!

Bill Murray'nin doğum günüymüş geçenlerde, geçenlerde dediğim 22 Eylül'de 64 yaşına basmış dev adam. Aramız 6 günmüş, demek o da Başak burcu. Sevdiğim oyunculardan biridir Murray. O sakin, gamsız, dünya yansa umru olmayacak surat ifadesini severim. 'Ghostbusters'ta da sevmiştim kendisini, 'Lost in Translation'da da. Absürd filmlerin has aktörü...

Gerçekten kime sorsam, sevmeyeni yok gibi. Herkesin sempatik bulduğu ender hatta tek oyuncu o galiba. Düşününce, herkesin isminde uzlaşacağı başka bir aktör gelmedi aklıma. Mütevazı, efendime söyleyeyim yetenekli, sonra her rolün adamı...

Toronto’da çıkan National Post gazetesi oynadığı tüm rolleri bir araya getiren illüstratif bir çalışmayı yayınlamış Mart 2014'te. Bakınca acayip bir Bill Murray filmografi yolculuğuna çıkarıyor.

Suratı bezgin, sakin dedim; adamın seslendirdiği çizgi film kahramanı bile Garfield :)

Bu rollerinden hangisini en çok sevdim diye düşündüm, karar veremedim. En son 'The Grand Budapest Hotel'de izlemiştim ama sanırım kalbim, aşık olduğu unutkan kadını her gün yeniden tavlamaya çalıştığı  'Groundhog Day'deki rolünde.

Gerçi gönlü kırık, eski aktörü oynadığı 'Lost in Translation'daki rolünü de pek severim. Son sahnede kızın kulağına ne dedi acaba? (Kız da yetenek kumkuması Scarlett Johansson oluyor)  Peki ya sizin favoriniz?


Bundan pek bir şey anlaşılmıyor diyorsanız haklısınız, şöyle buyrun.

Via

 

29 Eylül 2014 Pazartesi

Ah Audrey


Zarafetin, iyiliğin, güzelliğin ve kırılganlığın sembolü Audrey Hepburn... İnsanın içini ışıldatan bir gülümseyişiniz var biliyor muydunuz? Ah, kalmadı sizin gibi ince ruhlar... Evde yavru ceylan beslemek, onunla uyumak nedir allahaşkına? Kapkara gökyüzüyle, sağanak yağmur ve fırtınayla geçen, tek güzel yanı dostlarla toplaşmak olan hafta sonundan sonra sabah sabah kocaman gülümsedim yemin ederim.





24 Eylül 2014 Çarşamba

Malkovich Malkovich

John Malkovich gerçekten acayip adam. Aktör olarak severiz, sayarız. Sonuçta içinde adı geçen bir film çevrilmiş büyük bir oyuncu kendisi. Ego şişmez mi? Şişer. Bkz. John Malkovich Olmak, ki bence o da az acayip film değildi. Bana normal hayatında da pek çatlakmış  gibi gelir hep. 

Şimdi de birçok ünlü fotoğrafçının çektiği unutulmaz fotoğrafta, fotoğraflardaki kişilerin yerine geçip aynı kareler için yeniden poz vermiş. Malkovich'le defalarca çalışan fotoğrafçı Sandro Miller, kendine ilham veren unutulmaz fotoğraf kareleriyle özel bir şey yapmak istemiş. Model olarak da John Malkovich'i seçmiş. Aktör uniseks bir model olmuş, makyaj, ışık, prodüksiyon vs hepsi çok başarılı. Serinin adı da “Malkovich, Malkovich, Malkovich: Homage to photographic masters.”  

Ama yani sadece poz vermek değil bu, başka bir şey. Resmen canlandırmış, yeniden yaşamış o anı, o kişinin suretine bürünmüş. Yaşsız, cinsiyetsiz bir insan gibi. Malkovich ifadeleri, mimikleri, duyguları şahane bir şekilde tekrarlarken, Miller da ışığı, kompozisyonu ve modu ustalıkla yeniden yaratmış. Bu arada fotoğrafların hiçbirinde photoshop kullanılmamış.

Göçmen annenin olduğu ilk kareyi gördüğümde şaşırıp "Aaa, ama bu kadın John Malkovich'e ne kadar benziyor" dedim. Kalanı da iyi, bizde böyle bir proje olsa kim bu kadar iyi performans çıkarır? Aklıma hiçbir isim gelmedi.

Gerçi Picasso'da Mazhar Alanson'u, Jack Nicholson'da da Özkan Uğur'u andırmıyor değil.

Sandro Miller, Dorothea Lange / Migrant Mother, Nipomo, California (1936), 2014
Sandro Miller, Philippe Halsman / Salvador Dalí (1954), 2014
Sandro Miller, Albert Watson / Alfred Hitchcock with Goose (1973), 2014
Sandro Miller, Victor Skrebneski / Bette Davis (1971), Los Angeles Studio, 2014
Sandro Miller, Andy Warhol / Self Portrait (Fright Wig) (1986), 2014
Sandro Miller, Gordon Parks / American Gothic, Washington, D.C. (1942), 2014
Sandro Miller, Yousuf Karsh / Ernest Hemingway (1957), 2014
Sandro Miller, Irving Penn / Pablo Picasso, Cannes, France (1957), 2014
Sandro Miller, Arthur Sasse / Albert Einstein Sticking Out His Tongue (1951), 2014
Sandro Miller, Arthur Sasse / Albert Einstein Sticking Out His Tongue (1951), 2014
Sandro Miller, Bert Stern / Marilyn in Pink Roses (from The Last Session, 1962), 2014
Sandro Miller, David Bailey / Mick Jagger “Fur Hood” (1964), 2014
Sandro Miller, Edward Sheriff Curtis / Three Horses (1905), 2014
Sandro Miller, Herb Ritts / Jack Nicholson, London (1988) (A), 2014
Sandro Miller, Diane Arbus / Identical Twins, Roselle, New Jersey (1967), 2014

Via
Burada da varmış.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Hedy teyze, büyüksün!

Gazetede fotoğrafını gördüm ilk. Yaşlı bir kadın polislerin arasında, elleri kelepçeli götürülüyordu. Suratında mağrur bir ifade. Azıcık da huysuz ihtiyar hali var sanki. Yer, Amerika Birleşik Devletleri. Kimileri için rüyaların, fırsatların ülkesi. Geçenlerde polisin silahsız bir siyahi genci, 23 yaşındaki Michael Brown'ı 6 (ALTI!) kurşunla vurup öldürdüğü özgürlükler ülkesi de aynı zamanda. Ferguson'da halk artık polis şiddetinden de, ırkçılıktan da yıldığı için bu son olayda protestolar şiddetlendi; ortalık karıştı. Obama itidal çağrısı yaptı, kimse umursamadı. Başgan, o çağrıyı polislere yapsa daha iyi olurmuş aslında. Herkes isyan etti. İyi de oldu. İnsanların ses çıkarması iyidir; ortalık acık toz duman olsun, zarar çıkmaz. 

Benzer bir olaydan esinlenerek geçen sene çekilen ödüllü bir film, var Fruitvale Durağı. Bu olayda da polis silahsız siyahi bir genci, Oscar Grant'i metrodan indirip silahla vurmuş. Arkadaşlarının gözü önünde. Üstelik elleri arkadan kelepçeliyken ve hiçbir sebep yokken... İzlerken sinirlerim bozulmuş, filmin sonunu tırnaklarımı kemirip ağlayarak getirebilmiştim.



Gelelim kelepçeli yaşlı teyzeye... İşte o da, 1924 doğumlu Hedy Epstein da bu protestolara katıldığı için gözaltına alınanlardan biri. Evinde oturup örgü örmek yerine, bir sürü insanla birlikte polis şiddetine ve ırkçılığa dur demek için sokaklara döküldü. 90 (DOKSAN) yaşındaki, St. Louis'de yaşayan bu kadın, Vali'nin bürosu önünde toplanmış insanlarla beraber protesto hakkını kullanırken, polisin "Dağılın!" uyarısına uymadığı için gözaltına alındı.

Kendisiyle ilgili bir yazıya, ara ara baktığım riya tabirleri'nde rastlayınca haberdar oldum ayrıntılı hayat hikayesinden. Kelepçelenmiş götürülürken şöyle demiş muhabire: "Ben bunu yeni yetmeliğimden beri yapıyorum," (Filistinlilerin hakları için İsrail'e düzenlenen protestolara, eylemlere çok katılmış, bazılarını örgütlemiş.) "Ama 90'ıma geldiğimde hâlâ yapmam gerekeceğini düşünmemiştim. Bugün ayağa kalkmalıyız ki, insanlar 90 yaşına geldiklerinde hâlâ böyle yapmak zorunda kalmasınlar." Yürü be Hedy teyze!



Aslında Hedy teyzenin hayatı da pek kolay geçmemiş. "Kindertransport" çocuklarından biriymiş. İngiltere'nin, Nazi hakimiyetindeki Almanya, Polonya, Çekoslavakya, Avusturya ve Danzig'den çoğu Yahudi olan yaklaşık on bin çocuğu kendi topraklarına götürüp güvenlik altına aldığı bir operasyonmuş "Kindertransport".  Sayesinde birçok çocuk hayatta kalma şansı yakalamış. 2. Dünya Savaşı'nın başlamasına dokuz ay kala gerçekleştirilen bu operasyonla kurtarılan çocukların hemen hepsi, ailelerinin soykırımdan kurtulan tek üyeleri olmuşlar. Acıklı bir hikaye. Hedy Epstein da 14 yaşındayken, götürüldüğü İngiltere'den ABD'ye göçmüş, 1948'den beri de burada yaşıyor.


Hedy teyzeyi daha yakından tanımak için Los Angeles Times'taki röportajı: "Holocaust survivor explains why she became Palestinian rights activist".

Hikayesini okuyunca duygulandım, 90 yaşında ve haksızlıklara karşı sessiz kalmıyor. "Aay oram ağrıyor, ooy çok fenayım" deyip yün çoraplarıyla koltuğunda oturup bütün gün pencereden sokağı da izliyor olabilirdi. Kanım ısındı kendisine birden. Üstelik hayatını sürdürmesi de bir kurtarma operasyonu sayesinde olmuş. Soykırım, savaş, ırkçılık... günümüzde hâlâ tartışıyor olmaktan utanmamız gereken sözcükler. Ama nalet olsun ki, ne yazık ki varlar. Hedy teyzeyi merak ettim. Bir gün kurabiyemi alıp gitsem, parktaki banklarda termostan bir çay içip muhabbet eder miydik  azıcık? Hem şu alttaki kolyesini de pek beğendiğimi söylerdim arada çaktırmadan. 

12 Ağustos 2014 Salı

Goodbye captain, my captain...

"Günaydın Vietnaaaaaaaaaam!" Bu ses de sustu. Söyleyeni göçüp gitti bu diyarlardan.

Sabah sabah üzücü bir haberle uyandım. Bu akıllı telefonlar daha yüzünü yıkamadan felaket haberlerini de getiriyor insana. Robin Williams evinde ölü bulunmuş. İntihar ettiği, kendini astığı söyleniyor. Çok fena, gerçi ölümün her türlüsü korkunç. Diyecek bir şey yok. Başarı, şöhret ve yaratıcılığın depresyonla kol kola gezmesi ilk değil.

Ünlü, sevilen kişilerin mutlu olduğu düşünülür ya... Kardeşim paran var, seni seven bir sürü insan, ailen var; ünlüsün, nedir derdin yani? Değil işte. Bu kocaman bir klişe. Fıkradaki, herkesi güldürüp de kendi delice mutsuz olan palyaço gibi. Psikolojik/psikiyatrik destek alıyormuş zaten, tedavi yetmemiş demek ki. İnsanın içinde neler olup bittiğini anlamak kolay değil, eminim çabalamıştır.

Robin Williams, sevdiğim bir aktördü. Özellikle "Ölü Ozanlar Derneği", "Can Dostum", "Uyanışlar", "Balıkçı Kral", "Kanca", "Günaydın Vietnam" filmlerindeki rolleri ve daha bir sürüsü... Hele ÖOD, defalarca, ağlayarak izlediğim bir filmdi. Kitabını da çok severdim. Çocukluğumun ya da gençliğimin bir kısmı kopup gitmiş gibi hissettim sabah haberi öğrenince. İnsan, tanımadığı birinin kaybına bu kadar üzüleceğini tahmin edemiyor.

Fotoğraflarına bakarken, en çok şu lafının olduğu kare içimi burktu. "Eskiden bu hayatta en kötü şeyin yapayalnız kalmak olduğunu düşünürdüm. Değil! Hayattaki en kötü şey; seni yalnız hissettiren insanların arasında kalmak." Sırtında kahkaha yüküyle gezen hüzünlü bir adammış Robin Williams. Ruhu huzur içinde olsun.

İntiharı kesinleştikten sonra şöyle bir de yazı okudum, çok doğru tespitler içeriyordu. Yani 'aman işte uyuşturucu' demeden önce bir hastalık yüzünden bunlarla başa çıkamadığını bilmek önemli. "Yaşadığı güçlüklere, savaştığı hastalığına ve tüm zorluklarına rağmen iyi bir insan, iyi bir eş ve baba, hepimizi güldüren, düşündüren çok yaratıcı bir komedi dehası olabildi."

"Onun ölümüne değil, yaşamına hürmet edip nasıl öldüğüyle değl, nasıl yaşadığıyla ilgili konuşabiliriz."

Güle güle kaptan, bizim kaptan...







6 Şubat 2014 Perşembe

Farewell


Philip Seymour Hoffman da göçüp gitti bu diyardan... Çıldır yolunda haberini alınca, bi sessizlik oldu camları buz tutmuş minibüste. Zalımsın 2014. Daha 46 yaşındaymış, ellilerinin ortasında sanıyordum. Şu fotoğrafta hayatın hoyrat davrandığı bir adamın bakışı var gözlerinde. Gidiş biletini kendi kesmiş, karısı ve 3 çocuğu için ne kadar korkunç...

Düşününce, birçok sevdiğim filmde o varmış. Ya da onun olduğu bir sürü filmi sevmişim. Görmüş geçirmiş adam hallerini de, pes sesiyle çılgınca bağırdığı rollerini de. The Big Lebowski, Hannibal, Red Dragon, 25th Hour, The Talented Mr. Ripley, Moneyball, Magnolia, Almost Famous, onu en son izlediğim The Boat That Rocked ve ona Oscar dahil bir sürü ödül kazandıran "Hayatımın en iyi oyunculuğunu ortaya koydum" dediği Capote.  

Hep ekranda olacakmış gibi hissettiren yetenekli oyunculardandı. Korsan Radyo'nun çılgın programcısı, kimilerinin göbekli prensi... 46 çok erkenmiş ama. Birisi sormuş; "Oscar törenlerini oğluyla izleyen adamla, aşırı doz eroinden banyosunda ölü bulunan adam aynı mı?" diye. Hayat... "Düş kurmayan insanlar terlemeyen insanlar gibidir, içlerinde bir yığın zehir birikir." demiş Truman Capote. O da belki içinde olduğunu sandığı zehirden böyle kurtuldu, kim bilir...

İnsanın her seferinde kendine sorduğu 'Ya bu adamı nerde izlemiştik?' sorusunun cevabı da onun iz bırakmayan tekniği galiba gerçekten. Bir arkadaşımın dediği gibi, yalnızca (ya da en çok) kendini dövenler kulübü... Kalp kırıcı, korkutucu, umut tüketici... Farewell.



22 Ocak 2014 Çarşamba

İyileşin diye bekliyoruz biz

Günlerdir yüreğim hoplayarak sağlık haberlerini takip ettiğim iki isim var: Ara Güler ve Nejat İşler... İkisinin de bir an önce sağlığına kavuşması elbette dileğim. Ara Güler, buralarda fotoğraf denince akla gelen ilk isim. Leica'nın, adının yazılı olduğu bir Leica fotoğraf makinesi hediye ederek onurlandırdığı bir üstat. Devasa arşivi, Türkiye'nin siyah beyaz tarihçesi gibi.

Hep o tatlı ve huysuz tavrıyla "Fotograf sanat değildir yav!" deyip "fotograf sanatçısı" değil de "fotomuhabir" olduğunun altını çizmeye özen gösteriyor. Onun için hikaye sokaklarda. Herhangi bir röportajını okurken/izlerken gülümsemeden edemiyorum. Hatta onun gibi kıs kıs gülüyorum. Çok da doğru bir tespiti var: "Sanat olmasına lüzum yoktur fotografın. Fotograf tarih olayıdır. Tarihi zaptediyorsun. Bir makina ile tarihi durduruyorsun"

Ünlü birisinin hasta olduğu haberi geldiğinde hemen "Ay öldü", "Amanın ölecek" diye çıkan baykuş dedikodularına şöyle bir cevap vermiş kendisi. Tam hınzır bir adama, ona göre bir hareket. Sesli güldüm yine.


Nejat İşler de sevdiğimiz bir insan. Ben üniversitedeyken Teşvikiye Camii'nin duvarına dizdiği kitapları satardı. Uzun kıvırcık saçlı, deri ceketli, güzel gülüşlü bir adam. Sonra süt reklamında oynadı, daha sonra da Şehnaz Tango dizisinde. Ve diziler, filmler peş peşe geldi.

Ortağı olduğu bir sahafı, bir de Tezgah diye bir barı var. Arkadaşları, hala Kemancı zamanındaki arkadaşları. Küçücük kızların o sahafa da Tezgah'a da onu görebilmek işin nasıl üşüştüğünü görmüştüm. Ama o bu ilgiden hiçbir zaman delice hoşlanmayan, kendine ait bir alanı olsun isteyen bir adam oldu hep. Kafasına göre yaşadı. Sıkıldığı yerde bıraktı. Ünlü olma halini ve kısıtlanma halini de sevmedi. Kendine bir korunma duvarı ördü, bir duruş edindi yıllar içinde. Değişmedi, poz kesmedi.

O yüzden "Abi deli gibi içiyormuş, belliydi böyle olacağı. İçe içe ciğeri bitirdi tabii" diyen de, "Eh, kendi etti kendi bitti, ölür bu" diye sinsice zevk alır gibi söylenenler de canımı sıkıyor. Bu ölüsevicilik midemi bulandırıyor. Dirensin ve ayağa kalksın. Yine kendi istediği gibi yaşasın, istediği şeylerde oynasın. Kafasına göre takılsın. Biz uzaktan uzağa onu sevmeye devam edelim, yapış yapış olanlar da bir düşsün yakasından. "Eyvallah" desin yine o, güzel güzel oynasın. Baykuşlara da, sevgi kelebeklerine de inat.


Geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden Halet Çambel hakkında yazılmış güzel bir yazı okudum geçen gün. Atlas'tan tanıdığım bir arkadaşım yazmış. 98 yıllık dopdolu bir ömür Halet Çambel'inki. Unutulmayacak işler yapmış ama mütevazılığıyla şaşırtmış bir güzel insan.

"Arkeoloji öğrenimini, daha sonra eski diller üzerinde doktora da yapacağı Paris Sorbonne Üniversitesi’nde tamamlamış, ölü dillerin yanı sıra, yaşayan birçok lisanı da çok iyi bilen, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ama en saygın bilim kadınlarından. İçecek suyu bile at sırtında taşıdığı Toroslar'ı, Atatürk ve İnönü’nün yakınındaki seçkin aile yaşantısına, Karatepe’de kurduğu çadırı, İstanbul Boğazı’ndaki yalıya tercih eden bir insan..."

"Öğrencilere okul yerine sahada eğitim vermek, prehistorya eğitiminde bilimsel metodolojinin uygulanması, kazı verilerinin çevrede halen yaşayan kültürle birlikte değerlendirilmesi, doğa bilimlerinin arkeolojik araştırmaya dahil olması…
Türkiye arkeolojisinde bu uygulamaların hepsi onunla başlamıştı."

Yazının tümü şurada. Halet Çambel, çok şey kazandırdığı toprağın bağrında huzur içinde uyusun...


Bu arada, biraz önce Robinson'dan paketim geldi. "Dünya Ağrısı", "Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz" ve "Bir Akıl Hastanesinin Hatıra Defteri" şu an masamda; çok mesudum.


29 Kasım 2013 Cuma

Sarı saçlarına kurban David

David Garrett, keman virtüözü ve de yetenekli bir Alman- Amerikan kırması kardeşimiz. 'Kardeşimiz' diyorum çünkü 1980 doğumlu, sarışın, eli-yüzü düzgün bir insan evladı. Bir de Başak burcu. İmajı için biraz kasıyor, yüzüğüyle saçıyla fazla alakadar oluyor gibi gelse de sanatına saygımız sonsuz. Tarzı daha çok cover üzerine. Ama 'Ankara'nın Bağları'nı çalsa, dinlenir diyorlar. Konserlerinde pek de esprili, flörtöz.

Yetenekli dememin sebebi de şu; saniyede 13 nota basabilen (2008'de dünyanın en hızlı keman çalan insanı seçilmiş, rekorlar kitabına girmiş) David, keman çalmaya 4 yaşında, konser vermeye ise 7 yaşında başlamış. Babası abisine almış kemanı, ama abisi eline almazken David kendi kendine çalmayı öğrenmiş. Yetmemiş, virtüöz olmuş. Kirpikleri uzun, saçları da sarı, demiştim sanırım (saçları boya, dişleri -galiba porselen ama olsun, bir tek kaşlarını almayaymış iyiymiş). Yaşayan en önemli keman virtüözlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Ama aynı zamanda da sakar bir oğlan. 2007'de Londra'daki Barbican konseri öncesi sahnede ayağı takılmış ve paha biçilmez Stradivarius kemanının üstüne düşüp kırmış. Yerinde olsam, ay rezil oldum, güzelim keman da gitti diye karalar bağlardım herhalde. Ekşi sözlük'te kırılan kemanın Giovanni Battista Guadagnini tarafından yapıldığı, telaşa hacet olmasa da  değerinin 1 milyon dolar olduğu, tamiri için de 120 bin dolar gerektiği yazılı.  1772 yılında yapılmış bu kemanı, 2003'te 1 milyon dolar sayıp da almış çocuk. Az para mı?! Geçenlerde, Berlin'deki 2010 Rock Symphonies konserini izledim bir yerlerde. Albümünün adı da bu: Rock Symphonies. Albümündeki cover'lar şöyle sıralanıyor:

1. Smells Like Teen Spirit
2. November Rain
3. The 5th
4. Walk This Way
5. Toccata
6. Vivaldi vs. Vertigo
7. Master of Puppets
8. 80's Anthem
9. Live and Let Die
10. Asturias
11. Kashmir 

Yani bildiğiniz bir sürü rock ve pop parçasını çalıyor, güzel de çalıyor. Klasik eserler yok mu, var; onları da nefis icra ediyor. Karayip Korsanları'nın müziği de var repertuarında ama onu zaten pek sevmem, hele atv haberlere fon müziği olduğundan beri gıcığım. David'i Kurt Cobain'e benzetenler de var, ona bir şey diyemeyeceğim. Yarı çıplak pozlarına da hiç girmeyeyim... Allah sahibine bağışlasın.

Ama böyle deri ceket, cepten sarkan zincir ve elde keman.. enteresan tabii. Şikayetçi değiliz. Klasik müziği sevmeyen varsa, popülerleştirerek sevdirme çabasını takdir ediyorum. Şarkıların bu versiyonları da hoşuma gitti aslında. Mehmet Tez'e mi seslensem bilmiyorum, Türkiye'ye gelmez mi, bir keman da burda kırmaz mı?

Sevdiğim 'Kashmir'i böyle yorumlamış.



Bkz. bu da 'Smooth Criminal'.

 

Ve 'Live and Let Die'. Paul McCartney ile. 

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Lizard King


3 Temmuz 2013, Jim Morrison'ın da göçüp gidişinin  42. yıldönümü... Ergenlik günlerimde daha çok dinlemiş olduğumu fark etsem de, The Doors'un yeri  her zaman başka. Neden, bilmiyorum. O zamanlarki ruh haline daha mı uygundu şarkıları, kim bilir. Belki de ben o zamanlar daha melankolik olduğumdandır. Ama ne zaman elim albümlerinden birine gitse, koltuğuma gömülmek ve ışıkları söndürüp karanlıkta dinlemek isterim şarkılarını.

Kızılderililer için üzülen o duyarlı çocuktan karizmatik bir ozana ve rock yıldızına dönüşen Morrison... Ölümü ilk kez keşfettiğini söylediği ve kişiliğinde derin izler bırakan o olayı da şöyle anlatmış:

"Ben, annem, babam, büyükannem ve büyükbabam gün batarken çölde ilerliyorduk. Bir kamyon dolusu kızılderili başka bir kamyona ya da bir şeye çarpmıştı. Kızılderililer bütün ana yola dağılmıştı; ve kanlar içinde ölümü bekliyorlardı. Babam ve büyükbabam, arabadan neler olduğuna bakmak için inmişlerdi. Ben daha çocuktum, o yüzden arabada oturup beklemem gerekiyordu. Ben bir şey görmedim. Tek gördüğüm şey garip, kırmızı boya ve yerde yatan insanlardı, ama bir şey olduğuna emindim. Çünkü onların yaydıkları dalgaları hissedebiliyor ve birden yerde yatan insanların da olay hakkında benim bildiğimden daha fazlasını bilmediklerini farkettim. İşte o an ilk kez korkuyu tattım..."

Bu uslanmaz ruh da 27'sinde durdurdu zamanı. Algının kapılarından sonsuzun kapılarına geçti. Bütün o şarkıları, Pam'i geride bırakıp. Son sözünün "Orada mısın Pam?" olduğu rivayet edilir. Bazıları da ölmeyip Hawai'ye yerleştiğini söyler. Efsanelerin ölümü gizemli olur ne de olsa...

Şöyle demiş bir zamanlar:

"Bizim performansımız kapıları birbiri ardına açmaya yönelik, tıpkı bir gün tamamen atılacak bir yılan derisini sıyırmak gibi. Şu sıralar yaşamın karanlık yönüyle, kötülükle, ayla, geceyle daha çok ilgileniyorum."

 O halde, en sevdiğim şarkılarından biriyle veda...


3 Nisan 2013 Çarşamba

Audrey

Çamur yağan İstanbul'dan selamlar efendim...

İki cool canlı birbirine bu kadar mı yakışır...
Audrey Hepburn (Photo by Richard Avedon)

29 Ocak 2013 Salı

Veda

Jodie Foster'ın Altın Küre ödül törenindeki konuşmasını çok beğendim. "Eşcinselliğini itiraf etti" kısmı beni çok da ilgilendirmedi açıkçası. Çok net, dürüst ve onurlu bir duruş sergiledi. 50 yaşında hala şahane görünen bir oyuncunun 47 senedir sinemada var olmasını ve mahremiyeti önemsemesini önemsedim. Hala izlemeyen varsa, konuşmanın tümüne buradan ulaşılabilir. Dinleyen herkesin gözlerini ışıldatan bir konuşmaydı. Bence Jodie Foster da  ışıklı  bir oyuncu.

"... Ama anlaşılan artık her ünlü kişinin özel hayatının ayrıntılarını basın toplantısı yapıp, parfüm çıkarıp, prime time'da reality programı yaparak aktarması gerekiyormuş. Şaşıracaksınız ama ben honey boo boo çocuğu değilim. Hayır üzgünüm. Ben öyle biri değilim. Hiç olmadım, olmayacağım da. Siz de bebekliğinizden beri halkın gözü önünde olsaydınız, her şeye rağmen gerçek, dürüst ve normal bir hayat için mücadele etmek zorunda kalsaydınız, belki siz de mahremiyeti her şeyin üzerinde tutardınız. Mahremiyet."

Ve annesi için söyledikleri onun gibi benim de gözlerimi doldurdu. Onu ne kadar çok sevdiği belliydi.

"... Hayatımı en derinden etkileyen kişiye geliyorum: Muhteşem annem Evelyn. Anne, hala o mavi gözlerin ardındasın biliyorum. Bu gece anlayamayacağın çok şey olacak, ama zaten anlaman gereken bir tek önemli şey var: Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum. Ve bunu üç kez söylersem büyülü bir şekilde ruhuna nüfuz eder, içini iyi bir hayat yaşadığın bilgisinin sevinciyle doldurur. Muhteşemsin anne! Gitmeye hazır olduğunda lütfen bunu da yanında götür."

Kendini estetik ameliyatlarla bambaşka plastik biri yapıp ölene kadar sahnede kalmak istememesini, ünlü olma hastalığına kendini teslim etmemesini saygıyla karşıladım. Güzel bir vedaydı...

"Bir daha asla bu sahneye çıkmayacağım. Hatta hiçbir sahneye çıkmayacağım. Değişimi sevmek lazım. Öyküler anlatmaya devam edeceğim. Kendim duygulanarak insanları duygulandıracağım; dünyanın en iyi işi bu. Ama sesim artık başka yerlerde çıkacak. Belki bu kadar ışıltı olmayacak, belki 3000 salonda birden gösterime girmeyecek, belki de o kadar sessiz ve hassas olacak ki, sadece köpekler duyacak. Ama bu işareti ben çakmış olacağım. Jodie Foster buradaydı."





Daha fazlası için

8 Aralık 2012 Cumartesi

Love Street

Jim Morrison'ın doğum günüymüş bugün. Yaşasaydı 69 yaşında olacaktı. Nasıl birine benzeyeceğini asla öğrenemeyeceğiz. Rock star olmak böyle bir şey sanırım, hızlı yaşa genç öl.  Sıradışı bir müzisyenmiş JimMorrison. Duyarlı bir adam, şahane bir söz yazarı...



The Doors şarkıları bana hep İzmir Kordon'daki gençlik günlerimi hatırlatıyor. Daha umursamaz, daha neşeli, daha uzun saçlı ve daha zayıf olduğum zamanları... Güzel günlerdi. Her şey çok daha başka görünüyor gerçekten o günleri düşününce. 

En sevdiğim The Doors parçalarından biri olan Love Street'i şuracığa iliştiriyor ve herkese şahane bir hafta sonu diliyorum...


21 Kasım 2012 Çarşamba

100 +


Fotoğraftaki hanımefendi, Nobel ödüllü fizyolog Rita Levi-Montalcini. Kendisi 102 yaşında ve aynı zamanda senatör. Yaşam enerjisi dışında mor elbisesine de bayıldım. Aklıma sohbeti tatlı, muzır bir çocuk gibi gülümseyen Minâ Urgan'ı getirdi.

Programlı hücre ölümünü ve sinir hücrelerindeki etken faktör proteinlerini 1940'lı yıllarda keşfeden ve bu keşiflerinin anlam ve önemi 40 yıl sonra fark edilerek 1986'da Nobel Ödülü ile ödüllendirilen İtalyan bilim kadını, fizyolog Rita-Levi Montalcini bugün 102 yaşında ve İtalya Parlamentosu'nda senatör. Kendisi ile 4 yıl önce yapılan bir söyleşi:

100 yaşınızı nasıl kutlayacaksınız?
Ah, bu yaşa kadar yaşayıp yaşamayacağımı bilmiyorum, ayrıca kutlamalar da hoşuma gitmiyor. Beni ilgilendiren ve hoşuma giden şeyler, her gün yaptığım şeylerdir.

Neler yapıyorsunuz?
Afrikalı kızların okuyup ülkelerinin gelişmesinde rol almaları için burs temin etmeye çalışıyorum. Araştırmalarıma ve düşünmeye devam ediyorum.

Emekliye ayırmadınız mı kendinizi?
Asla! Emeklilik beyni harap eder. Bunu yapan bir çok kişi dünyayı terk ettiler, bu beyni öldürür, hasta eder.

Beyniniz nasıl çalışıyor?
Tam 20 yaşımdaki gibi. Arzu ve yeteneklerimde hiçbir fark görmüyorum. Yarın tıbbi bir kongreye katılacağım.

Ama genetik bir sınırı da yok mu bunun?
Hayır. Beynim henüz yaşlanmadı. Kaçınılmaz olarak vücudumda kırışıklıklar var, ama beynimde değil.

Peki nasıl oluyor bu?
Nöronlarla ilgili önemli bir esneklikten yararlanıyoruz: Nöronlar ölmüş olsalar bile, kalanlar görevlerini sürdürebilmek için yeniden organize olurlar, ancak yine de onları uyarmak gerekir.

Bunun nasıl olacağını söyler misiniz?
Arzu etmeye devam ediniz, beyninizi faal tutunuz, onu çalıştırınız, bu suretle asla bozulmaz.

Ben uzun yaşar mıyım?
Yaşadığınız yıllardan daha iyi yaşayacaksınız, işin ilginç tarafı da bu. Bunun sırrı da meraklı, istekli ve de sevgiyle dolu olmaktır.

Yaptığınız şey bilimsel bir araştırma…

Evet ve de coşkulu olmayı sürdürüyorum.

Siz sinir sistemi hücrelerinin nasıl geliştiklerini ve bu hücrelerin nasıl yenilendiklerini keşfettiniz.
Evet, 1942'de. Ben sinir gelişim etkenleri keşfimin geçerliliği kabul edilene kadar, hemen hemen elli yıl toplum dışında bırakıldım. Ta ki 1986 yılında Nobel ödülünü alana kadar.

1920'li yıllarda genç bir İtalyan kızı olarak nasıl oldu da bir nöroloji bilimci olmayı başardınız?
Çocukluğumdan beri kendimi okumaya verdim. Babam, hep iyi bir evlilik yapmamı, iyi bir eş ve iyi bir anne olmamı istiyordu, ama ben onu dinlemedim; okumak istediğimi söyledim…

Babanız buna çok kızdı mı?
Evet, çünkü kendimi mutlu bir çocuk olarak hissetmiyordum.  Küçük yaramaz bir ördek, budala ve bir işe yaramaz olduğumu sanıyordum. Benden büyüklerin hepsi de parlaktılar ve ben aşağılık kompleksine kapılıyordum.

Öyle sanıyorum ki bütün bunlar sizin için bir uyarıcı olmuş.
Evet, ama Afrika'da cüzzam üzerine araştırmalar yapan Dr. Albert Schweitzer' in çalışmaları da beni çok etkiledi. Ben de acı çekenlere yardım etmeyi seçtim, zira en büyük hayalim buydu.

Bir erkeğin beyni ile bir kanın beyni arasında bir fark var mıdır?
Sadece salgısal sisteme bağlı heyecanlarla ilgili beyin fonksiyonları bakımından. Ama öğrenmek ve bilmek yeteneği bakımından hiçbir fark yoktur, yani her ikisi de aynıdır.

Neden bilimle uğraşan çok az sayıda kadın var?
Hayır, bu doğru değil! Erkekler tarafından yapıldığı söylenen bilimsel keşiflerin bir çoğunda da kız kardeşlerinin, eşlerinin ve kızlarının katkıları vardır.

Bu gerçek mi?
Kadın zekası kabul edilmiyor ve hep arka planda bırakılıyor. Ama bereket versin ki bugün, bilimsel araştırmalar da erkeklerden daha fazla kadın var: Bunlar Hypatia'nın mirasçılarıdır.

4. yüzyıldaki İskenderiyeli bilim kadını...
Evet, şimdi eskiden olduğu gibi sokaklarda kadın düşmanı yobazlar tarafından öldürülmüyoruz artık. Dünyada birçok şey değişti.

Hiç kimse sizi katletmeyi denemedi mi?

Faşizmin iktidarda olduğu tarihlerde, Mussolini de Hitler’in Yahudi zulmünü taklit etmek istedi, bir süre saklanmak zorunda kalmıştım. Ama araştırmalarımı durdurmadım: Yatak odama bir laboratuvar kurdum… Ve bu sıralarda “apoptosis” yani hücrelerin programlanmış ölümlerini keşfettim.

Yahudilerde bilim adamı ve entelektüel oranının yüksek oluşunu neye bağlıyorsunuz?
Sürgünler Yahudileri entelektüel çalışmalara yöneltti: Zira düşünce dışında her şey yasaklanabilir. Bilindiği gibi Yahudiler arasında Nobel ödülü kazanmış birçok kişi vardır.

Nazi çılgınlığını nasıl izah ediyorsunuz?
Hitler ve Mussolini hep kalabalıklara karşı konuştular. Bu durumda, beynin entelektüel faaliyetlerine hakim olan heyecan verici bölümü hemen faaliyete geçer. Bunlar da heyecanları, sebepsiz de olsa, tetiklerler.

ABD’deki birçok okulda, halen Evrim Teorisi yerine Yaratılış Teorisi okutuluyor...

İdeoloji heyecandır, sebepsizdir. Sebep, eksikliğin çocuğudur. Omurgasızlarda her şey programlıdır, onlar mükemmeldirler. Biz hayır! Kusurlu yaratıklar olarak biz, iyi ile kötüyü ayırt etmek için sebeplere, değerlere, ahlâka başvururuz ki bu Darwin teorisinin en uç noktasıdır!

Hiç evlenmediğinizi biliyoruz, çocuğunuz oldu mu?
Hayır. Ben, nörolojinin cangıl ormanlarına girdim; güzelliğine hayran kaldım ve bütün zamanımı ona vakfettim.

Bir gün, Alzheimer’in, Parkinson’ un, yaşlılığa bağlı bunamanın çaresi bulunacak mı?
İyileştirmek mi? Tüm bu hastalıkları durdurmayı, geciktirmeyi ve en aza indirmeyi başaracağız.

Bugün en büyük hayaliniz nedir?
Beynimizi tüm kapasiteleri ile tanıyabilmek.

Kendinizi yaramaz bir çocuk olarak hissetmekten ne zaman vazgeçtiniz?
Henüz sınırlarımın bilincindeyim.

Hayatınız boyunca yaptığınız en güzel şey?
Başkalarına yardım etmek.

Bugün 20 yaşında olsaydınız ne yapardınız?
Aynı şeyleri!

Kaynak

21 Ağustos 2012 Salı

Güle güle Yusuf Abi...



Yusuf Abi'yi kaybettik. Ruhu huzur içinde olsun... 

Mutluluğumuzun şahidi, özleyeceğiz seni be abi.

16 Ağustos 2012 Perşembe

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?

Müşfik Kenter

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Müşfik Kenter...





Müşfik Kenter de ayrıldı dünyamızdan. Müthiş bir sesi vardı, çok severdim. O da sustu...
Huzurla uyusun.

Bir Surete Aşık Olma Hikayesi

“Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun?
Resminle aramda ne kadar uzun zamanlar geçti.
İlk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım.
Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm.
Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. İnanamadım…
O insanca bakışı bir daha göremem diye bir daha resme bakmaktan korkuyordum.
İkinci kere zorlukla baktım resmine.
Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde.”

Boyacı Halil / Sevmek Zamanı