kitap/yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap/yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2018 Cumartesi

Neyse, Patrick Melrose

Geçen metroda giderken, nasıl olmuşsa denk gelmiş oturmuştum. Arada hamileyim sanıp yer veriyorlar, çok yorgunsam hiç bozmayıp çöküyorum. Tam işe yarayacağı zaman göbeğimin ekmeğini yemeyeyim mi yani? Hamileyken yer vermediklerine saysınlar artık. Millet benim için kavga ediyordu o ara (böyle deyince bi havalı oldu ha), "Ay hamile kadına yer vermiyorlar ayıp be, şş kalksanıza gençler hüoop" diye. 

Neyse, tepemde dikilen kızın elindeki kitap dikkatimi çekti: "Neyse". Bi hoşuma gitti adı. Baktım yazarına, Emrah Kabba. Hiç duymamışım. Kendisi Twitter'da çok meşhurmuş, oradaki mahlası @yokmaalesef'miş. Bence kesin reklamcı. Hayatını yazarak kazanıyorsa öyledir gibime geldi. Bu imlayla editör olamaz, yok yok, değildir :) 

İnternet siparişlerine ekledim kitabı hemen. Başladım ama imla filan hak getire, anlatım bozukluğu gırla... Normalde acayip takılırım, resmen okumamı engelliyor ama rakı masasında muhabbet eder gibi yazıldığı için herhalde, çok da umursamadım. Metroda-metrobüste yer yer sırıtarak, arada kitabın kahramanı Nuri'nin bahtsızlığına hayıflanıp gülerek bitirdim kitabı. İyi geldi içime. Ananem, sevdiği yemeğin üstüne çay içince böyle der hep: "Ooh, iyi geldi içime; yakıştı"

Tavuk dönerden nefret ederim, gerçekten sarışınlık atfedip tapmasına da güldüm. Kitap çok heyecanlı yerinde bitti, devamı gelir herhalde. Şu blogger'ların dizüstü edebiyat serisi gibi, çok da bir şey beklemeden okunursa eğlenceli. Yani edebi bir tat, afili bir üslup beklememek lazım. Sürükleyici ama. Kafa yormadan lıkır lıkır gidiyor. ekşi sözlük'ten tanıdığım birilerinin tarzına benzettim, olur mu olur. Belki de kendisi suser, bilemedim. Soyadı filan, takma gibi. Kaba'ymış da Kabba yapmış sanki. Plajda, tatile çıkamıyorsanız da toplu taşımada okumak isterseniz kapağı altta. Kendisiyle yapılmış bir röportaj da >> şurada.




Ne zamandır dizi izlemiyordum. En son "Şahsiyet"e başlayıp bırakmıştım. Şimdi ise 5harfliler'de gördüğüm yeni bir diziye başladım: "Patrick Melrose". Başrollerde Benedict Cumberbatch, Hugo Waeving. İlki oğul, ikinci baba rolünde. Uyuşturucu bağımlısı, snob, takıntılı, aklının bir köşesinde intihar hep olan ve her şeyin 'kaliteli'sini arayan Patrick'in, babasının ölüm haberini almasıyla başladı ilk bölüm olan "Bad News". Normal insanlar için üzücü/yıkıcı olabilecek bu haberi sevinçle karşılamasından, babasıyla olan ilişkisinin nasıl olduğunu anlıyoruz aslında. Spoiler'ları okumamaya çalıştım, merak edenler için ben de anlatmayayım ama dizideki ilk çocukluğa dönüş sahnelerinden babasının onu çocukken taciz ettiğini açıkça anlıyoruz. Taciz deyince hafif kaçtı, bildiğin öz babası tecavüz ediyor 8 yaşındaki çocuğa. İyi piyano çalan, gaddar avcı, 'rafine' (!) zevkleri olan, zengin, sapkın ve acımasız bir baba... 

Küçük bir erkek çocuğun hayatı tam da burada kaymaya başlıyor. Karnıma ağrılar saplandı daha ilk bölümden. Dizi, edebiyat uyarlaması. Edward St. Aubyn’in aynı adlı roman serisinden uyarlanmış. Yazar, uzun yıllar tekliflere dirense de Cumberbatch'ın bir röportajında bu karakteri canlandırmayı çok istediğini söylemesiyle fikrini değiştirmiş. Beş ciltlik romanı, beş bölüme sığdırmışlar. 

Şu diyalog dizinin özeti olabilir:
* Öldüğüne üzüldün mü?
-Yaşadığı için üzüldüm asıl

İnsanlar durduk yere alkol/uyuşturucu bağımlısı, intihara meyilli olmuyor. Her şeyin kaynağı çocukluk. "Çocuktur anlamaz, hatırlamaz" denilen zamanlar... Son haberlerden sonra ruh halim böyle bir şey izlemeye hiç hazır değil. Sanırım karnıma ağrılar girerek, tırnaklarımı kemirerek izleyemeye devam edeceğim. Artık dayanabildiğim yere kadar. Uyuşturucu sahneleri beni biraz rahatsız etti. Patrick'in sürekli kendi kendine konuşması, babasını taklit etmesi filan çok üzücü. Hep şunu düşünürüm böyle travmalar yaşayan çocuklarda, anneleri hiç mi fark etmez? Daha korkuncu fark ediyorlarsa, nasıl ses çıkarmazlar? Bu nasıl bir çaresizlik olabilir? Muhtemelen kendileri de çocuklarına bunu yapan adamlardan şiddet gördükleri için.

Şuraya tanıtım videosunu bırakayım. Gıcık olduğum İngiliz aksanını sevdiren, çok acayip oyuncu Benedict hatrına izlenir... "Ya en iyisi olsun ya da hiç olmasın"




Geç keşfettiğim genç müzisyenler oldu bir de bu ara, ofisteki arkadaşlar ve spotify sağolsun. Bunlardan biri de Evrencan Gündüz. Kesin biliyorsunuzdur, Asım Can Gündüz'ün oğluymuş. Şarkıları eğlenceli, tarzını sevdim. Arkadaşlarıyla tıngırdatıp eğlenirken kaydetmişler sanki hep şarkıları. 

Annesi tarafından büyütülmüş. Daha 21 yaşında. 15 yaşında Beşiktaş vapurunda müzik yapmaya başlamış. Sonrası sokak müzisyenliği. Sempatik bir tip. Yıllarca (galiba liseye kadar) görmediği babası için "Çok iyi bir insan ama baba olabilecek biri değilmiş aslında, kendi çocukmuş. İstememiş çocuk, alamamış o sorumluluğu. Becerememiş" gibi bir lafı var. Hoşuma gitti samimiyeti, şefkatli ve sahici hali. Trip atmak yerine, babasını ve durumu kabullenmiş. Müziğin iyileştirici hali merhem olmuş yarasına. Baba meselesini çözemese, acısını çok çekerdi. Acıyı müzikle bal eylemiş. İyi kalpli olmak daha önemli şu hayatta. Kindarlıkla ömür geçmiyor. Aferin Evrencan.

"La La La" diye şarkı olur mu, olmuş...



Al, saçları ve müzik yeteneği babasına çekmiş işte. Genetikten kaçamıyorsun. Eh, herkes anne baba olmak zorunda değil, olmaya uygun da değil kimisi. Zorla değil ya. Hepimiz bir süre sonra, anne-baba olsak da olmasak da; bir zamanlar burun kıvırdığımız anne babalarımıza dönüşeceğiz. Mukadderat. Sonra gün gelip elimiz böğrümüzde, pişmanlık ve keşke'lerle yokluklarına alışmaya çalışırken bulacağız kendimizi. 

"Ya babama ve kaderime küsüp bunalım bir tip olacaktım ya da hayatıma devam edecektim." mealinde bir şey demiş Evrencan. İkinci yolu seçerek iyi yapmış, hayat küsmek ve bunalmak için çok kısa be gerçekten. Bunalım yaptığı zamanlara acıyor insan bir süre sonra. Ben de bir sürü ayı/yılı öyle geçirdim. Düşündüm de, ne saçmaymış. 

Şimdi ise tek derdim, kızımla daha çok ve güzel vakit geçirmek. Onun eğlendiğini, mutlu olduğunu görmek. İyi bir insan olduğunu... Sağlığıma dikkat edersem, sırf bu yüzden ederim yani. Benim için "Tatlı bir annem var, beni sevdiğini hep hissettirdi bana" dese mesela, delirecek gibi olurum herhalde sevinçten. Bazen ben bulaşık yıkarken filan "Annee seni denize, adalara, göökyüzüne kadar seviyorum" diyor da, elimdeki köpüklü tencereyi filan bırakıp "Yıaa anne, bıraak" diye elimden kaçana kadar öpüyorum. Canım kıvırcığım <3

Hava çook sıcak. Ofisteyim, cep telefonumu evde unutmuşum. Bir tuhaf boşluk var. Yemekte yine tavuk var ama hayata olumlu tarafından bakıyoruz madem, karpuz var diye sevindim kendi kendime. Yanımdaki arkadaş (!) vize işlemleriyle uğraşırken, ben de "Ulan bu yaz tatil yapabilecek miyiz, yaparsak bikiniye girebilecek miyim?" diye dertleniyorum. Derde gel. Neyse, bir mayo bin ayıp örter. Of, o uzuun bayram tatili desen, daha 1.5 ay var. Ama olsun, bir yere gitmesem de izin alacağım. Kızımla zaman geçiririm. Umut etmesi bile güzel geldi şu an, ne de olsa yaz dediğin yılda bir kere geliyor. Ben de kızım gibi denizin hastasıyım. Olmadı, onun şişme havuzunu doldurur, elimde meşrubat içine otururum.

Kapanış "Mamak Türküsü", Jehan Barbur'la Evrencan Gündüz'den... Haydi Temmuz, artık bi yüzümüzü güldür.

24 Nisan 2014 Perşembe

Adios Gabo

Günlerdir kafamda dönüp duruyor ama bir türlü elim yazmaya gitmedi. İnsan hiç görmediği ama çok sevdiği bir yazarı nasıl anlatır ya da ölümünden sonraki üzüntüsünü nasıl ifade eder ki? Dünyanın öte ucunda bambaşka bir coğrafyanın insanı, ama yazdıkları seni içine çekiyor; kitapları sana can yoldaşı... Edebiyat gerçekten acayip bir şey. Bir kitap fuarında filan karşılaşsaydık mesela, upuzun imza kuyruğuna girer ama heyecandan konuşamaz; o babacan, görmüş geçirmiş suratına hayranlıkla bakakalırdım herhalde.

Gabo'nun hayatını kaybettiğini, gecenin bir yarısı saçma bir programda geçen altyazıdan öğrendim. "Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez hayatını kaybetti" İlk tepkim, koca bir iç sızısıyla "Ahh" demek oldu. Çok üzüldüm. Demek gitti... Evet 87 yaşındaydı, evet uzun zamandır hastaydı ama bir yakınım göçmüşçesine içim acıdı. Kendini dünyanın bu kadar çok ülkesindeki okura sevdirebilmek, ölümüne bu kadar insanın üzülmesi az buz bir şey değil.

 Şöyle demiş bir röportajında ölümle ilgili:

"Ben ölümden korkmuyorum, sadece ölüme karşı bir kızgınlık hissediyorum. Ölümle ilgili problem şu: Sonsuza kadar sürüyor."

En sevdiği yazarlardan birinin ölümünü öğrenmek, insanın kitaplara sığındığı dünyasında zannettiğinden de büyük bir gedik açıyormuş meğer. O insanın hayatının sona ermesinin verdiği üzüntüye, "Bundan sonra bir daha yazamayacak" sızısı da ekleniyormuş. İlk okuduğum kitabı hangisiydi unuttum, "Yüzyıllık Yalnızlık" ya da "Aşk ve Öbür Cinler" olabilir. Üstünden 20 sene geçmiş, 14-15 yaşlarımdaydım. Tahta bavuldaki azize kızın öyküsü beni çok etkilemişti. Gazetecilik merakı ve büyükannesinin ciddi bir suratla anlattığı, hayatı boyunca unutmadığı  büyülü öyküler beslemiş onu. Hepsini yanında taşımış yıllar boyu.


"Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları birörnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım.

Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.




En isyankar ve sevimsiz zamanlarımda (ki ergenlik hakkaten tuhaf bir dönemmiş) Marquez'in kitaplarıyla huzur bulmuştu ruhum galiba. Sakinleşmişti. Kitaplarına gömülerek şahane yolculuklara çıkılan bir yazarla tanışmıştım. Daha önce okuduklarımdan başka bir dünya vaat ediyordu. Çocukluktaki sıcak yaz günlerinin öğle uykuları gibi kaçılacak şahane, serin bir dünyanın anahtarıydı Gabito'nun kitapları. Birkaç arkadaşımla günlerdir kitaplarından söz ediyoruz, "Yüzyıllık Yalnızlık"ın filminin bizi uğrattığı hayal kırıklığından. Bazı kitapların sinemaya uyarlanmaması, o edebi büyünün bozulmaması gerekiyor galiba.

Gabo'nun "Ağustos'ta Görüşürüz" adlı son bir roman yazdığın söyleniyor, okurlarına son sürprizi bu galiba. Bir veda. Ağustos'ta yayımlanması planlanıyormuş. Güle güle Gabo... Umarım albay deden ve büyükannenle birlikte, o şahane hikayelerinizi anlatmayı güneşli, heyecanlı bir yerlerde, güzel bir sahil kasabasında anlatmaya devam ediyorsunuzdur.

22 Nisan 2014 Salı

Babam için mektup

Babamı kaybettikten sonra O'nu anacak bir sürü şey yapmak istedim. O'nun üzerinde çalıştığı ve yarım kalan kitabını tamamlamak, O'nun hakkında bir kitap yazmak, adına bir hatıra ormanı oluşturmak filan gibi şeyler... Sadece sonuncusunu yapabildik ailemle. Ama ilk ikisi için de kendimi hazır hissetmeyi bekliyorum. Belki beklemeyip bir yerinden başlamalı. Elimden gelen tek şey, yazı.

Aslında babamın gidişinin arkasından hissettiklerimi ya da hayatımdayken benim için ifade ettiği o bir türlü tarif edemediğim değeri, toplu mektuplardan oluşan bir kitapta anlatabilirmişim. Bunun için yapılmış, Kolektif Kadın Mektupları Serisi'nin ilki olan İmza Kızın projesini kaçırmışım ne yazık ki. Çok üzüldüm. Bilseydim eğer, babamın O'na yazdığım bir mektubu basılmış bir kitaptan okuyabilmesini çok isterdim. Eminim bu O'nu çok mutlu ederdi. Ama olmadı, yetişemedim... Olsun, kitaba sığmayan mektupları yayınladıkları "İmza Kızın" blogu var; oraya yazabilirim bir gün.

Şimdi ise toplama bir kitapta yazımın olması heyecanını 2. kez yaşıyorum. Bu seferki daha kıymetli. İlki üniversite ajansının (MİHA) çaylak muhabiri bizlerin haberlerinin yer aldığı kitap serisiydi. Şimdiki ise "İmza Kızın" ve "İmza Karın"dan sonra çıkan "İmza Ben"... Kolektif Kadın Mektupları Serisi'nin sonuncusu. İstediğiniz, içinizden gelen herhangi birine yazacağınız mektupların toplaması. 154 kadının kaleminden çıkan mektuplar...

Bu kitap için babamla ilgili bir mektup yazdım annemle abime. Sanırım Ekim sonuydu mektubu yazıp yolladığımda. O'nu kaybedeli daha 40 gün olmuştu...


Çok da emin değildim mektupta yazdıklarımdan. Olmuş muydu? Hissettiklerimi yansıtmayı becerebilmiş miydim? Ya bu yazdığım, annemi üzerse? Çok endişelendim. Ama acımın şiddetiyle, içimin yanmasıyla karaladım bir şeyler. Kitaba alınıp alınmayacağından da emin değildim. Belki daha iyisini ya da daha güzelini yazabilirdim ama, o an hissettiklerim onlardı ve onlar dökülüverdi. Edebi değerini bilemesem de, bildiğim şey içten olduğu. Ve Nisan'da çıktı çıkıyor derken kitapçılarda görünmeye başladı bile kitap. Aldım. Önce maili geldi, 154 kişilik yazar listesinde adımı görünce mutlu oldum, ama buruldum da. Sanki babam  okumuş gibi hissettim...

Mutlu olduğum bir diğer şey de, bu kitabın gelirinin Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı'na (TÜRGÖK) bağışlanacak ve TÜRGÖK üyesi görme engelli kişilere de sesli kitap olarak ulaşacak olması. 

Emekleri için Esra Aylin Akalın ve Banu Özkan Tozluyurt'a teşekkürler... Sayenizde babam için söylemek istediklerimin en azından bir kısmı; benim ve ailemin kütüphanesinde olacak. Ailem ve benim için manevi değeri çok büyük.
Annemin burayı okuduğunu bildiğim için bu yazıyı yazmayı erteledim, bekledim. Kitabı ona, yüz yüze görüştüğümüzde hediye etmek istedim. Kargoyla yollamak yerine, kitabı eline aldığında yanında olup ona kocaman sarılabilmek için.


Ve bugün İzmir Kitap Fuarı'nda kitabın imza günü vardı. Hazır doktorumdan izin çıkmış, İzmir'e gelebilmişim; bunu kaçırmak istemedim. Bu sabah anneme "Hadi kitap fuarına gidelim" dedim. Sever kitap okumayı. Olur dedi, hazırlandık çıktık. Hava da yaz gibi. Fuar alanı kalabalıktı, çaktırmadan Destek Yayınları standını bulup bir tane de annem için kitap aldım. İmza saati gelmişti, salona girdik. Kitabı çıkarıp "Bak, sana ne göstereceğim" dedim. Yakın gözlüğünü taktı, adının olduğu sayfayı gördü, altını okudu... Kitaptan haberi yoktu, yazı gönderdiğimi de basıldığını da söylememiştim sürpriz olsun diye. Çok duygulandı ve ağlamaya başladı...


Sakinleyince salona girdik, uzun bir masa... Yazarlar imzalamaya başlamış, kitabı annem adına imzalatayım diye kuyruğa girdim. Sonra Esra Hanım'la karşılaştık, adımı söyleyince "Aa, ama sizin de yazınız var kitapta, siz de yazarlardansınız; lütfen siz de imzalayın." dedi. Afalladım, azıcık da kekeledim galiba. Hiç beklemiyordum bunu. Hayatımda kitap imzalamamışım. Bir sandalye de bana buldular ve diğer yazarlarla birlikte bir sürü insana kitap imzaladım. Çok acayip hissettim kendimi, sürpriz oldu! Annem duygulanmakla kalmadı, kendine gelir gelmez "E bari azıcık makyaj yapsaydın" deyip güldürdü bir de beni orada :)

Bu kitaptaki mektup, benden babama bir veda... Eğer burada olsa O'na söyleyecek öyle çok şeyim var ki, bir sürü yeni ve de mühim havadis birikti. Anlatırım bir ara baba...

2 Nisan 2014 Çarşamba

Sabahattin Ali...

Sabahattin Ali'nin ölüm yıldönümü bugün. 2 Nisan 1948'te koparıldı bu dünyadan. Daha yazacak çok şeyi varken, çok sevdiği kızına anlatacak daha çok şeyi dururken... 66 yıl önce bugün katlettiler onu.  Çok zaman geçti, hunharca canına kıyılan insanlar bitmedi.
Kitaplarını ilk  ne zaman okudum hatırlamıyorum ama ne zaman Kürk Mantolu Madonna'dan satırlar hatırlasam, içim titrer... 

"İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtırlar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, 'birtakım yabancılar beslemek'ti"

"Bu karanlık ve sıkıntılı manzara ne kadar güzeldi! İçime çektiğim bu ıslak hava ne kadar tazeydi! Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak... ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak..."

"Şimdi ben gidiyorum fakat ne zaman çağırırsan gelirim... dedi. Evvela ne demek istediğini anlamadım... O da bi an durdu ve ilave etti:
Nereye çağırırsan gelirim!"


Böyle bir üzüntü tanımı olabilir mi? 

"Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.”

3 Ocak 2014 Cuma

Atları bağlayın...

Arkadaşımın kitabı çıkıyor! Yeni yılın ilk güzel haberlerinden biri bu benim için. Melisa haberi ilk verdiğinde çok sevindim. Yıllardır yazdıklarından sonra ilk defa bir kitabın kapağında kendi adını görecek, şahane bir şey olmalı. Ne güzel yahu, ben de yazabilsem keşke bir gün.

Daha önce bir rakı cep ansiklopedisi hazırlamıştı bir arkadaşıyla beraber, ama şimdiki kendi yazdığı öykülerden oluşuyor. Onun adına çok sevindim, çok heyecanlı! Yolun açık, kalemin ferah olsun Melisa kuzusu; devamı gelsin!

İdefix'te satışa sunulmuş galiba kitap ama ben bir an önce alıp okumak için kitapçılara gelmesini bekliyorum. Nasıl bir şey peki, ehm, tanıtım bülteninden şöyle aparttım...


Cesaretimiz var mı her şeyi bir anda öylece bırakıp gitmeye? İnsan her nereye giderse gitsin kendini de beraberinde götürmez mi? Varlığından güç aldığımız arkadaşlar ne zaman yük haline geldi? Hepimiz başarılı olmak zorunda mıyız bu hayatta? Her seferinde duvara tosladığımız halde hâlâ yeni ilişkiler kurmaya, var olanı kurtarmaya çalışmak hayal kırıklıklarına bağımlı hale gelmemizle açıklanabilir mi? Melisa Kesmez, heyecanlı ve mütevazı sesinin her satırda hissedildiği kısa öykülerinde soruları müzikle, dramla, şiirle yoğuruyor, cevapları ise nüktedanlığı da elden bırakmayarak veriyor.

"Aklımızın devre dışı, sadece kalbimizin olduğu" yeniyetmelikten zaman mefhumunun olmadığı balık krakerli ve kaygısız çocukluk yıllarına, yüzyıllık dostla oturulan öğle rakısından patrona son çare olarak yazılan istifa maillerine, sevdiğimiz 'o'olmayı çoktan bırakmış uzatmalı evliliklerden gel demese de gittiğimiz, gitmek istediğimiz sevgililere, eski sevgililere, aileye, aldatmalara, aldatılmalara; üzerimize haddinden fazla gelen ancak bir türlü vazgeçemediğimiz "modern dünyamızın" tüm inceliklerine dokunuyor, yalın ama coşkulu, naif ama kararlı, fısıldıyor kulaklara: Atları Bağlayın, Geceyi Burada Geçireceğiz.



13 Aralık 2013 Cuma

Kelimeler

"Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor." 

Bugün Oğuz Atay göçeli  36 yıl olmuş... Beyle benim sevdiğimiz yazarlardandır,  "Tutunamayanlar"ın ilk baskısı kıymetlilerimizdendir.



"Sen öldüğünden beri gittikçe daha ‘muhafazakar’ oluyorum babacığım. Mesela, Allah kimseyi genç yaşta anasız, babasız bırakmasın filan diyorum. Sana oranla daha ‘münevver bir zat’ sayıldığım ya da kendimi öyle sandığım için, bu yargıya bir ‘filan’ sözünü eklemeyi de ihmal etmiyorum. Aramızda ‘irfan’ bakımından –görünüşte- bir fark olduğu doğrudur. Sen böyle görünüm inceliklerini akıl edemeyecek kadar saf olduğun, yani benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ olmadığın için belki de bu yazdıklarımı biraz karışık buluyorsun. Aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir. Bu buhran, genellikle senin ölümünden sonra içimde daha kuvvetle hissettiğim Cemil Bey'i yaşatma çabasıyla ilgilidir. İçimde benden ayrı olduğunu sandığım bir de Cemil Bey'in bulunmasına sen ‘tezyid-i şahsiyet’ mi yoksa ‘taksim-i şahsiyet’ mi dersin pek bilemiyorum."

(Oğuz Atay, Babama Mektup, Korkuyu Beklerken'den.)

***

“Önce kendini tanıtmalısın, yaptıklarınla ispat etmelisin kendini. Başkaları nasıl yapmışsa, nasıl yapıyorsa öyle davranmalısın. Kendini önce başkalarına kabul ettirmelisin ki biz de kabul edebilelim. Bunun için de belki ölmelisin. Unutulmalısın. Unutulan herkesin hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda. Orada bile acele etmemelisin. Senden önce ölüp, senden önce unutulanlar ve hatırlanmayanlar var. Dur bakalım, dur hele. Sıranı bekle.”


25 Nisan 1977

"Selim gibi, günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi. Bu defteri bugün satın aldım. Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. 'Kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu,' dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız."



10 Aralık 2013 Salı

Ursula ve # Diren Direniş

“Bir kadın olarak yaşadığım yer kimi erkeklere göre vahşi doğa. Oysa orası benim evim.”
Ursula K. Le Guin

“Varlığım yüzyıllar boyu sürecekse eğer, en azından bir kerecik ortaya çıkıp konuşmam gerekir. Şairim bana hiç söz hakkı tanımadı. Sözü ondan almak zorunda kaldım. Bana uzun ama küçük bir hayat verdi. Yere ihtiyacım var, havaya ihtiyacım var.”
Lavinia, Ursula K. Le Guin

Sevdiğim yazarlardan biri olan Le Guin'le ilgili ayrıntılı dosya için tık


Bu arada, her yıl aldığım Metis ajandasının bu yılki teması # Diren Direniş. 2014 ajandası arayanlara duyurulur.


4 Aralık 2013 Çarşamba

İyi kitap ilk cümlesinden bellidir

Bu aralar gece uyumadan az önce, metroda, vapurda filan kitap okuyabiliyorum. Yeterli değil evet, ama zaman yaratmakta zorlanıyorum. Sonra okuduğum kitapları düşündüm. Onları neye göre seçtiğimi. Yazarı, konusu? Bazısı sonunu okur kitapçıda karıştırırken, bense ilk cümlesine ve kapağına bakarım çoğunlukla. 

Sabitfikir, okurlarının desteğiyle, stylist.co.uk sitesinin seçtiği edebiyatın en iyi 100 giriş cümlesini tek tek yazmaya başlamış. Kendiminkileri düşündüm bir an, ha deyince aklına gelmiyor insanın. Sabitfikir'inkilerden başlayayım, aklıma gelir yavaş yavaş. Sizinkiler ne ola ki?

Tolstoy'dan Salinger'a, Plath'ten Kafka'ya... Listenin tamamına şuradan ulaşabilirsiniz. Ben kendi sevdiklerimin bazılarını aldım aşağıya. Bazı kitapların cümlelerini yazmadıkları listeye İncil'i de eklemişler ama, olsun.


Chuck Palahniuk Tıkanma
"Eğer bunu okumaya niyetliyseniz vazgeçin. Birkaç sayfa okuduktan sonra, burada olmak istemeyeceksiniz. Bu yüzden unutun gitsin. Gidin buradan. Hala tek parçayken hemen kaçın." (Funda Uncu'nun çevirisiyle)

J.D. Salinger Çavdar Tarlasında Çocuklar
"Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum. Her şeyden önce, ben bu zımbırtılardan sıkılıyorum. Sonra, onlarla ilgili en ufak bir söz etsem, bizimkilere inmeler iner." (Coşkun Yerli'nin çevirisiyle)

Sylvia Plath Sırça Fanus
"Rosenberleri elektrikli sandalyede idam ettikleri yaz; garip, boğucu bir yazdı ve ben New York'ta ne aradığımı bilmiyordum." (Handan Saraç'ın çevirisiyle)

Franz Kafka Dönüşüm
“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”

Leo Tolstoy Anna Karenina
"Mutlu aileler birbirlerine benzerler. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." (Ergin Altay'ın çevirisiyle)

Gabriel Garcia Marquez Kolera Günlerinde Aşk
"Kaçınılmaz bir şeydi: Acıbadem kokusu ona mutsuz aşkların yazgısını anımsatırdı hep. Doktor Juvenal Urbino, yıllardır kendisi için önemini yitirmiş bir olayla ilgilenmek üzere koşup geldiği, hâlâ alaca ışığa gömülü odaya girdiği an ayrımına vardı bunun. Antilli göçmen, harp malulü, çocuk fotoğrafçısı, satrançta en yufka yürekli rakibi, bir altın siyanürüyle belleğin işkencelerinden kurtarmıştı kendini." (Şadan Karadeniz'in çevirisiyle)

JM Barrie Peter Pan ve Wendy
Biri dışında, bütün çocuklar büyür ve büyüyeceklerini erken yaşta öğrenirler. Wendy de şöyle öğrendi: İki yaşındayken, bir gün bahçede oynuyordu. Bir çiçek daha koparıp, bu çiçekle annesine koştu. Sanırım küçük kız pek sevimli görünüyordu ki, Bayan Darling elini göğsüne koyup, 'Ah, keşke hep böyle kalabilsen!' diye haykırdı. Bu konuda aralarında geçen konuşmanın hepsi buydu, ama Wendy bundan böyle büyük zorunda olduğunu öğrenmişti. Bunu iki yaşına girdikten sonra anlarsınız hep. İki yaş, sonun başlangıcıdır." (Betül Avunç'un çevirisiyle)

İyi kitaplar olsun hep hayatımızda. Bir de onları okuyacak zaman...


18 Kasım 2013 Pazartesi

Hişt hişt


"Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapımı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile... Mahallemden pek memnunum. Yedi senedir çıkmadım oradan desem yeri. Hiç bir dostum da nerede oturduğumu bilmiyor.
...
Sabahları kalktım mı, koşarım doğru bir kahveye. Bu kahve tertemiz, yedi, sekiz masadan ibarettir. Sessiz insanlar gelir, gider. Bir köşede bezik, kaptıkaçtı, satranç oynarlar. Sahibi Frenkle Yahudi kırması bir hatundur. Dünyalar kadar iyi bir kadındır. Kahvesine girer girmez:

'- Bonjur mösyö' der, 'komantalevu?'

Lazım gelen cevabı veririm. O, bu cevapla kanmaz. Bana Fransızca herhalde pek hoş lakırdılar eder. Kimini anlar, kimini anlamam. Ne kadar vıy demek lazımsa der, bu vıy'ların arasına bir iki tane de no yerleştiririm. Rahat rahat anlaşırız. Elime Fransızca bir mecmua sıkıştırır. Ben de resimlerine bakar, anlayamadığım kelimeleri bir yere yazar, eve gidip lugata baktıktan sonra da anlar, ertesi sabah gelip de mecmuayı yeniden okuduğum zaman, 'vay anasına' derim."
(Lüzumsuz Adam, Sait Faik Abasıyanık)

Ben de bazen anlamadığım ya da anlamak istemediğim şeyler konuşulurken yeri geldikçe aralara "vıy" ve "no" serpiştirmek istiyorum. Hatta şimdi moda olduğu üzere "tilililiilii" ya da "le le le" bile sıkıştırabilirim yerine göre. Ama daha çok gazeteleri elimden fırlattıracak şeyler okuduğum için "vay anasına" daha münasip kaçar sanırım. Bu toplu kandırmaca, koca koca adamların müsameresi ne zaman bitecek acaba?


Babamla Foça'daki son günümüzde, onun elinde bu kitap vardı. Fotoğrafını çekmiştim, gözünde yakın gözlüğü elinde Lüzumsuz Adam'la... Denize girmemiş, kitabı bitirmişti yattığı şezlongda. Bugün Sait Faik'in doğumgünüymüş; iyi ki doğmuş, iyi ki yazmış... O yazmasa dediği gibi çıldırırdı belki, bizse eksik kalırdık.

Bu da 'Dülger Balığının Ölümü'nden:  

"Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak (…) İlk çağlardaki canavar halini bulacak. Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiç bir firsatı kaçırmayacağız." 

Yazar Doris Lessing de göçmüş bugün... Hayatını ve yazdıklarını ilginç bulduğum yazarlardandı. Huzur içinde olsun ruhu.



 Kedilere Dair kitabından:

 "Bej renkli (...) Ön ayakların bitiminde gümüşe çalan patiler. Kenarları beyazla çerçevelenmiş olduğu için simli gibi duran kulaklar dikilip, öne arkaya oynardı; dinleyerek, algılayarak. (...) Kuyruğu, ucu sanki diğer organlarının alamadığı mesajları alıyormuş gibi, bir başka boyutta oynardı. Hava kadar hafif, pür dikkat oturur, tüyleriyle, bıyıklarıyla, kulaklarıyla, bütün varlığıyla, bakar, işitir, hisseder, koklar, içine çekerdi. Eğer balık sudaki hareketin somutlaşmış, şekillenmiş haliyse, endamına bakılırsa kedi de hissedilmeyen havanın çizgiye dökülmüş ve biçimlenmiş hali.

Ah kedi; derdim, daha doğrusu tapınırdım: Güzeeeel kedi! Nefis kedi! Zarif kedi! İpek kedi! Tüylü baykuş gibi yumuşacık kedi, kelebek patili kedi, süslü kedi, inanılmaz kedi! Kedi, kedi, kedi, kedi."

4 Kasım 2013 Pazartesi

İçerdeki Kedi

Robinson Crusoe 389'un Facebook sayfasında gördüm bu kitabı. Bayıldım. Gördüğüm en güzel ve sade kitap kapaklarından biri. Kitabı okumak içinse ayrıca sabırsızlanıyorum.

"Kedilerimle aramdaki ilişki beni ölümcül ve her şeye nüfuz eden bir cehaletten kurtardı."
İçerdeki Kedi, William S Burroughs

Kitabın arka kapak yazısı da insanı duygulandıran, kedilerini mıncıklamak için sabırsızlandıran cinsten:

Karşıkültürün diğer temsilcileri için bile sıra dışı sayılabilecek deneyimleri ve tuhaf zekasıyla Beat Kuşağının öncülerinden William S. Burroughs'un son demleri ve kedileri: Ruski, Smokey, Fletch, Calico Jane...

Hayatının son on altı yılını kedileriyle Kansas'ta geçiren Burroughs, bu dönemde kedilerini ruhani birer dost olarak görmeye başlamış ve kendisi üzerindeki etkilerini her fırsatta vurgulamıştı: ''Kedilerimle aramdaki ilişki beni ölümcül ve her şeye nüfuz eden bir cehaletten kurtardı.''

İçerdeki Kedi, Burroughs’un kedi güzellemelerini, rüyalarını ve gördüğü yarı halüsinatif hayalleri bir araya getirdiği pasajlarıyla Burroughsseverler için olduğu kadar kediseverler için de farklı bir tecrübe olacak alternatif bir günlük.

...Bu kitap; yazarın hayatının, kendisine kedilerin oynadığı bir sessiz sinema olarak sunulduğu bir alegoridir. Kedilerin birer kukla olduğunu söylemiyorum. Hiç de öyle değiller. Yaşayan, nefes alıp veren canlılar onlar ve insan ne zaman başka bir varlığa temas etse üzülüyor: Çünkü sınırları, acıyı, korkuyu ve nihayetinde de ölümü görüyor. Temasın anlamı budur işte. Bir kediye dokunduğumda bunu görüyor ve gözlerimden yaşlar aktığını fark ediyorum.
...

13 Ağustos 2013 Salı

Peri Gazozu

Beklediğimden de iyi bir kitap okuma performansı gösterdim sayılır tatilin deniz kısmında, kendimi tebrik edebilirim. Güneşlenmeyi sevmediğimden, o an denizde değilsem en şahane şey kitap okumak. Bir de gölge buldum mu, mis. Özlemişim de ne zamandır keyfimce okumayı... Şöyle tırtıklanmış kırpılmış zamanlarda değil de, geniş geniş.

Foça'daki birkaç günde Sait Faik'in "Lüzumsuz Adam"ını, Cemal Süreya'nın "Onüç Günün Mektupları"nı ve Ercan Kesal'ın "Peri Gazozu"nu bitirdim. Gölgede, su gibi gittiler. Saçaklı Hanım'la Alsancak buluşmamızda satın aldım sonuncusunu. Sırada, hiç okumadığım bir yazarın kitabı var; Dan Brown'ın "Cehennem"i. Floransa'da geçiyormuş hikaye, "Oralardaydın, oku; seversin." diye Saçaklı Hanım tavsiye etti, aldım hemen.

İlk iki kitabı methetmeye gerek yok, Sait Faik'le Cemal Süreya'yı bilen bilir zaten. İnsan halleri onlardan sorulur. Ben birazcık "Peri Gazozu"ndan söz etmek istedim. Su gibi giden, anılarla bezeli bir kitap bu. Yer yer insanı duygulandıran, içini cız ettiren yaşamların öyküleriyle dolu. Sade, naif, içten... Dalıp gidiyor insan okurken, sırıtıyor bazen; bazen de gözleri doluyor.

Kitabın ismi de, yazarın babasının Avanos'ta (Nevşehir) ürettiği Peri Gazozları'ndan geliyor. Ercan Kesal'ın, doktorluk ve çocukluk-gençlik yıllarından birçok anı var içinde. Babasıyla ilgili olanlar, insanın yüreğini burkuyor biraz. Hayat. Kalbi avucunda bir hekimin, evladın, babanın gözünden... 

Kitapta Sivas Katliamı da var, ölüm oruçları da.  İçime en dokunan kısımlardan birini paylaşmak istedim. Bir fotoğrafın öyküsü... Hatırlarsınız o fotoğrafı. Metin Altıok, Behçet Aysan ve Uğur Kaynar Madımak Oteli'nin merdivenlerindedir. Önlerinde bir yangın söndürme tüpü, Altıok'un elinde ise bir fırça... Ölümü bekler gibi, çaresiz ve düşünceliler. İnsanın içini yakan, alttaki fotoğraf.


İşte o fotoğrafın hikayesi var kitabın 62. sayfasında. İnsanın yanarak öleceğini kabullenip bari fotoğrafları kurtarayım, cesedimden olsun bulsunlar ve burada olanlar bilinsin, görülsün demesi... Çok fena, çok.


Güzel bir kitap, sevdim. Tavsiye ederim naçizane. İçinden bir parça okumak isterseniz, şöyle buyrun. Hayat, insan hikayeleriyle daha anlaşılır ve yalın. Süslü cümlelere gerek yok. Eh, o zaman bitiş vuruşu da göçüp giden güzel insan Metin Altıok'tan gelsin:

"... Dolanıp duruyorum ortalıkta.
Kedim hımbıl, yaprak döküyor çiçeğim,
Rakım bir türlü beyazlaşmıyor.
Anahtarım güç dönüyor kilidinde,
Nemli aldığım sigaralar.
Ne zaman bir dosta gitsem
Evde yoklar."

25 Temmuz 2013 Perşembe

2012'nin en iyi kitap kapakları

Bu kitapların içeriklerini bilemem ama kapaklarını pek beğendim. Bir kitapçıda  görsem, elim mutlaka şöyle bir gider karıştırırdı...




Via

18 Temmuz 2013 Perşembe

Hep aynı şeyler

Çevremde gördüğüm şeyler üstüne aklımdan geçenlere, bir kitabın satırlarında ya da bir filmin repliklerinde rastladığımda çok şaşırıyorum hala. Sanki onu ilk kez ben düşünebilirmişim gibi bir yanılgı, komik... Yine öyle oldu.  

 
- Biliyor musun?
* Neyi?
- İnsanlar hiçbir şey hakkında konuşmuyorlar.
* Muhakkak bir şeyler konuşuyorlardır.
- Hayır, hiçbir şeyden söz etmiyorlar. Sadece giyimden, arabadan söz ediyorlar. Konuşulan şeyler hemen hemen hep aynı, değişik hiçbir şey yok. Hiç müzeye gittin mi? Amcam bir zamanlar durumun çok değişik olduğunu söylüyor. Çok zamanlar önce resimlerin bile anlamı varmış.


(Ray Bradbury / Fahrenheit 451)

Oysa eminim, alttaki evlerde yaşayan insanların konuşacak daha farklı şeyleri vardır...

 

19 Mart 2013 Salı

Bırak. Git.

Hafta sonu 20 derece birden soğuyan havayla, sağ gösterip sol vurarak geri gelen kışa rağmen çıktım dışarı... Kar da yağmış, görmedim ama yağmur ve fırtına da yetti. Çok sevdiğim 3 kadını görmek için metro, vapur, dolmuş yolculuğu yaparak ta Nişantaşı'na gittim. Bostancı'da yaşayan biri için Nişantaşı "ta" ile ifade edilir, evet. Bu havada sadece kıymet verdiğim insanlar için kedili ve sıcak evimden çıkmaya üşenmezdim zaten.

Vapur yolculuğu hoşuma gitti, gazetemle kitabıma gömülüp arada camdan dışarı bakmak da öyle. Camın dışında, yer yer mahvolsa da güzel bir İstanbul manzarası ve simit canlısı martılar vardı. Gittiğimiz yeri de sevdim. Kakara kikiri muhabbet eşliğinde güzel, uzuun bir kahvaltı ettik.

Özlemişim. Kahkahalarını, sohbetlerini... Her şeyden öte, beni dinleyip gerçekten "anladıklarını" bilmeyi... Aradan zaman geçse de kaprissiz bir şekilde kaldığın yerden devam ettirebilmeyi. İnsanoğlu şaşırtır, hayal kırıklığına uğratır bazen. Ama bazen de içini aydınlatır, gülümsetir, mutlu eder. Sevgili S, E ve S... iyi ki varsınız.

Akşamüstü vakti Nişantaşı yokuşundan Beşiktaş'a sallanmışken telefonum çaldı, kulağımda özlediğim bir ses: 17 yıllık dostum, nikah şahidim, nikah şahidi olduğum P. Her zor ve mutlu anımda yanımda olan, benim de elimden geldiğince yanında olduğum... Dedim kendi kendime, anneler insan sarrafı hakkaten.
Sonra Tezer Özlü düştü aklıma. Mutlu ve umutlu hissetmeme rağmen hüzünlü satırları içimi sızlattı.

"Bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu. Bırak yolları, istasyonları, insanları, yabancıları, sevdiklerini, çocukluğunu, ölen uzaklardaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. Bak nerelere varıyor gökyüzü. Hangi zamanlara. Hangi sonsuzluğa. Git."

Tezer Özlü / Yaşamın Ucuna Yolculuk


Görsel için kaynak


12 Mart 2013 Salı

Rüya biriktiren

Rüyalar görürsünüz, sabahına unutursunuz. Rüyalar görürsünüz, yıllarca aklınızdan çıkmaz. Yakın bir arkadaşım mesela öyle rüyalar görür, öyle ayrıntılı hatırlar ki hepsini... Hep derim; yazsan roman, çeksen Tarantino filmi olur bunlardan. Öyle bir hayal gücü, bilinçaltı, zihin kıvrımı; adı her neyse artık...

Pek sevdiğim, yine bir başka sevdiğim yazar Auster'ın da kendisi için "Perec okumak için kişi kendini oyun ruhuna teslim etmek zorundadır. Perec’in kitapları entelektüel tuzaklarla, göndermelerle ve gizli sistemlerle bezelidir ve müthiş eğlencelidir" dediği Georges Perec de rüyalarını biriktiriyormuş meğer... The New York Review of Books’taki habere göre durum tam da bu. Şaşırdım mı? Hayır.



Bilmeceli bulmacalı kitaplardan rüyalar alemine hop diye geçivermek, tam da Perec'e yaraşır. Kafayı gerçekliğe takmış olsa da, ceplerinin bir köşeciğinde oyun misketi ya da çakıltaşları gibi gibi rüyalarını da saklamış. Yaşamı boyunca gördüğü (hepsi o kadar değildir değil mi, hatırladıklarıdır?) 124 rüyayı kaydetmiş.

“Gördüğüm rüyaları kaydettiğimi sanıyordum”, demiş rüya öykülerine ya da öykü rüyalarına  geçmeden önce.

“Fakat çok geçmeden fark ettim ki, bir süre sonra sadece onları yazmak için rüya görmeye başlamışım.” 

Son kitabı Paralı Asker'i almayı düşünürken, rüyaları aklımı çeldi şimdi. Sevgili Esra'nın (Esra Özdoğan) çevirisinden zerre şüphem yok, ama bir de şu rüyalara el atsanız?

8 Mart 2013 Cuma

Vicdan

Pek kitap okuyamıyorum bu aralar, can sıkıcı. Mesleki deformasyon dedikleri şey, editörlükte elle tutulur hale geldi artık. İş gereği sürekli yazmaktan ve okumaktan, keyfim için okumaya mecalim kalmıyor. Gıcık.

Dün akşam bey "Sana resimli roman aldım" deyince sevindim. Bu isimde bir dergi/çizgi roman varmış, onun dışında bir de Vicdan'ın maceralarını almış bana. Eskiden karikatüristlik yaptığından, haliyle daha iyi takip ediyor mizah dergilerini... Bense anca arada Uykusuz okuyorum, o ka.

Gelelim Vicdan'a... Vicdan'ı hayal meyal hatırlıyorum sanki Gırgır'dan. Karikatürist İlban Ertem'in yarattığı bir karakter Vicdan. Dişi bir sokak kedisi. Tekir. Sanırım Ertem'in eşinin böyle bir kedisi de varmış, ama bu dünyadan göçeli epey zaman olmuş. İlban Ertem şimdi n'apıyor derseniz, yıllar önce Bodrum'a yerleşmiş. Dilerim keyfi yerindedir.



Çizgi roman; Vicdan'ın, Gırgır'ın her sayısında 2 sayfa yayınlanan maceralarının kitaplaşmış hali. 68 sayfa. Çocuk gibi sevindim akşam ve elimden bırakamadım. Siz de tanışın istedim.

Vicdan'ın, sokak kedisi annesi Arap'tan başlıyor anlatmaya; Vicdan ve kardeşlerinin doğmasını, sokaklarda yaşadıklarını, tehlikelerden korunmak için yaptıklarını, kurdukları dostlukları, yedikleri kazıkları, sokak kedilerinin bir eve kapağı atmak üzere yaptıkları her şeyi, her macerayı güzel güzel anlatıyor. Hem de çok akıcı bir dille, gülümseten ayrıntılarla. Akşam okumaya başladığımda, Yoda da göbeğimin üstünde sanki neye güldüğümü anlamış gibi dikkatli dikkatli bakıyordu.



Vicdan, sokaklarda başına gelen her türlü beladan kedi şansıyla kurtuluyor, istediği eve kapağı atıp kendini sevdiriyor, sevmediği yerden de dört patiye kaçıyor. Sırtını pek, karnını tok tutmak için uğraşıyor sürekli. Kimsenin kulu kölesi olmak gibi bir derdi de yok, haysiyetli bir kedi. Eve işedi diye fırça mı yedi, hemen onu evine alan adamın yaptıklarını taklit edip klozete tünüyor! Akıllı da :)


Vicdan, kedi gözünden hayatı anlatıyor aslında. Sokaklarda yiyecek bulma derdi dışında insanların gazabından korunmaya, hayatta kalmaya çalışan sokak hayvanlarını çok güzel anlatıyor. O kadar çok ezyet görüyorlar ki, akıl alacak gibi değil. Kedi kitabı deyip geçemem bu yüzden. İsmi bile o kadar çok şey anlatıyor ki: Vicdan.

Eline sağlık İlban Ertem, ne iyi etmiş de çizmiş ve Vicdan'la tanıştırmışsın bizi... Ne iyi ki Gırgır fasikülleriyle yok olup gitmesine izin verilmemiş de kitaplaştırılmış. Ve ne iyi etmiş de bizim bey de bana almış, heheh :)



Vicdan
Uykusuz Çizgi Roman Klasikleri Dizisi
Mürekkep Basın
68 Sf. / 15 TL