sanat sepet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat sepet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2017 Cuma

Absürt "Fırtına"

Aktivitelerden uzak yaşıyorum ne zamandır (yaklaşık 3 yıldır); evden işe, işten eve... Ofis toplaşmalarından da yıllardır kaçtığımdan, biletleri aylar önce alınan dün akşamki tiyatro buluşmasına hayır diyemedim. O kadar da yabanilik etmeyeyim diye... Ama tabii ki fiyaskoyla sonuçlandığını belirtmeme gerek yok. Kırk yılda bir çıktım ya, her tür saçmalık olur. Kızımla oyun oynayıp kitap okuyarak geçirseydim keşke dün akşamı da. Çocuğun ahı tuttu galiba. Hakkaten yılın en uzun gecesi oldu. İnsanların ofis dışında da kaynaşmaya  zorlanmasına gıcığım. 

Benim eve uğrayıp öyle gitmem gerekiyordu, Defne'nin fizyoterapisi filan... Sandım ki bir tek ben evden geleceğim, herkes ofisten topluca çıkar, bir şeyler yiyip içtikten sonra tiyatroya intikal edilir. 10 kişiyiz toplamda. 

Defne'yi akşam onunla olamayacağıma zar zor ikna edip metroya bindim. Çıkışta kılpayı kaçırdığım tramvayı, Kadıköy çarşının oraya kadar kovaladım. Sonunda vatman acıdı da açtı kapıyı, tıknefes bindim. Buluşma noktasına bi gittim ki 3 kişiler! Gerisi nerede? Gerisi, berikilere bir şey demeden ofisten tek tek tüymüş. Sonrasında haber de vermemiş. Yahu, 10 kişi yan yana oyun izlemek mi ofis dışında sosyalleşmek? Öncesinde iki laf etmez mi insan? Bunca yıldır gitmememin sebebini bir kez daha idrak ettim. İsabet olmuş. Bu kadar küçük bir güruhta bile gruplaşma, çekişme... 



Aksi gibi Shakespeare uyarlaması "Fırtına" oyunu da absürt ve tuhaftı. Tiyatro delisi sayılmam, modern tiyatrodan anladığımı da asla iddia edemem ama, uzunca bir süre oyun izlemem yani. Bana yetti. Gerçekten emek işi ve ortaya çıkan sonuç, göreceli. Uzun uzun tiratlar, kameralı ve patenli periler, ittire kaktıra biten 1. perde ve oyunun sonunda kara donla kalan adamlar... Tek sevdiğim ayrıntı, ekoseli ceket esprisi sayılabilir. İktidar, ihanet, intikam, affetme filan ama, ortaya çıkan sonuç zırvalık.

Gecenin 11'inde oyundan çıktığımda, bizim beyin "Kız seni özlemiş, uyumadı; seni bekliyor" mesajıyla topuklarım kıçıma vurarak taksiye atlamamla şahane bir final yaptı dün gece. Anahtarın sesini duyar duymaz, pijamalı kuzu bitti eşikte. Dudaklarını büze büze "Seni çok özledim annecim, sen gel diye bekledim" deyince, içimden hay şekspir'e de, bu soğukta ofis tayfasıyla sosyalleşmeye kasmaya da... Puding yemek bile dikkatini dağıtmamış.



Eve geldiğimde Hüseyin Avni Danyal'ı, annemin izlediği dizide de görünce asabım bozuldu. Oyunun sonunda o da cübbeyi çıkarıp çamaşırla kalacak diye ciddi ciddi endişelendim. O sahnenin anlamını, günahlardan arınma olarak düşünemedim ben. Ama sanattan anlamamak tam da böyle bir şey olabilir, bilemiyorum. 



Ekşisözlük'te oyunla ilgili hislerime tercüman olan yorumlardan şu ikisini şuracığa bırakıvereyim ben... Yılbaşına dair hiçbir heyecan, coşku hissedemiyorum. Yaşlılık böyle bir şey galiba. Bari çocuk sevinsin diye kitaptan ya da fotoğraftan yılbaşı ağacı filan yapayım. Evdeki tek yılbaşı göstergesi, vazodaki kokina ve birkaç yıldır kapıda asılı Noel Baba...

12 Mayıs 2016 Perşembe

Zuhal Olcay konseri... Daha iyi nefes, daha iyi yaşam için

Ne zamandır bloga yazmamışım. Yazmışken, işe yarayacak bir şey olsun bari dedim...

Zuhal Olcay, 23 Mayıs Pazartesi akşamı saat 21:00’de, Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde Sinema Senfoni Orkestrası ile bir konser verecek. Bu, kızımın sağlığı ve bizim için önemli bir yardım konseri.

Çünkü Caddebostan Rotary Kulübü ve KİFDER'in (Kistik Fibrozis Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) birlikte düzenlediği konserin tüm geliri, Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Türkiye'nin tam donanımlı ilk Kistik Fibrozis Tanı ve Tedavi Merkezi'nin kurulması için kullanılacak.  

Tüm Türkiye'de 20 bin Kistik Fibrozis hastası olduğu tahmin ediliyor, ancak içlerinden sadece 2 bini tanı almış durumda. Bunlardan biri de, 9 aylıkken Kistik Fibrozis tanısı konan 1.5 yaşındaki kızım. 


Aylarca kuzunun zayıflamasının, halsiz düşmesinin nedeni bir türlü anlaşılamadı. Besin alerjisi dendi, yok reflü dendi. El kadar çocuğa kolonoskopi, endoskopi, biyopsi yapıldı. Defalarca sodyum potasyum değerleri düştü, geceleri acile taşındık; hastanelik oldu... 


3 hafta Cerrahpaşa'da yattı, o 21 gün boyunca günde 7-8 kez kan aldılar Defne'den, en sonunda el ve ayaklarında serum takacak damar kalmayınca, kafa derisinden damar yolu açılarak serum verildi. Doktorlar çok hoyrat davrandı, sanki lahana bebekmiş, canı yanmıyormuş gibi. Hala doktora gittiğimizde, beyaz önlüklü birini gördüğünde, sırtüstü yatırıldığında avaz avaz ağlıyor. 


Geçen yaz oldu hayatımızı mahveden tüm bu anlattığım şeyler. Adını bilmediğimiz bir hastalık, hayatımızın tam ortasına yerleşti.


Böyle bir merkezin kurulması neden önemli?


Kistik fibrozis genetik ve ölümcül bir hastalık, ne yazık ki kesin tedavisi şimdilik yok. Sürekli/düzenli ilaç kullanımı, fizyoterapi ve hastanede doktor kontrolü/takibi gerektiriyor. Başka sindirim/solunum hastalıklarıyla karıştırıldığı içingeç teşhis (ve haliyle geç tedavi) edilebiliyor.


Kistik Fibrozis hastalarının, hastanelerdeki kalabalıkta sıra beklerken enfeksiyon kapmaması ve Kistik Fibrozis konusunda uzman hekimlerden (gastroenterolog, fizyoterapist, diyetisyen, psikolog, akciğer hastalıkları uzmanı vb) oluşan ekibe rahatlıkla muayene olabilmesi için bu özellikli merkezlerin kurulması/sayılarının artması gerekiyor. çünkü multidisipliner tedaviyi gerektiren bir hastalık.


Kızım hastalandığında, acile gitmek zorunda kaldığımızda saatlerce bekliyoruz, diğer hastalardan enfeksiyon kapmaması için maske takmak ya da en sakin, kimselerin olmadığı koridorlarda beklemek durumunda kalıyoruz. 


İşte bu merkez, bu yüzden önemli. Sadece kistik fibrozis hastalarının gittiği, dertlerinden anlayan doktorların olduğu bir merkez. Deli kuyruk var diye, soracağımızı da unutup alelacele derdimizi anlatmak zorunda kalmadığımız bir merkez...


Anlayacağınız alınan her bilet, verilecek her destek çok değerli...


Ayrıntılı bilgi buradaBiletler Zorlu PSM sitesinde ve Biletix'te.


Ben o akşam, kızım için annem ve eşimle orada olacağım. 


Siz de bu konsere bilet alarak ve elinizden geliyorsa duyurup paylaşarak birçok hasta çocuğa ve ailesine umut olabilirsiniz.

14 Ekim 2014 Salı

Düş alanı

"Kentlerin havaalanlarından çok düş alanlarına gereksinimi var. Yeni düş alanları yapılmalı, olanlar restore edilmeli ya da tümden yok edilmeli..."
 Nilgün Marmara

Üçüncü havaalanı için onca ağaç kesilir, onca kuş yuvasından edilirken, bu hoyrat devir için ne kadar naif bir dilek düş alanı... Nilgün Marmara okumak da, biraz Tezer Özlü, azıcık da Sylvia Plath okumak gibi. O hassas kırılganlık, öfke ve meydan okumaları benzeşmiş sanki. Daha 30'una değmeden göçüp gitmeyi seçen Nilgün Marmara'nın ölüm yıldönümüydü dün. 13 Ekim 1987'de, 29 yaşındayken Kızıltoprak'taki evinin 5. katından bıraktı kendini. Tanıklar demiş, yere düşerken hiç çığlık atmamış.


Böyle demiş onun için Cemal Süreya:

Nilgün ölmüş. Beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış. Ece Ayhan söyledi. Çok değişik bir insandı Zelda. Akşamları belli saatten sonra kişilik hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. Çok da gençti. Sanırım otuzuna değmemişti daha. Ece ile gergedan için yaptığımız aylık söyleşide ondan söyle söz ettim: bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zamanlar görememişim. Bugün ortaya çıkıyor.

24 Eylül 2014 Çarşamba

Malkovich Malkovich

John Malkovich gerçekten acayip adam. Aktör olarak severiz, sayarız. Sonuçta içinde adı geçen bir film çevrilmiş büyük bir oyuncu kendisi. Ego şişmez mi? Şişer. Bkz. John Malkovich Olmak, ki bence o da az acayip film değildi. Bana normal hayatında da pek çatlakmış  gibi gelir hep. 

Şimdi de birçok ünlü fotoğrafçının çektiği unutulmaz fotoğrafta, fotoğraflardaki kişilerin yerine geçip aynı kareler için yeniden poz vermiş. Malkovich'le defalarca çalışan fotoğrafçı Sandro Miller, kendine ilham veren unutulmaz fotoğraf kareleriyle özel bir şey yapmak istemiş. Model olarak da John Malkovich'i seçmiş. Aktör uniseks bir model olmuş, makyaj, ışık, prodüksiyon vs hepsi çok başarılı. Serinin adı da “Malkovich, Malkovich, Malkovich: Homage to photographic masters.”  

Ama yani sadece poz vermek değil bu, başka bir şey. Resmen canlandırmış, yeniden yaşamış o anı, o kişinin suretine bürünmüş. Yaşsız, cinsiyetsiz bir insan gibi. Malkovich ifadeleri, mimikleri, duyguları şahane bir şekilde tekrarlarken, Miller da ışığı, kompozisyonu ve modu ustalıkla yeniden yaratmış. Bu arada fotoğrafların hiçbirinde photoshop kullanılmamış.

Göçmen annenin olduğu ilk kareyi gördüğümde şaşırıp "Aaa, ama bu kadın John Malkovich'e ne kadar benziyor" dedim. Kalanı da iyi, bizde böyle bir proje olsa kim bu kadar iyi performans çıkarır? Aklıma hiçbir isim gelmedi.

Gerçi Picasso'da Mazhar Alanson'u, Jack Nicholson'da da Özkan Uğur'u andırmıyor değil.

Sandro Miller, Dorothea Lange / Migrant Mother, Nipomo, California (1936), 2014
Sandro Miller, Philippe Halsman / Salvador Dalí (1954), 2014
Sandro Miller, Albert Watson / Alfred Hitchcock with Goose (1973), 2014
Sandro Miller, Victor Skrebneski / Bette Davis (1971), Los Angeles Studio, 2014
Sandro Miller, Andy Warhol / Self Portrait (Fright Wig) (1986), 2014
Sandro Miller, Gordon Parks / American Gothic, Washington, D.C. (1942), 2014
Sandro Miller, Yousuf Karsh / Ernest Hemingway (1957), 2014
Sandro Miller, Irving Penn / Pablo Picasso, Cannes, France (1957), 2014
Sandro Miller, Arthur Sasse / Albert Einstein Sticking Out His Tongue (1951), 2014
Sandro Miller, Arthur Sasse / Albert Einstein Sticking Out His Tongue (1951), 2014
Sandro Miller, Bert Stern / Marilyn in Pink Roses (from The Last Session, 1962), 2014
Sandro Miller, David Bailey / Mick Jagger “Fur Hood” (1964), 2014
Sandro Miller, Edward Sheriff Curtis / Three Horses (1905), 2014
Sandro Miller, Herb Ritts / Jack Nicholson, London (1988) (A), 2014
Sandro Miller, Diane Arbus / Identical Twins, Roselle, New Jersey (1967), 2014

Via
Burada da varmış.

15 Eylül 2014 Pazartesi

Sen devam et çocuuum


Pek güzide bir anneymiş Mica Angela Hendrick... Kendisi ressam ve 4 yaşında bir kızı var. Başlarda Mica, kızını taslak defterinin yanına pek yaklaştırmıyormuş. Çünkü minik Myla'nın eline kalemi alıp tüm taslakları karalayacağını düşünüyormuş. Oysa çocuğun derdi, hepsine kendi yorumunu katmak.


Ve sonra bir gün, kızının ettiği laf kararını değiştirmesine neden olmuş: "Eğer paylaşmazsan performansa başlamak zorunda kalırız!" Annesinin sözlerini ona karşı kullanan Myla, Mica'yı izin vermeye mecbur bırakmış. Kızının, ilüstrasyonlarını bitirmesine izin veren Mica bir süre sonra bu işbirliğinden bir koleksiyon oluşturmuş.

Şimdi minnak Myla çizmeyi bitirince, annesi Mica boyamaları yapıyor. Mica, kızıyla olan bu deneyiminin sanat anlamında kendisine çok katkısı olduğunu ve muhteşem şeylerin oluşmasını sağlamak için kontrolü elden bırakmak gerektiğini söylüyor. Ortaya gerçekten pek de eğlenceli şeyler çıkmış. Bence ufaklığın çizdikleri çok sevimli, anneden gelen bir yeteneği olduğu kesin. Öte yandan, annenin böyle bir şeye izin vermesi de takdire şayan. Ben verebilir miydim bilemedim, siz?

Myla için günün sorusu artık bu: "Benim için yeni kafalar var mı?"


25 Ağustos 2014 Pazartesi

Vapur, Salt Robinson, Duvarların Dili, uzun Cuma

İstanbul'un Anadolu yakası sakini olarak, ne zamandır yolumu Beyoğlu tarafına düşürememiştim. Üşengeçlik, tembellik vs dışında tipik İstanbul zorlukları işte. Göbekli halde hıncahınç dolu metrobüse binmeyi gözüm kesmiyordu, arabayla da deli trafik ve bulunamayan boş otopark yüzünden hevesim kaçıyordu. 

Hem beton deryasına dönen Taksim değil de, Tünel-Asmalımescit'teydi gideceğim yerler. Çözüm basitmiş: Arabayı Kadıköy'de vapur iskelesinin oradaki büyük otoparka bırak, Karaköy vapuru + tünelle Asmalımescit'e ulaş. Mis! Püfür püfür vapur yolculuğunu özlemişim. Trafik yok, üst üste binmiş insanlar yok. Rüzgar var, martı var, manzara var...





















Bu Cuma, Uzun Cuma'ydı Pera Müzesi'nde. Yani hem sergi gece 22'ye kadar açık, hem de ücretsiz. "Duvarların Dili" sergisini görmek istiyordum ne zamandır. İş çıkışı düştük yola. Önce Salt Beyoğlu'ndaki Robinson Crusoe Kitabevi'ne uğradık. Eski gözağrımın yeni yerini görmemiştim. Aklım hep eski dükkandaydı, üzülmüştüm oradan ayrılmak zorunda bırakılmalarına. Salt Beyoğlu'nun 4. katındaki yerleri gayet güzel olmuş; geniş, ferah... Karşılıklı raflardaki kitaplara bakarken, toto totoya geldiğiniz insanlara sürekli "Pardon" demeniz gerekmiyor. Eski yer, güzeldi evet ama acık samimiydi. Burada yeşilliklerle dolu bir balkon-teras benzeri bir yerleri bile var nefes alımlık. 




Burada kitapları oturup da karıştırabileceğiniz bir koltuk, kocaman da bir masa var. Piyano? Onun işlevini çözemedim. Belki küçük dinletiler oluyordur. Raflar arasında rahat rahat geziniliyor. Aradığım kitapları buldum, dükkan kapanıyor olmasaydı (20:00'de kapanış) azıcık daha kalıp birkaç tane daha karıştırmak isterdim. En azından kasadaki kibar çocuktan jelatinini açmasını rica ettiğim 100 liroluk yemek kitabını, neyse... 

Hamilelikte gözler de bozuluyormuş hafiften, 3 kez bakıp hala göremeyince yerini sorduğum Deliduman için "E önünüzdeki 3. bölümde" deyip sayemde beyle beraber pek eğlendiler, n'apalım bir süre köstebek de olacağız artık. Ama bey dahil hepsinin kahkahalarını duydum yani, kulaklara bir şey olmamış demek ki. RobKart'ın içindeki paralar da bitmemiş, hepsini onunla ödeyip cepten bir şey harcamayınca pek nefis bir alışveriş oldu.


Sergiye gelince... Duvarların Dili, graffiti ve sokak resmi örneklerinden oluşan bir sergi. Duvarlar, metrolar, trenler... Her yerden örnekler var. Memleketimizde ilk defa bu konuda bir sergi açılıyor, bu sergi bittikte sonra üstü boyansa bile eserler duvarın altında kalmaya devam edecek. Eh, bir Banksy yok elbette ama Keith Haring gibi sevdiğimiz adamların işleri mevcut. Haring'in ünlü desenleri, zamanında hip-hop plak kapağında bile yer almış.


Amerika'da 70'lerde başlayan akımın  günümüze uzanan örnekleri, sahiplerinin fotoğrafları, benim yabancısı olduğum hip-hop ve kaykaycı alemleri de var. Bir de alttaki gibi bu sergi için yapılmış işler. Fesli, kaytan bıyıklı uzaylı iyiymiş.





















Benim ilgimi en çok, C215 mahlaslı Fransız'ın işleri çekti. Duvardaki resimlerini fırçayla değil de, karton kalıpları ince ince kesip dantel işler gibi spreyle boyadığına inanamadım. Deli işi, ciddi emek istiyor. 


Kendini anlattığı videoda, aşama aşama nasıl uğraştığı yer alıyor. İzlerken insanın ağzı açık kalıyor. Tek tek kesiyor. Önceleri utanıyor, yaptıklarının fotoğraflarını çekip internete koymakla yetiniyormuş. İnsanlar ilgilendikçe kabuğunu kırmış. Kızının resimlerini dünyanın dört bir yanına (İtalya, İspanya) çizmiş; ağzında emzikle başlamış, kafasında bereyle 10 yaşına kadar gelmiş. Kız büyüdüğünde, kendini bir sürü ülkenin sokaklarındaki duvarlarda görünce mutlu olur herhalde. Ben olurdum yani.




Bunlar da hoşuma giden işlerden bazıları. Duvarı kaplayan endamlı abla, Logan Hicks'e ailt. Serginin daimisi Osman Hamdi'nin yeni gözdesi diyorlar kendisi için. Robinson, Pera rotasından sonra Otto Asmalımescit'e uğrayıp bir şeyler de atıştırdınız mı, tamamdır. Beyoğlu'nun Taksim tarafı elden gitse de Asmalımescit, Galata tarafı hala umut vaat ediyor. Buna sevindim doğrusu, İstiklal'in çorapçı-doncu dolmayan ender yerleri.