... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2014 Pazartesi

Babam ve lokma

20 Eylül, babamı kaybedişimizin birinci yıldönümüydü. Koştura koştura geldim İstanbul'dan annemin yanına. Babamsız bir yıl geçti... Çabuk geçti diyemem. Bu bir yıl içinde bir sürü şey oldu. Önce bebek haberini, sonra annemin hastalık haberini aldık. Birine üzüldük, endişelendik, diğerine sevindik, mutlu olduk; sık sık babamla olan anıları, eski günleri hatırladık, "Keşke yanımızda olsaydı" dedik, en çok da onu özledik. Hem de çok. Boşluğu dolmaz, biliyorum ama çare yok.

Babamın yokluğunda bir sürü şeye hayıflandım, ama en çok da torununu göremeyecek olmasına. Anneme dediği "Torunum olursa altını bile değiştiririm, hele bir de kız olursa" lafını her hatırladığımda burnumun direği sızladı. Eylül'le barışsam da, 20'si hep bir iç sızısı, baba özlemi artık.


Hayat sürdü gitti, kış oldu yaz oldu... Göbek dışarıda, bebek içeride büyüdü. Annem kemoterapi seanslarının sonuncusunu alacak yakın zamanda. Sonra radyoterapi derken iyileşip sağlığına da, saçlarına da kavuşacak. Ve birkaç aya da cimcime olacak ilacı.


İzmir'de güzel bir adet vardır bilir misiniz? Sokakta lokma dökerler. Önde koca bir kazanda yağ kızar, hamurlar içine top top atılır, hemen yan tarafta da şerbetlenip tarçınlanarak küçük tabaklara doldurulur ve dağıtılır. Bazen cumaları cami önlerinde, çoğu zaman da sokak aralarında. Ben de pek severim tatlıyı, babam gibi. Hep görür ama utanıp da kuyruğa giremezdim.

İzmir'e ilk geldiğimizde, baktım sokağın bir köşesinde millet yine lokma kuyruğunda. Utana sıkıla girdim kuyruğa, cebimde de az bir para var. Az alacağım, yeter diye düşündüm. Millet gibi elimde koca tabak ya da leğen yok. Sıra bana gelince lokma döken amcaya sordum, nedir borcum diye. "Borcun yok evladım, bedava bu; ye, afiyet olsun" dedi. Çocuk aklım bir türlü almadı, nasıl parasız tatlı dağıtılır diye. İki saat amcaya para vermek için uğraştım, o da ısrarla almadı.

Bu ve alttaki lokma fotoğrafı internetten
Burada isteyen, işte böyle hayrına lokma döktürür sokaklarda; mis gibi kokusu her yanı sarar. Gelenek böyle. Birinin cenazesi, mevlidi, adağı bir şeyi olduğunda lokmacıyla anlaşıp evinin önünde ya da istediği yerde lokma döktürür. Parası o kişiden, yemesi herkesten. İsteyen de sıraya girer, lokma tezgahının önünde adı yazan rahmetliye duasını eder. Kimi hazırlanan küçük kapla alır, kimi evlerden kendi kaplarıyla çıkar, sıraya girer; arabayla durup alan olur. Güzel gelenek. İstanbul'da milletin birbirine günahını vermediği düşünülürse...


Şimdiye kadar bir sürü lokma yedim İzmir'de hayrına, kim bilir kimlerin ruhlarına döktürülmüştü. Bu sene de annem, babam için döktürdü. Tatlıyı çok severdi babam. Tatlı yiyip milletin de ağzını tatlandırarak anmak istemiş annem onu. İyi de yapmış. En sevdiğim şekerci Cafer Erol'un şekerlerini de kattık gelen misafirlerin yanına.
Ruhuna gitsin, ışıklarla olsun; geride kalanların da ağzının tadı hiç bozulmasın. Sanki yine tura gitmiş ama bu sefer dönmemiş gibi hissediyorum ben hala; bu yazdıklarımı okuyormuş, o lokmaların tadına varıyormuş gibi. Çok acayip.

Dilerim sevdiği gibi yeşillikler içinde bir yerlerdedir. Sahil yürüyüşlerimizde gördüğümüz manzaralardan yolluyorum ona...


15 Haziran 2014 Pazar

Babalar Günü

Babam ve kabak kafalı ben
Bugün pazar, Babalar Günü... Her yıl cuma gününden babamın hediyesini kargoya vermiş olur, pazar günü de telefonla kutlardım. O da "Teşekkür ederim gülüm" der, hediyesini pek beğendiğini söylerdi. Gerçekten her seferinde beğenir miydi bilmem... Kırılmayayım diye söylemezdi bence, beğenmese de çaktırmazdı. Bazen bir gömlek, pantolon, kitap, şık bir ajanda, güzel bir kalem gibi şeyler alırdım ona. Kırtasiyeye meraklıydı benim gibi. 

En son, güzel bir dijital fotoğraf makinesi almak vardı aklımda, olmadı. Hediyelerini kullandığını görürsem sevinirdim, kullanmıyorsa ya pek sevmemiş ama beni üzmemek için söylememiş olurdu ya da (dolmakalem gibi kıymetli bir şeyse) bu, kullanmaya kıyamadığını ve daha iyi günlere saklamak üzere dolabına kaldırdığını gösterirdi. 

Evlenince, bu yılların hediye ritüeline kayınpederimi de eklemiştim. Ama bu yıl babamsız ilk Babalar Günü ve bütün o hediye ekleri, "Babanıza bunu alın" SMS'leri içimi oydu, bakamadım hiçbirine. Kayınpederime de hiçbir şey almadım, alamadım, elim gitmedi; öylece durdum. 

Bu sabah uyku tutmadı, erkenden kalkmış bunları yazıyorum. Babamın olmadığı ilk Babalar Günü ve ben babamı çok özledim. Bu yıl ona hediye alamayacağımı, telefonla olsun gününü kutlayamayacağımı, sesini duyup ona sarılamayacağımı bilmek, canımı çok yaktı. İzmir'e bile gidemedim ve mezarına çiçek olsun koyamıyorum bugün ama, eminim gülünün onu çok özlediğini ve bu satırları da sabahın bir vakti salya sümük yazdığını biliyordur... Sana veremediğim havadisleri de biliyorsundur belki, keşke burada olsaydın...

Babalar Günü'n kutlu olsun babam, umarım dedemle birbirinizi bulmuş ve kayınpeder-damat sohbete dalmışsınızdır orada... Tavla bile atıyorsunuzdur kim bilir. Dedem gideli 17, sen gideli 1 yıl oluyor. Sofralar sizsiz. Annemin baba hasretini daha çok anlıyorum şimdi.


Babamla dedem bir yılbaşı sofrasında
Tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun. Umarın hediyeniz olmasa da, evlatlarınızın yanındasınızdır bugün. Sağlığınız yerindedir. Hediye almak yerine sarılabilmek ya da sesini duyabilmekmiş asıl güzel olan. Orada, uzakta da olsa yanınızda, sağlıklı olduğunu bilmekmiş. Eksikliği fena koyuyormuş, insan kıymetini bilemediği günlere hayıflanıyormuş. Bu hafta sonu İzmir'e gitsem, babamın derdi beni gezdirmek için nereye götüreceği olurdu. Eski fotoğraflara bakardık beraber. Bugün ikincisini yapacağım galiba. Huzur içinde olsun ruhun babacım...

22 Nisan 2014 Salı

Babam için mektup

Babamı kaybettikten sonra O'nu anacak bir sürü şey yapmak istedim. O'nun üzerinde çalıştığı ve yarım kalan kitabını tamamlamak, O'nun hakkında bir kitap yazmak, adına bir hatıra ormanı oluşturmak filan gibi şeyler... Sadece sonuncusunu yapabildik ailemle. Ama ilk ikisi için de kendimi hazır hissetmeyi bekliyorum. Belki beklemeyip bir yerinden başlamalı. Elimden gelen tek şey, yazı.

Aslında babamın gidişinin arkasından hissettiklerimi ya da hayatımdayken benim için ifade ettiği o bir türlü tarif edemediğim değeri, toplu mektuplardan oluşan bir kitapta anlatabilirmişim. Bunun için yapılmış, Kolektif Kadın Mektupları Serisi'nin ilki olan İmza Kızın projesini kaçırmışım ne yazık ki. Çok üzüldüm. Bilseydim eğer, babamın O'na yazdığım bir mektubu basılmış bir kitaptan okuyabilmesini çok isterdim. Eminim bu O'nu çok mutlu ederdi. Ama olmadı, yetişemedim... Olsun, kitaba sığmayan mektupları yayınladıkları "İmza Kızın" blogu var; oraya yazabilirim bir gün.

Şimdi ise toplama bir kitapta yazımın olması heyecanını 2. kez yaşıyorum. Bu seferki daha kıymetli. İlki üniversite ajansının (MİHA) çaylak muhabiri bizlerin haberlerinin yer aldığı kitap serisiydi. Şimdiki ise "İmza Kızın" ve "İmza Karın"dan sonra çıkan "İmza Ben"... Kolektif Kadın Mektupları Serisi'nin sonuncusu. İstediğiniz, içinizden gelen herhangi birine yazacağınız mektupların toplaması. 154 kadının kaleminden çıkan mektuplar...

Bu kitap için babamla ilgili bir mektup yazdım annemle abime. Sanırım Ekim sonuydu mektubu yazıp yolladığımda. O'nu kaybedeli daha 40 gün olmuştu...


Çok da emin değildim mektupta yazdıklarımdan. Olmuş muydu? Hissettiklerimi yansıtmayı becerebilmiş miydim? Ya bu yazdığım, annemi üzerse? Çok endişelendim. Ama acımın şiddetiyle, içimin yanmasıyla karaladım bir şeyler. Kitaba alınıp alınmayacağından da emin değildim. Belki daha iyisini ya da daha güzelini yazabilirdim ama, o an hissettiklerim onlardı ve onlar dökülüverdi. Edebi değerini bilemesem de, bildiğim şey içten olduğu. Ve Nisan'da çıktı çıkıyor derken kitapçılarda görünmeye başladı bile kitap. Aldım. Önce maili geldi, 154 kişilik yazar listesinde adımı görünce mutlu oldum, ama buruldum da. Sanki babam  okumuş gibi hissettim...

Mutlu olduğum bir diğer şey de, bu kitabın gelirinin Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı'na (TÜRGÖK) bağışlanacak ve TÜRGÖK üyesi görme engelli kişilere de sesli kitap olarak ulaşacak olması. 

Emekleri için Esra Aylin Akalın ve Banu Özkan Tozluyurt'a teşekkürler... Sayenizde babam için söylemek istediklerimin en azından bir kısmı; benim ve ailemin kütüphanesinde olacak. Ailem ve benim için manevi değeri çok büyük.
Annemin burayı okuduğunu bildiğim için bu yazıyı yazmayı erteledim, bekledim. Kitabı ona, yüz yüze görüştüğümüzde hediye etmek istedim. Kargoyla yollamak yerine, kitabı eline aldığında yanında olup ona kocaman sarılabilmek için.


Ve bugün İzmir Kitap Fuarı'nda kitabın imza günü vardı. Hazır doktorumdan izin çıkmış, İzmir'e gelebilmişim; bunu kaçırmak istemedim. Bu sabah anneme "Hadi kitap fuarına gidelim" dedim. Sever kitap okumayı. Olur dedi, hazırlandık çıktık. Hava da yaz gibi. Fuar alanı kalabalıktı, çaktırmadan Destek Yayınları standını bulup bir tane de annem için kitap aldım. İmza saati gelmişti, salona girdik. Kitabı çıkarıp "Bak, sana ne göstereceğim" dedim. Yakın gözlüğünü taktı, adının olduğu sayfayı gördü, altını okudu... Kitaptan haberi yoktu, yazı gönderdiğimi de basıldığını da söylememiştim sürpriz olsun diye. Çok duygulandı ve ağlamaya başladı...


Sakinleyince salona girdik, uzun bir masa... Yazarlar imzalamaya başlamış, kitabı annem adına imzalatayım diye kuyruğa girdim. Sonra Esra Hanım'la karşılaştık, adımı söyleyince "Aa, ama sizin de yazınız var kitapta, siz de yazarlardansınız; lütfen siz de imzalayın." dedi. Afalladım, azıcık da kekeledim galiba. Hiç beklemiyordum bunu. Hayatımda kitap imzalamamışım. Bir sandalye de bana buldular ve diğer yazarlarla birlikte bir sürü insana kitap imzaladım. Çok acayip hissettim kendimi, sürpriz oldu! Annem duygulanmakla kalmadı, kendine gelir gelmez "E bari azıcık makyaj yapsaydın" deyip güldürdü bir de beni orada :)

Bu kitaptaki mektup, benden babama bir veda... Eğer burada olsa O'na söyleyecek öyle çok şeyim var ki, bir sürü yeni ve de mühim havadis birikti. Anlatırım bir ara baba...

16 Mart 2014 Pazar

Fotoğraflarla gelen

İçim patlayacak gibi günlerdir. Olanlardan, okuduklarımdan, izlediklerimden yoruldum. Zalimlikten, kinden, nefretten sıtkım sıyrıldı. Nefes alamıyordum. Bilgi Üniversitesi'nin Celil Oker'le düzenlediği bir yazı atölyesine başladım cumartesi. Yazmak, iyi gelir diye düşündüm. Zehrini, acısını alır insanın. Niçin yazıyoruz? Paylaşmak, yalnızlığımızı unutmak, içimizdekini atmak, hesaplaşmak, yüzleşmek, rahatlamak,  anlatmak ve anlaşılmak, belki de iz bırakmak için. Ve belki daha birçok şey için...

Berlin'deki kuzenim, annemle babamın 2012 Nisan'ında oraya gittiklerinde çekilmiş fotoğraflarını yollamıştı Aralık sonunda bir arkadaşıyla. 3 aydır bir türlü denk getirip alamamıştım DVD'yi arkadaşından. Biraz da içindekilere bakmaya cesaretim yoktu galiba. İçim elvermedi bir türlü.

Bugün baktım fotoğraflara ağlaya ağlaya. Sanki gitmemiş babam, buradaymış gibi geldi yine. Arasam, fotoğrafları gördüğümü söylesem; ne kadar eğlendiğini anlatacak, bir gün de Berlin'e hep beraber gitmeyi dileyip öyle kapatacağız sanki telefonu... 



Kuzen, yazdığı mektupta fotoğraflara bakıp videoları izledikçe içinin yandığını yazmış, bir yandan da o anlarda ne kadar eğlendiklerini hatırlayıp gülümsediğini... Acımı tazelemek istemediğini eklemiş. Hiç unutulmuyor zaten. Arada hayata karışıyor, sonra denize atılan şişe gibi yüzeye çıkıyor yeniden... Bugün hep babamla konuştum içimden. Yemek pişirirken, çamaşır asarken... Onu yazdım hep. Onu hep güleç hatırlamak istedim, Metin Altıok'un kızına yazdığı gibi... 

Güleç, güzel insanlar; güzel uyuyun oralarda.

20 Şubat 2014 Perşembe

Herkesin bir gideni var


Bugün tam 6 ay oldu babamı yitireli. 20 Eylül'den bu yana, zaman durmadı geçti. Yedik içtik, okuduk yazdık, gezdik dolandık, uyuduk uyandık hatta arada gülüp eğlendiğimiz de oldu ve kendimizi kötü bile hissettik gülüp eğlendik diye. Ama hep içimizin bir köşesinde, aklımızın bir kenarında kabuğu sızlayan bir yara, buruk gülümseyen bir yüz oldu sanki babam... 

Annem, İstanbul'dan İzmir'e her dönüşünde rüyasında gördüğünü anlattı, sanki "Geldin mi?" diyor gibiydi dedi. Abim de görmüş geçen gün, sordum "Kavga ediyordum rüyamda, babam gelip yardım ediyordu" dedi. Bense dün yoga dersinde sırtüstü yatmış, tavandaki kısılmış ışıklara bakarken gördüm onu... Gülümsedi, o kadar. Yaşlar süzüldü süzüldü, ama karanlıkta kimse görmedi neyse ki. Utanıyor insan. "Aay yazıık" denmesinden, içten içe "Eh hepimiz gideceğiz, ne var bunda?" denmesinden (ki herkesin gideni de acısı da kendine göre, aynı tornadan çıkmıyor), ağlak ve güçsüz zannedilmekten belki de. Güçlü olsan ne olacak, giden gitti işte. Ardında koca bir boşluk bırakıp hem de. Aziz Nesin'in Babam şiirindeki gibi, dünyanın en iyi babası benim babamdır bana göre. Fark etmesem de.

Bugün babamın yakın bir arkadaşının kızı, benim de çocukluk arkadaşım yazmış; 13 yıl oldu babamı uğurlayamadım diye. Çok zormuş kabullenmeye çalışmak, inanmaya uğraşmak. Vedalaşamıyormuş insan, uğurlayamıyormuş bir türlü...

26 Ocak 2014 Pazar

68




Bugün babamın doğum günü... Eğer yaşasaydı 68 yaşına girecekti bugün. O yüzden bu hafta sonunu geçirmek üzere geldim İzmir'e. Arada hem annemi gördüm, hem babamı ziyaret ettim... Ama gelişimi bu hafta sonuna denk getirmemin asıl nedeni, doğum gününde babam ve aramızdan ayrılmış iki arkadaşının anısına oluşturulacak hatıra ormanıydı. Üçü adına dikilecek fidanlarla büyüyecek kocaman bir orman...

Sabah erkenden buluştuk, kara bulutlar ve sağanak gözümüzü korkutsa da; günü kararlaştırmıştık. Üç aile; eşler, çocuklar, torunlar... Urla yakınlarındaki Kadıovacık Köyü'ne gitmek üzere düştük yola. Çeşme civarında sileceklerin yetişmediği bir sağanak dövdü yolları ama köye girdiğimizde sanki bıçakla kesildi yağmur.


Zeytinlikler içinde çok güzel bir köy, Kara Ahmet'in Yeri'nde kahvaltı ettik; köy yumurtaları, mis domatesler, kendi yaptıkları zeytin ve zeytinyağı, ıhlamur... İçeride lüks lambası, çıtır çıtır yanan odun sobası ve tahta masalarla sandalyeler... Üç kuşak koşturdu her bir şeyin eksiksiz olması için. Ahmet Amca, oğlu, torunları. Ahmet Amca "Kara Ahmet" lakabındaki gibi esmermiş gençliğinde, şimdiyse pamuk gibi bembeyaz saçları... Kahvaltı faslı bitince az ilerideki dikim yerine gittik. Birkaç fidanı diktik, tabela da yerine yerleşti. Fidanların kalanını da orman işçisi abiler halletti sağolsunlar... Baharda 2000 fidanın kalanı da ağaç ve orman olmak üzere toprakla buluşacak. Hem burulduk duygulandık hem de mutlu olduk.


Bugün, babamı ve iki arkadaşını bizimle, orada, yanımızda hissettim. Urla'nın Kadıovacık Köyü'nde üç arkadaş, ağaçlarla yaşamaya devam edecek. Eminim yanımızdaydılar bugün. Doğanın kucağında, huzur içinde yatsınlar... İyi ki doğmuşsun babam, iyi ki benim babam olmuşsun...


20 Aralık 2013 Cuma

Balkonda otursak...

Gidenin ardından geride kalan eşyaların bu kadar acı vereceğini düşünemiyor insan. Babamın notlarını koyduğu dolabı açıp bakıyorum İzmir'e her gidişimde. Sanki içinde değişiklik, bir fark olacakmış gibi. Aynen duruyor işte. Babamın gözlüğü, anahtarlığı, tarağı, cüzdanı; cüzdanının içinde benim gülümseyen bir fotoğrafım... Güzel el yazısıyla yazdığı notları, düzenli defterleri, her şeyi derli toplu. Turlarda anlatacağı şeyleri bile hep yazmış unutmamak için. Balkondaki çalışma notları, kalemi. Sanki mola vermiş de, öğlen şekerlemesinden uyanıp gelecekmiş gibi.

Mim için sorulduğunda düşündüm en son, en sevdiğim anıları. Çoğunun içinde babam var. Her yılbaşında hepimize küçük de olsa hediyeler alışı, bayramlarda sevdiklerine kart yazıp  gönderişi, küçükken sokaktan eve gizli getirdiğim kedileri beraber besleyişimiz, yorganın altından yatağa giren sarman kedimi "Önce o beni ısırdı ama!" diye ısırışı :)

Çok sık düşünüyorum babamı. Cerenmus'un yazısı o yüzden çok etkiledi sabah sabah okuyunca. Minicik anlarda geliyor aklıma, sonra da o ıssızlık hissi geliyor peşinden. Yokluğunu birden tekrar fark ediyorum. Sanki o an öğreniyormuşum gibi çok üzülüyorum yeniden.  Yokluğu işte o anlarda balyoz gibi iniyor kafama. Sendeliyorum.

"Sevdiğimiz birini yitirdiğimizde; dünya biraz daha yalnızlaşıyor, ıssızlaşıyor, sessiz bir hal alıyor sanki" Evet, aynen öyle, ıssızlaşıyor. Sanki cır cır öterken ağustosböcekleri, birdenbire susuveriyorlar. Ve o ani, tekin sessizlik ürpertiyor insanı. Sanki dünyada tek başına kalmış gibi.

Bazen işten güçten, hayattan, siyasetten konuşurduk babamla; bazen de İzmir'in sıcak yaz günlerinde, balkonun o püfür serinliğinde sessizce otururduk. Uzaklara bakardık. O anlarda ne düşünürdü merak ederdim hep. Soramazdım da. Çoğu zaman eski fotoğrafları çıkarıp bakar; bazen keyiflenir bazen de hüzünlenirdi. O günleri özlüyordu sanki. Şeker hastası olmasına rağmen şekerden, bal, lokum vs yemekten hiç vazgeçmedi; yaramaz çocuk gibi. Çocuk gibi de küserdi bazen. Neden olduğunu bilemezdik. "Banane banane" der gibi gitti işte. Şekerleri, kuruyemişleri, süt ve yoğurt kaymaklarını gizli gizli yemeyi, çok sevdiği öğlen uykularını bırakıp.

İzmir'e gittiğimde, güneş arka taraftaysa ön balkonda otururdu. Çekirdek yiyip gazetesini okurdu satır satır. Bir daha beraber o balkonda oturup uzaklara bakamayacağız. Eski fotoğraflara bakıp gülerek "Pek cimcimeydin küçükken" de demeyecek. Bazen hatırlayabildiğim rüyalarımda onu hep balkonda, masanın başında otururken görüyorum. Dönüp omzunun üstünden bakıyor ama hiç konuşmuyor. Gülümsüyor. Onsuz hakkaten ıssız ve eksiğiz 3 aydır, farkında mı?

11 Ekim 2013 Cuma

42

Bugün annemle babamın 42. evlilik yıldönümü. 11 Ekim 1971'den öteye...

"Beni hayatta tutuyorsun"
"Yaşadığım her şeyi bir karınca gibi yuvarlaya yuvarlaya ona taşımayı düşünüyordum hâlâ, kış için, o bitmek bilmez kış için ve önümüzdeki kışlar için, turşu kurmadan, reçel yapmadan, masal anlatmadan çıkaramayacağımız kışlar için..." 

Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı

"Sen benim aslında ne düşündüğümü, ben senin aslında ne düşündüğünü..."
Asla bilemeyeceğiz. Via

9 Ekim 2013 Çarşamba

Günler günlerin ardından

İstanbul-İzmir hattında geçiyor hayatım bu ara… Şikayetçi değilim. Hafta içi 5 gün İstanbul’da çalışıp eşimle ve kedilerimle olmaya, hafta sonları da İzmir’e gidip annemle abimin yanında kalmaya çalışıyorum. Onları yalnız bırakmak istemiyorum. Yoda-Obi ve kocam beni, ben abimle annemi teselli etmeye çalışıyoruz. Yoda sürekli kucağıma gelip göğsüme yatıyor ve bir karış mesafeden gözlerime bakıyor. Daha önce gözyaşlarımı yalamışlığı da var. Hisli çocuk. Gır gırlarken o, sıcacık oluyor. Sarılıyorum ben de.

İş ve işteki her şey saçma ve boş geliyor bazen. Monitöre boş boş bakıyorum, bazen de iş yapıyorum. Kelimeler, sağımdan solumdan vızıldayarak geçiyor. İnsanlar, çevremde görünmez bir daire varmış gibi davranıyor sanki. Hüzünle gülümsüyorlar. Sanırım ne diyeceklerini, nasıl teselli edeceklerini bilememekten ötürü şaşkınlar. Normal. Haklılar. Bazen gülüp bazen ağlıyorum çünkü, kendi haline bırakmak en iyisidir diye düşünüyorlardır belki. Kelimelerin içi boşalıyor bazı durumlarda. Bir bakış, omza hafifçe dokunup göz kırpmak daha anlamlı geliyor bazen. Yazmak da öyle. Her yere yazmak istiyorum, yazıyorum da. Belki birazcık iyi gelir diye. Sanki babam da okuyor. Kim bilir....

İzmir ise ayrı bir gezegen sanki. Her köşesi acıtıyor. Gittiğimde, evden pek çıkmıyoruz. Babam olsa sıkılır, her gittiğimde dediği gibi “E hadi, nereye götüreyim sizi gülüm?” derdi. Foça? Urla? Hangisini istersek... Bu hafta sonu gittiğimde, sabahın erken bir saatinde indim şehre. Evdekileri uyandırmamak için sabahın köründe mezarlığa gittim. Güneşliydi hava; ben, bir de birkaç yavru köpek vardı; o kadar. Ağladım, konuştum, dua ettim. Bir şeyler karalayıp bıraktım toprağına. İlkokuldayken harçlığıma zam istediğim minik notları bile sakladığı geldi sonra aklıma. Yazdığım her şeye kıymet verirmiş meğer.

Çiçeklerini suladım, ben geldiğimde kapalı olan çiçekçi açtı sonra; ordan aldığım mor papatyayı diktim ayak ucuna. Minik pet şişeyle sulamaya çalıştığımı gören oradaki işçiler (yeni mezarları kazıp aradaki kaldırımları yapıyorlar) koşa koşa gelip, çeşmeden doldurdukları bidonu verdi. Papatyayı aldığım çiçekçi de çapasını ödünç verdi sağolsun. İyi insanlar. Umarım çiçek tutar… Bahçıvanlıkta pek becerikli değilim ne yazık ki.
Eve başsağlığına gelenler oluyor, o yüzden akşamları evdeyiz. Babamın bana verdiği eski fotoğraflara bakıyorum. Hala sesi kulağımda. Kuş cıvıltısıyla çalan cep telefonunu arasam, o açacakmış gibi geliyor. Beyin, kabullenmemekte direniyor sanırım. Ki babam cep telefonuyla konuşmayı da pek sevmezdi, memur telefonunu saat 17 gibi kapatırdı. Çünkü o saatte evde olduğundan, arayan evden arar diye düşünürdü. Hem şarj bitmesin :) 

Geçen bayram Foça'ya yüzmeye gitmiştik ikimiz. Gerçi tüm ısrarıma rağmen babam su soğuk diye girmemişti :) O, Sait Faik'in "Lüzumsuz Adam"ını okumuştu, ben de Cemal Süreya'nın "Onüç Günün Mektupları"nı. Çabucak bitmişti ikisi de. "Peri Gazozu"nu önerecektim ona ama olmadı. Okusa severdi bence.

Emekli orman mühendisiydi babam. Ama evde oturacak emeklilerden olmadığı için, tur rehberliği yapıyordu. GAP, Karadeniz, Çanakkale, Bozcaada... en sevdiği rotalardı. Ama en çok da Karadeniz; ne de olsa yeşil, orman... Üzerinde çalıştığı gezi notları hala balkon masasında duruyor, tozlandılar ama kıpırdatmadık. Bayramda gideceği rota üzerine çalışıyormuş. 


Yoğurdun kaymağını kimse yemiyor, annemden gizli sıyırıp sokak kedilerine veriyorum bazen. Bazen de bir kaseye koyup dolaba kaldırıyorum, sanki gelip yiyecekmiş gibi. Safranbolu lokumlarını yiyen olmadığı gibi, televizyonun sesini de kimse açmıyor. Babam televizyonu da pek izlemezdi; uzuun diyaloglu, uzuun bakışmalı o dizilerden sıkılırdı. Kaplanlı aslanlı belgesel izledim İzmir'deyken. O da bunları izlemeyi severdi, diye düşünerek. Ki ben de severim. Birçok şeyimle ona benzediğimi fark ediyorum çoğu zaman. Yazı-kartpostal-mektup-tatlı-kedi sevgisi ve daha birçok şey... Ofisteki fotoğrafını görenler "Aynısınız!" diyor şaşkınlıkla.
Takvime baktım; babamın 40’ı 29 Ekim’e, 52’si 10 Kasım’a denk geliyor. Şaşırdım, bir daha hesapladım; doğruydu. Gülümsedim, niyeyse. Evdeki sığınağım fotoğraflar... Babamın gençlik fotoğraflarının arkasındaki notlara gülüyorum, lakabı 'Somya Ayhan'mış :) Uyumayı sevdiğinden herhalde.

Annem fotoğraflara henüz pek bakamıyor, evden dışarı da pek çıkmıyor; abim deniz kıyısına hava almaya götürdü hafta sonu. İyi geldi hepimize. Hava güzeldi. Denize baktık uzun uzun, elimizdeki bayat ekmek ve poğaçaları verecek martı bekledik. Bir tane bile yoktu, balıklara verdik biz de. 

Yanlarında oluşum, annemle abime iyi geliyordur umarım. Yaralarına ne kadar merhem olabilirim, bilmiyorum. Bir şekilde hayata karışacağız yavaş yavaş. Ne yapacağımı bilemesem de, yanlarında olmak istiyorum. Güzel anılardan konuşmak istiyorum. Evet, hayat devam ediyor biliyorum ama ateş düştüğü yeri yakıyor... Ve evet, babamı özledim.

30 Eylül 2013 Pazartesi

Babam...

Güle güle babacığım...
26 Ocak 1946 - 20 Eylül 2013
Buraya yazdığım en zor yazı bu herhalde. Allah daha zorlarını yazdırmasın. Lütfen... Yazarsam iyi gelir belki dedim. Annemle abime yazdığım mektuplar, blog... belki biraz azalır içimin sızısı.

"Sizin hiç babanız öldü mü?"

Hayatın, bu soruya bu kadar çabuk evet dedirteceğini düşünemezdim hiç... Babamı 10 gün önce yitirdik. Doğumgünümden 4 gün sonra. Daha 67 yaşında. Beyin kanamasından. Pıttadanak. Pıt, diye bırakıp gitti bizi. Hep öyle derdi, "Pıt diye gideyim ben, öyle senelerce yatmak filan çok fena be gülüm..."

Gidişinden 2 gün önce telefonla konuştuğum, 4 gün önce ise annemle birlikte yolladıkları doğumgünü çiçeğini masamda bulduğum babam, bizi bırakıp gitti... 10 gün yatağında, onun tarafında uyudum. Sanki 10 gündür başka bir gezegendeydim de, şimdi dünyaya inmek zorunda bırakıldım. Bu muymuş büyümek, böyle bir şey miymiş? 35 yaş, çok zalimmişsin!

Günlerdir sarhoş gibiyim... 20 Eylül sabahı beş buçukta abimden aldığım "Babam hastanede, durumu ciddi; gelebilirsen iyi olur kuzu" telefonu; sersem tavuk gibi evin içinde koşturup üstüme giyecek bir şey bulamamam, havaalanında eşimle çaresizce uçak bekleyişim, ağlayarak güvenlik kontrolünden geçişim ve İzmir'de daha eve varmadan takside birinden duyduğum "Cumartesi mi kalksaydı acaba cenaze, ikindi çok erken. Allah taksiratını affetsin. Aa, senin haberin yok muydu?!" cümlesiyle kopuş... NE?! CENAZE Mİ??! Meğer üzülmeyeyim diye kimse bana söylememiş...

Ben bütün yol boyunca "Dayan baba, gitme baba, bizi bırakma baba" derken, o çoktan almış başını gitmiş şarkıdaki gibi... Bana yazı yazmayı, kitap okumayı, doğayı, hayvanları sevdiren; mektup-kartpostal yazma alışkanlığını kazandıran, çenemin düşüklüğünü, tertip-düzen ve tatlı sevişimi çektiğim temiz kalpli, iyi yürekli babacığım; ışıklarla uyu... Ruhun huzur içinde olsun. O komik anılarınla, esprili laflarınla hatırlayacağız seni. Adına diktiğimiz fidanlarla yaşatacağız... Koca bir orman olacak o fidanlardan.


Babam, kucağında Obi ile...
Babam, Obi, Yoda...





















Daha söyleyecek çok sözüm vardı sana, bıcır bıcır anlatacaktım küçükken olduğu gibi; daha çook sarılacaktım sımsıkı, kitaplığını kurcalayacaktım, gözün gibi koruduğun fotoğraflarına bakacaktık birlikte, bana eski günleri anlatacaktın, annemle tatlı tatlı takılacaktınız birbirinize, kıyamadığın arabanı teslim edip direksiyon dersi verecektin bana yine, tatlıları gizli gizli atacaktın ağzına, ağaçlarla çiçeklerin Latince isimlerini öğretmeye çalışacaktın, ben yine söylemeyi beceremeyecektim, Foça'da yüzecektik beraber, dede olacaktın bir gün, abimi evlendirecektin... 

Neden bu kadar acele ettin? Her yere koşturarak giderdin, her şeyin acele acele idi. Oldu mu şimdi böyle? Senin geveze kızının sesi çıkmıyor, çıkamıyor günlerdir. Püfür püfür esen balkondan eve girmezdin, önün açık-aydınlık olsun diye panjurları bile kapatmazdın... "Şurda yaşayacak 50-60 senem kaldı yav" derdin, babannem gibi 90'u bulacaksın sandım ben hep. Sen hep orda olacaksın, akşam saat 11 oldu mu el sallayıp "Hadi bana müsaade" diyeceksin sandım hep... Bilemedim, düğünümde yan yana oturduğunuz İbrahim amcanın peşinden bu kadar tez  gideceğini. 3.5 aycık aranız, buluştunuz mu oralarda? Kahkahalarınız karışıyor mu yine sohbetinize? Artık evinde olmasan da, hep yanımızdasın biliyorum. Görüyorsun, duyuyorsun bizi; hissedemesek de... Kocaman bir sızı bıraktın ardında, şaşkınlık; acı...

Babası sağ, hayatta olanlar; ona gidip kocaman sarılın benim için. Küsseniz barışın. Sonra hayıflanır, parktaki çınarlara sarılmak istersiniz. Annenize, abinize, kedilerinize, kocanıza sarılıp ağlarsınız...

Merak etme babacığım, anneme iyi bakacağız abimle beraber. Çok özleyeceğiz seni, mekanın cennet olsun. Seni çok seviyoruz babacığım. Bunu bil olur mu, her neredeysen bunu hiç unutma...

Bana kattığın her şey için teşekkür ederim, seni üzdüğüm/kırdığım her an için özür dilerim.

İlkokul öğretmenim yollamış bunu, ben de sana yolluyorum:

"Bir baba gittiğinde;
Arkanı yasladığın duvar
Sabahları sıcak ekmek
Okul harçlığı, otobüs bileti
Ciğerinden bir parça gider
Gider de gider...

En sinirli anında bile,
Dudağının kenarında bir gülümseme
Bayramda öpülecek el
Çocuklarımızı sırtında taşıyan
O sevimli dede gider
Gider de gider...

Bir içten "oğlum, kızım" sözünün sahibi
İnatçı bir siyasetçi
Koca bir beden
Çocuk bir yürek
Anneyle yapılan lüzumsuz tartışmalar
Heyecanlı bir taraftar
Çalışkan bir "Adam" gider
Gider de gider...

Bir sarılmaya, bir çift söze bile
Fırsat vermez Azrail
Vakit geldiği zaman
Sadece baban değil
Atan gider
Canın gider
Kanın gider
Gider de gider...

Dolmaz boşluğu kısa zamanda
Hep bir ses ararsın, bir nefes
Bir anahtar tıkırtısı
Yanlış bir iş yapınca
Gözünün içine bakılmasını
Ama sadece beklersin

Çünkü;
Bir baba gittiğinde,
Sadece baban değil;
Bir dostun,
Bir arkadaşın,
Bir sırdaşın,
Bir öğretmenin,
Bir ustan,
Bir yanın gider...
Gider de gider!"