portreler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
portreler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2012 Cuma

Zarafet = Audrey

Bence zarafetin sözlükteki görsel karşılığı, Audrey Hepburn olmalı. Stil ikonluğu da neymiş, bizzatihi kendisi stil! Üstelik de hiç zorlama olmadan... Kaşına gözüne kurban! Devamı şurada.


12 Ocak 2011 Çarşamba

Factory Girl: Edie

Patti Smith'in "Çoluk Çocuk"unu okudukça 60'lı yılların unutulmuş isimlerini tanıyor, bildiklerimi de hatırlıyorum yavaş yavaş. Andy Warhol ve ünlü Fabrika'sı, Max's'te onun yuvarlak masasına konuk olmayı büyük bir olay olarak nitelendiren sanatçılar, Chelsea Otel sakinleri... "Bu otelin sakinlerinin her biri ayrı bir dünya" diye anlatıyor Smith onları.

O zamanların tanrılarından kabul edilen Andy Warhol'un gözdelerinden biri de Edie Sedgwick'ti. Gerçek adı Edith Minturn Sedgwick olan bir kayıp asilzade...



Femme fatale bir güzellik, 60'ların New York'undaki stil ikonlarının en havalılarından. Ama biraz narsist ve acımasız, biraz hüzünlü ve kırılgan. Babasının tacizi yüzünden ruhu asla iyileşmemiş, düşüşü de yükselişi kadar hızlı olmuş bir bağımlı güzel kız. Andy Warhol ve Bob Dylan'ın egosunun altında ezildiği, Fabrika içinde oradan oraya sürüklendiği söylenir. O dönem parlayıp sonra sönen yıldızlarından biri. Ailesinin biricik kızı, mühim bir sanatçı değilse de Time, Vogue ve Life dergilerine kapak olmuş bir oyuncuydu. Bazı filmlerde oynadı, daha çok Andy'nin kolunda gezen bir süstü ne yazık ki.

Biyografisi için.


Kraliyet ailesine dayanan soyundan çok, Andy'nin gözdesi olması baştacı edilmesi için yeterliydi. Girl on fire. Takma kirpiklerini yapıştırırken Chelsea Otel'deki odasını yakan ve bazı şarkılara (mesela Chelsea Monday, Just Like a Woman, Leopard-Skin Pill-Box That) ilham olduğu söylenen bu (aslında) kırılgan kadının, Fabrika'daki hayatını anlatan bir de film çekilmişti: Factory Girl.  Sienna Miller canlandırmıştı kendisini.



O filmi izleyince de Andy Warhol'un çevresine insanları toplayan bir zamane Mesih'i ve sonra da onları çiğnedikten sonra tüküren biri olduğunu düşünmüştüm. Edie de ruhunu, etini ona kurban verenlerdendi ve sonrasında kaybolup gitti. Andy parasını kullanıp hevesini aldıktan sonra bir kenara fırlattı onu. Acıklı son, aşırı dozda uyuşturucuyla 28 yaşında geldi. Hüzünlü bir hikaye, üzücü bir ölüm...

Factory Girl'de Edie'yi canlandıran Sienna Miller ve Bob Dylan'ı oynayan Hayden Christensen.

8 Ekim 2010 Cuma

Huysuz ve tatlı hoca

Seyyan Oskay, aklıma başka bir Oskay'ı getirdi. Toprağı bol olsun, Ünsal Oskay'ı... Benim için çok değerli bir hoca ve insandı. Kendisinden ders aldığım için kendimi şanslı addediyorum...

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin, dersleri en çok dinlenen ve stand-up havasında geçen hocasıydı. Yoklama almadığı halde kendini dinletirdi. Okula külüstür bir motorla gelirdi. Toplumsal ve ağır bir mevzuyu anlatırken Ortaçağ'dan girer, Yeni Düşünce'den çıkar, Marksizm'e uğrar, arada da Ajda Pekkan'a değinir ve bizleri dumur ederdi. Bir tür tornado etkisi. Dobra ve dolu insan. Derslerinden fark etmeden çok şey öğrenerek çıkar, not ettirdiği kitapları okumazsanız sonradan pişman olurdunuz. Kendisine hem yazılı hem görsel medyada rastlamak bir keyifti.


Derslerinde en fazla şey öğreten, inanılmaz bilgi birikimini eğlenceli üslubuyla "çaktırmadan" aktaran kişiydi. Anlatmak istediğini açıkça ifade eden, argo kullanmaktan kaçınmayan, öğrencilerini hayata katmaya çalışan bir hocaydı. "İstanbul'da üniversite okumak, ikinci bir okul bitirmek gibidir, eğer antenlerinizi açık tutar, bunun farkına varırsanız" derdi.

Oğlunun kaleminden Ünsal Hoca.

Can Dündar'ın, ardından yazdığı yazı.

 Ünsal Hoca'dan inciler:

"Ama hocam o kitaplar çok ağır
O sizin hafifliğinizdir"

"Yazın ne işiniz var dersimde, gidin sevgilinizle gezin"

"Hayatının öznesi ol"

"Aşkı, romantizmi, şiiri bileceksiniz çocuklar. Bileceksiniz ki sevgilinin gözünü mü, götünü mü öpeceğinizi bilin"


"Aşk hariç yaşadığımız herşey kollektiftir"

"Biz size kirli bir denizde yüzmeyi öğretiyoruz"

"Pilav yapmasını bilmeyen kızla sakın evlenmeyin"

Seyyan Hanım

Tango severim. Yapmasını denemediğimden ve becerebileceğimden de emin olmadığımdan, dinlemesini severim. Hele de "Mazi Kalbimde Bir Yaradır"ı, eski radyo sanatçısı Seyyan Oskay'dan dinliyorsam değmeyin keyfime.

Radyoyu ve haliyle şan şöhreti bir subayla evlenince bırakan Seyyan Hanım'ın, Kalan Müzik'ten çıkan taş plaktan çekilmiş bir CD'sini edindim, kırmızı şaraba katık edip dinliyorum arada...















Kendisini tanıyalım, bir münasipte de leziz ve iç titreten sesini şuracığa ekleyi ekleyiverelim.




"Seyyan Oskay... Otuzlu yılların Cumhuriyet Türkiyesi’nde, kadınların erkeklerle beraber gündelik hayatın içinde var olduğunu kanıtlamaya başladığı bir dönemde Türkçe seslendirdiği tangolarıyla iz bırakan ses sanatçısı.

Seyyan Hanım, 1913 yılında Selanik’te doğdu. 5 çocuklu bir ailede Hikmet Bey ve Raziye Hanım’ın tek kızıydı. Eşitlik anlamına gelen 'Seyyan' adını ona veren Hikmet Bey, kızının diğer erkek kardeşleriyle aynı haklara ve aynı değere sahip olduğunu seçtiği isimle çevresine ilan ediyordu. Seyhan Hanım, Necip Celal’in bestelediği 'Mazi Kalbimde Yaradır' adlı tangonun ilk solistiydi. Taş plaklardaki bu duyarlı sesin sahibi, 16 Mayıs 1989'da Maltepe’deki evinde, çocuklarının arasında tıpkı yaşamı gibi sessizce öldü. "

Mazi Kalbimde Bir Yaradır

Ben de gönül çektim eskiden
Yandı hayatım bu sevgiden
Anladım ki bir aşka bedel
Gençliğimmiş elimden giden

Önünde ben geldim de dize
Yâr olmadı bu kimse bize
En nihayet düşüp can v3im
Gözündeki yeşil denize

Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazin maceradır onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa viran bir diyâr oldu

Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır

Ne göğsünde uyuttu beni
Ne bûseyle avuttu beni
Geçti ardından uzun yıllar
O kadın da unuttu beni

Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazin maceradır onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa viran bir diyâr oldu...

1 Ekim 2010 Cuma

Gürbüz Doğan Ekşioğlu

Gürbüz Doğan Ekşioğlu. Karikatür, grafik ve resim çalışmalarıyla tanınan ilüstratör... Kendisi pek mütevazı bir kişilik, ancak çizimlerinden bazıları New Yorker dergisine kapak olmuş bir grafiker aynı zamanda. Daha doğrusu, kendisinden New Yorker'a özel kapak çalışması istenmiş. 

New Yorker'a kapak çalışan 150 grafiker içindeki tek Türk. Yazısız/balonsuz karikatür çalışmayı tercih ediyor. İşlerinin hepsi çok başarılı, ancak kedili işlerine özel bir ilgim olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.


İşlerini daha ayrıntılı incelemek için.


14 Eylül 2010 Salı

Acı, gerçek ve Nan Goldin

Fotoğraf mı fotoğraf sanatı mı? Bazı fotoğrafçılar sadece "güzel" olanı ya da olanı "güzel" göstermek isterken, bazıları da "gerçek" olanın derdinde. Çiğ, çıplak ve yalın gerçeğin. Olanı olduğu gibi göstermenin peşinde. Hatta sert, acımasız görünenin. O yüzden photo shop çıktı, mertlik bozuldu diyenler de var, onunla fotoğrafa bambaşka bir boyut katıp sanat yaptığını düşünenler de.





Gerçeğin peşindekilerden biri olan Nan Goldin ise fotoğrafı acısını dindirmek için kullandığını söylüyor. Acısının nedeni, küçük yaştayken intihar eden kız kardeşi. “Fotoğraf benim hayatımı kurtardı. Başıma ne zaman korkunç ve travmatik bir şey gelse hep fotoğraf çekerek hayatta kalmayı başardım” diyor. Genelde arkadaşlarını model olarak kullanan ve gördüğünü aktaran Goldin, tekniğinin kusurlu olmasına aldırmıyor. Önemli olan, o an orada olmak ve an'a tanıklık etmek.  Tanıklık ederken de yansıtabilmek.



Kadrajına girenler AIDS hastaları, travestiler, eşcinseller, hayat kadınları, uyuşturucu kullananlar... ve hepsine "içeriden" bakan Nan Goldin... Fotoğrafın arkasında değil, içinde yer alan. O insanların yanında olan. Onlarla aynı acıları yaşayan Goldin aslında. Onlardan biri çünkü. Korkmuyor. Çekinmiyor. Saklanmıyor da. Sevgilisinden şiddet gördükten sonra, o bereli yüzüyle otoportresini çekmekten de yüksünmüyor.



İki kelime anlatır fotoğraflarını: Gerçek ve acı. Göreni rahatsız edecek, kafasını çevirmek istemesine neden olacak derecede hem de. Ama hayat, tam da böyle bir şey... Değil mi?


7 Eylül 2010 Salı

Sebastião Salgado



Brezilyalı fotoğrafçı Sebastião Salgado... Bir Magnum üyesi daha. Ekonomi eğitimi alıp yıllarca bu işten para kazandıktan sonra eşiyle yaptığı bir Afrika gezisinden sonra fotoğrafçılıkta karar kıldı. ABD Balkanı Reagan'a yapılan suikastı çekmesiyle ünlendi. Bu çekim, ekonomik açıdan zor durumdaki ajansı Magnum'u da düzlüğe çıkardı.

Genellikle uzun soluklu projelerde çalışan Salgado, 7 yıl boyunca (1977-1984 yılları arasında) Brezilya'daki uzak dağ köylerini gezerek “Other Americans/Öteki Amerika (1986)” adlı albümü hazırladı. 1980 yılında on beş ay boyunca Fransız Sınır Tanımayan Doktorlar Topluluğu ile Afrika'nın Sahra bölgesini gezerek “Sahel: L’Homme en Détresse/Sahra: Izdırap İçindeki İnsan” adlı çalışmayı hazırladı. 1986 ve 1992 yılları arasında, o ana kadarki en büyük projesi olan “Workers/İşçiler (1993)” üzerinde çalışmaya başladı. Salgado, bu albümü hazırlarken yirmi altı ülke gezerek geniş çaplı bir işçi profili çıkardı.

Salgado’ya göre projelerinde iyi sonuca ulaşmak, fotoğraflanan insan ile kurulan ilişkiye bağlı. Bu yüzden çalışmalarını gerçekleştirirken, fotoğraflayacağı kişiler ile benzer koşullarda yaşıyor, onların yolculuk ettiği şekilde yolculuk ediyor. Sponsoru ise kendisi.



2 Mayıs 2010 Pazar

Mari Gerekmezyan

Eskilerden bir yazı daha, eski defterler açıldı bu gece.

"karadutum, çatal karam, çingenem
daha nem olacaktın bir tanem
gülen ayvam, ağlayan narımsın
kadınım, kısrağım, karımsın..."
...
Burada bir kısmını alıntıladığım, ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bu ünlü şiirine konu olan kadının, "kadınım, karımsın" dediği kişinin eşi Eren Eyüboğlu olduğu sanılır bir dönem. Oysa değildir. Bedri Rahmi'nin bu şiirine de, birçok tablosuna da konu olan kişi; deli gibi tutulup âşık olduğu sevgilisi Mari Gerekmezyan'dır.

 

Esmer güzeli Ermeni Mari, iyi bir ailenin kızıdır ve 1940’lı yıllarda Bedri Rahmi'nin asistan olduğu Güzel Sanatlar Akademisi Heykel bölümüne misafir öğrenci sıfatıyla gelir. Etkilendiği Bedri Rahmi'nin bir büstünü yapar, Bedri Rahmi de Mari'nin portrelerini çizer, onun için şiirler yazar. Ressamın "At üstünde aşıklar" tablosunda, at üstündeki iki çıplak âşıktan erkek olan Bedri Rahmi, saçları rüzgarda savrulan, terkisindeki kadın ise Mari'dir.



Bedri Rahmi'nin sanatı da, Mari'ye olan aşkı ve tutkusuyla yükselişe geçer. İlham perisi Mari'dir artık. Ancak Mari 1946’da tüberküloz menenjit hastalığına yakalanır. Savaş sonrası ilaç çok pahalıdır ve bulunması zordur. Sevgilisinin iyileşmesi için lazım olan antibiyotiği bulmak için Bedri Rahmi, tablolarını yok pahasına satmaya başlar. 

Ama hiçbir çaba sonuç vermez ve Mari Gerekmezyan, 32 yaşında bu hastalıktan hayatını kaybeder. Bedri Rahmi bu ölümle yıkılır, kendini alkole vurur. "Türküler bitti/ halaylar durdu/ horonlar durdu/
hüzün geldi baş köşeye kuruldu/yoruldu yüreğim, yoruldu." şiirini kaleme alır.

Sevgilisini toprağa verdikten sonra perişan halde eve gider, işin ilginci yine eşi Eren onu teselli eder. Mari'ye aşkı hiç bitmez. Onu karısından fazla sevdiği söylenir hep.

Öyle bir  aşktır ki bu, Mari'nin büstü yıllarca Eren-Bedri çiftinin evinin başköşesinde durur. Ama Eren de o kadar aşıktır ki Bedri'ye, bu duruma bir şey diyemez. Ama Mari'nin ölümünden 3 yıl sonra bir toplantıda "Karam" şiirini okurken Bedri'nin ağlaması üzerine, toplantıyı terk ederek oğlunu alıp Paris'e gider. Sonra Bedri'yi affeder ve 1974'te, şairin ölümüne dek birlikte olurlar. 

Böyle aşklar var mıymış? Ne aşkmış, Bedri Rahmi'nin oğlu ve karısı bile şapka çıkarmış. Yıllar önce vapurda rastladığım bir arkaşım anlatmıştı Mari'nin hikayesini. Bununla ilgili bir kitap hazırlıyordu. Umarım tamamlar da yayımlanır.

Hayalet Oğuz


Hayalet Oğuz... Tam adıylaOğuz Haluk Alplaçin. Onu anlatan bir kitap okumuştum: "O Pera'daki Hayalet" (Sezer-Orhan Duru, YKY). Kimdir Hayalet Oğuz? Kitabın arka kapağından alıntılamam gerekirse: 

"Hayalet Oğuz, 60'lı ve 70'li yıllarda İstanbul'da, bohem hayatın içinde önemli bir ad olarak yaşadı. İncecikti. Gerçek bir mülksüz ve malsızdı. Ne evi, ne de tek bir sandalyesi oldu; resmi dairelere girip çıkmadı; cebinde dolaştırdığı kitapları ya bir dostundan almıştı ya da biraz sonra bir başkasına verecekti. Çeviriler yaptı, birkaç şiir yazdı. Kara gözlüklerinin arkasından dünyayı ve çevresini izledi. İçki masalarının, edebiyat toplantılarının, caddelerin ve sokakların arasından geçip sessizce gitti. Bugün hâlâ aramızda, hayalet, dolaşıyor."

Böyle bir adamın efsane değil, gerçek olduğunu okuduğumda çok şaşırmıştım. Gerçek bir mülksüz. Köksüz. Ona ayak bağı olacak hiçbir şey yok hayatında. Ne eş, ne ev... Sadece dostlar. Şu Amerikan dizilerinde/filmlerinde olsa, kaydı olmayan biri. Gerçek bir hayalet. İz yok, eşya yok, kayıt yok, kanıt yok. 

Tezer Özlü'nün kaleminden okumuştum onu bir de. Etkilenmiştim. İşte o uzun yazı aşağıda: 

"Biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz. İçimizde ömrü bitenler oldu. Onları oldukça eğlentili törenlerle gömdük. Bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı Hayalet Oğuz'un cenaze töreni oldu. Oğuz, İstanbul'da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.

Bir kez bir kadın parmağına yüzük takıp:

-Oğuz, sen benim nişanlımsın, dediyse de, Oğuz kadının başkalarıyla yatıp kalkmasına hiç ses çıkarmadı. Kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiçbir şeye malı gözüyle bakmadı. Nişanlı geldiği gibi gitti. Bu da Oğuz'u ne sevindirdi, ne de üzdü.

Oğuz'u, ilkokulu bitirdiğim yıl Fatih'teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. İncecik bir adam, yatakta uyuyordu. Zayıflıktan ölmüş gibiydi. Yüreğim burkuldu. Anneme koştum:

Anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek, dedim. Oğuz, 21 yıl sonra, 1975 Eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. Aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. Aynı kitapları okuduk. O, özellikle yeni çıkan telif kitaplarını ilk günden edinirdi. Ya yazar ona vermiş, ya da Oğuz satın almıştı bile.

Okuyayım, sana bırakırım, derdi.

Ya da en ilginç, en olmayacak satır ve sayfaları bulur, yüksek sesle bana okur, kitabın özünü bir iki dakikada ortaya koyuverir, arkasından bir de şakasını yaptıktan sonra, kitabı bırakır giderdi.

Çoğunlukla da elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurdu. Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor... gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam'a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir. Parasını alınca da dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı.

İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna:

-Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim, der, belki o gece Klüp 12'de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.

Kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. Beyoğlu'na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. Çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı. Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz: E.'ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu'nda para araştırması inanılır gerçek değil.

Biz hep "Hayalet ölmez" diye düşünüyorduk. Onu, Heybeliada sanatoryumuna götürmedik bile. Son yemeğimizi Degüstasyon'da yedik. Salçalı bir dana söylemiş: Ağzının tadını bilen ağabeyin de, hep bu soslu danayı yer burada, demişti. Ben de arsızlıkla onun soslarına ekmek batırmış, bir ay Heybeliada'da dinlen, sakın İstanbul'a inme, biz gelir seni görürüz, demiştim. Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi.

-Senin de Celal Sılay için yazdığını okudum, dedi.
-Meraklanma, senin ölüm yazını da kaleme alıyorum, dedim.

Gülüştük.

Tünel'e doğru yürüyecekti. Otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. Ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. Bu çocuk onu sabah Ada vapuruna bindirecekti. Ve Oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. Kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak.

Oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım: Sevgili Oğuz İstanbul kentini bu Eylül ayı bıraktı. 3 Eylül 1928'de doğdu. 17 Eylül 1975'de öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. Şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi. O zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı.

Oğuz'un çok güzel, neredeyse kitap adı gibi "Eğlentili Bir Gömme Töreni" oldu. Mezarına sahip çıkacak bir hısmı bulunamadı. Yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatın olmasın diye, tapusu Sinematek Derneği adına çıktı. Oğuz'un çok güzel bir mezarı oldu. Üzerine açık leylek rengi kır çiçekleri diktik. Mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. Toprak canlandı. Güzel koktu. Çelenklerini üstüste yığdık. Çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. Görevimiz bitmişti.

Otuz kadar yakın dostu Krepen Pasajı'ndaki Neşe Meyhanesi'nde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. Akşamüstü aşuresi bile pişip geldi.

Beyoğlu'ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm.

Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi.

Yatma saati geldiğinde bir yere kıvrılıp uyuyuverir, sabah yanına erken saatte bile gelinse, hemen bir espri yapardı:

-Ne o, sahura mı kalktın?

Kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.

Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum.

Balıkpazarı meyhaneleri, Beyoğlu lokanta ve gece kulüpleri, kahveler, Nazmi, Kaptan ve ender olarak gittiği birkaç taşra kentinde geçen bu kısa yaşam, boyutlarına yeryüzünde herkesin erişemeyeceği bir yaşamdı.

Ölümünden altı ay kadar önce, yağışlı bir günde bana küçük bir valizini getirdi. Yıllardır hiç açılmamış. Afrika Han'da, Bülent Oran'da kalmış bir valiz içinden iki taş baskısı örtü çıktı. Yepyeni, onları bana verdi.

-Bunları bir kızla birlikte almıştık, dedi.

Kadının güzelini bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. Valizden ayrıca; yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir İpana diş macunu, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç'la bir fotoğrafı, gene arkadaşlarıyla Bebek'te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz cin pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma İngilizce ekonomi kitabı çıktı... hepsi bu, işe yararlarını bana verdi, gerisini attı.

Son olarak kaldığı ağabeyimin evinde, ölümünden sonra şunlar ilişti gözüme: Hastaneye getirmemizi istediği ve temizlettiği pantolonunun üzerinde Türkiye Cumhuriyeti 1960 Anayasası duruyordu. İngilizce bir polisiye romanını yarısına kadar okumuş, kaldığı yeri işaretlemişti, ağabeyimin telefon defterine en çok çalıştığı Yalçın Ofset'in telefon numarasını yazmıştı. Bunun dışında eski gocuğu, hiç yayımlanmamış bir iki şiiri, yazlık ayakkabıları ve şöyle bir not: Daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak... Ayaspaşa'dan Levent'e... Levent'ten Ayaspaşa'ya... vb.

Yolları araç ve garip bir insan kalabalığının karşıdevrim gibi sardığı İstanbul'u Katmandu'ya benzetiyor, son aylarında: "Artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok", diyordu. Ama bunu söylerken soyut bir bunalımı dile getirmiyordu. Oğuz, bunalan bir insan değildi. Onun akıl ve mantığı bu tür gereksizlikleri çoktan aşmıştı. Hiçbir zaman,

-Sıkıldım, acıktım, uykusuzum, yorgunum, bile demedi.

Akciğer kanserine yakalandığını bilmedi, yakınmadı da,

-Solurken ciğerlerim acıyor, uyutmuyor beni, demekle yetindi.
-Çok hastayım, demedi. Doktorun terimini kullandı: "Çok hastaymışım", dedi.

Her anlamda olumsuzlaşan İstanbul'u artık istemiyordu ve ölümü de öylesine umursamıyordu ki... hani;

-Beyoğlu'nun tadı kalmadı, artık öteki dünyaya gidelim, der gibi. Ve ölmeden dört gece önce Degüstasyon'un kapısı önünde karşılaştığımız Ali Poyrazoğlu'nun yanağından makas alıyor,

-Tatlıhayat kurbanları gene nereye? diye takılıyordu."