10 Temmuz 2017 Pazartesi

Tatil iyi de dönüşü kötü

Yaz rehaveti... Sıcak ve bayık günler birbirini kovalarken, Defnoş'la minik bir parantez açtık. Analı kızlı bir Çeşme yolculuğu. Gerçi "Çocukla tatil yoktur, yer değiştirme vardır" cümlesine katılmamak elde değil. Pişir-yedir-uyut üçgeni, 2 yaş sendromu ve sonu gelmeyen "Hayıy"larla birleşince zorlasa da, güzel vakit geçirdik. 



Denizde-bahçede bol bol gezindi, bütün gün cıbıl ayak çimenlerde dolaştı, yere eğilip karıncalarla hasbıhal etti, bir sürü ağacın yaprağını/dalındaki kelebeği inceledi, çakıltaşı-kozalak-deniz yıldızı topladı, bahçedeki biberleri suladı, kitap okudu, suluboyayla taşları-çimenleri boyadı, parkta oynadı, dondurma yedi, canavar maskesine dönüştürdüğümüz mukavva kutuyla eğlendi, bizimle saklambaç oynadı, çimenlere yatıp yıldızları izledi, "Ay ay başım döndü" deyip dönerek elindeki sinek kovucularla dans etti. O eğlendi, ben de onun eğlenmesiyle eğlendim. Bir ara karpuza sarılıp yanındaki arkadaşlarıyla (kavunlar) denize gelmesini söylüyordu :)




Kendim içinse işten uzaklaşmak iyi geldi, İstanbul'a döndüğümde gözümün önüne gelip ferahlatacak birkaç güzel manzara biriktirdim. Azıcık kendimi dinledim. Kızımı izledim. Çocukken babamla kaldığımız kamp yerine baktım uzaktan; babamı ve o günleri özledim, o an yanımda olup da o günleri Defne'ye onun anlattığını geçirdim içimden. İşte öyle. Gözümün önünde büyüyen kızımın varlığı ve ektiğim koca gül fidesinin ardında mezar taşı kaybolan babam. Oysa o günleri hatırlamak bile tekrar yaşamaya yetiyor. 

Tatil iyi de, dönüşü gibi hayallerin tuzla buz oluşu da fena. İstanbul sıcak, kalabalık ve çirkin göründü gözüme. Bavulları boşaltmaya fırsat kalmadan sızdım, sabah da metrobüse binip işe gelirken camdaki aksimden kendim korktum. Öyle bir suratsızlık. Bir önceki akşam arkadaşların yaptığı ev rakısı yanında deniz fasulyesi kemiriyordum ama! Şimdi ise işe gitmek istemiyorum ve metrobüste kimseye değmemeye çalışarak ofise ulaşmaya çalışıyorum. Daha da tatilden pazar dönmem. Hiç olmazsa bir gün, evde uyum çalışması şart. Sevimsizsin İstanbul. 



4 Nisan 2017 Salı

Kitaplar kurabiyeler

Hop diye Nisan geldi, ne çabuk geldi yahu. Ülker dışında doğru düzgün 1 Nisan şakası bile yapılmadı galiba, ki genelde pek de komik olmuyor zaten. Olmuş ayın 4'ü. Ofiste nispeten sakin bir gün. Defne'ye ve kendime kitap siparişi verdim biraz önce idefix'ten, dört gözle bekliyorum. Kıza torpil geçtim biraz. 

Kendime Özge Samancı'nın "Bırak Üzülsünler-Türkiye'de Büyümek" ve Seray Şahiner'in "Kul"unu; Defnoş'a "Masal Yolu", "Babam Uyumak Bilmiyor" ve "Meşe Palamudunun Sırrı"nı aldım. 



Masal Yolu'nun güzelliği, hayal gücünü ve kitaptaki ipuçlarını kullanıp yönlendirmelerle kendi masalını uydurabilme şansı sunması. Mekanları, karakterleri, olay örgüsünü seçip oluşturmak bize kalıyor. Yani her gün bu çocuğa ne okuyayım/anlatayım sıkıntısından bir nebze olsun kurtarıyor gibime geliyor. 

Babam Uyumak Bilmiyor ise uyumamak için bin takla atan cimcim ya da cimcimeleri ters köşeye yatırarak rolleri değiştirmiş. Uyumayan babayı uyutma taktikleri. Defne her akşam aynı öyküyü/masalı defalarca anlatarak ya da "Sen de pijamanı giy, çorabını çıkar" diye zaman kazan kazanmaya çalışarak uykuya direniyor. Arada ben sızmaya, bey horlamaya başlıyoruz. Bu kitaptan umutluyum. 

Meşe Palamudunun Sırrı ise orman mühendisi bir babanın kızı olarak bitkilerin adını merak etmeye aşina biri olarak beni pek bi sevindirdi. Babam, ne zaman ormana/pikniğe bir yere gitsek ağaçları/çiçekleri inceler, isimlerini Latince ve Türkçe olarak bana söylerdi. Latincelerini aklımda tutamasam da çoğunun Türkçe adını öğrenmişim. Kızım da çiçeği böceği tanısın istiyorum. Tohumdan başlayıp ağacın/ormanın yolculuğunu bilsin. Benim ona okumam dışında, odasına çekilip kendi kendine kitap sayfalarını karıştırması, yüksek sesle anlatması hoşuma gidiyor. Bir arkadaşımın oğlu "neşe palamudu" diyordu meşe palamuduna, böyle çocuklar olsun yahu etrafta.




Vapurda kızına kuşları anlatan bir adam görmüştüm; kara mekeleri, karabatakları "Bak kızım bunlar ördek" diye anlatıyordu çocuğa. Zincirleme gidiyor demek ki, baba bilmezse çocuk ne bilsin.

Kendi kitaplarıma gelince, önce "Bırak Üzülsünler"'i okuyacağım. 80'lerde orta sınıftan bir kız çocuğun yaşadıkları çok tanıdık geldi. O zamanlardan kim bilir neler iz kaldı içinde. Küçük güvensizlikler, suskun haller, içe atıp patlatmalar, çekingen tavırlar... ve daha başka ne arazlar. Anlam veremediğimiz bir sürü sıkışmışlık hissiyatı, o zamanlardan miras sanki.

Evde bu aralar gittikçe dillenen bir cimcime ve anane olunca, hamarat faaliyetler başladı. Ikea'nın şu güzel teneke kutularda satılan zencefilli tarçınlı kurabiyesini pek sevdiydi Defne. Gidip gelip kemiriyordu. Dün gidip bakmış, teneke boş (ben de tırtıklamıştım bir miktar). Ananesi de kıyamamış, işten eve geldiğimde birlikte kurabiye yapıyorlardı. Adam kalıbı, minik oyun hamuru tahtası ve minnak merdanesi elinde, kedi enciği gibi her yere taşıdığı sandalyesiyle boyu mutfak masasına yetişiyordu artık. İkisini öyle görünce bi tuhaf oldum. Hisleniyor insan be. Annemle pek kurabiye pişirdiğimizi hatırlamıyorum, Defne bu anlamda daha şanslı. Toruna gösterilen sabır daha fazla, kabul edelim :)



23 Mart 2017 Perşembe

Göğe bakalım

Serdar Kuzuloğlu, rastlayınca dinleyip okumaktan keyif aldığım bir adamdır. Gazeteci, teknoloji yazarı, danışman... gibi türlü sıfatları var kendisinin. Yıllar önce çalıştığım dergide teknoloji yazıları yazıyordu. Kendisiyle her ay yazı iste, teşekkür et, telifi yatmış  mı bak şeklinde bir ilişki içerisine girdim. 

Sonrasında bizim şirket adamın teliflerini aksatmaya, biriktirmeye başladı ve o da haklı olarak tek muhatabı olan bana saydırmaya... İlişkimiz yara aldı. Böyle bir fırça zinciri... Adamı yazı için arıyorum -parasının yattığını düşünerek-, sonra ondan öğreniyorum ki yatmamış, hem de iki sayıdır -oha-. O diyor "Kusura bakmayın ama hesabımda telifimi görene kadar yazıyı göndermem" ben diyorum "Ay valla çok haklısınız, kusura bakmayın, hemen çözmeye çalışacağım", arıyorum muhasebeyi bas bas "Ya rezil ettiniz beni adama, yatırsanıza parasını, yatırmıyorsanız da haber versenize. Ayıptır, yüzüm kalmadı aramaya" filan...

Sonunda iş, bütün yöneticilerin olduğu bir toplantıda muhasebeden sorumlu CFO'nun "Editör sizsiniz, yazarlarınızı teliflerin gecikeceği konusunda ikna edin, yanağınızdan öpeyim" demesi, benim de taze Serdar yaramla "Valla bizi bi yerimizden öpmeyin de, insanların iki kuruş parasını ödeyin; rezil oluyoruz herkese. Piyasada yazı yazdıracak adam bulamayacağız" dememle yayın yönetmeni ve diğer müdürlerin çakmak gözlerle bana bakışına kadar uzadı... yani sayın Kuzuloğlu, o teliflerin ödenmesi için hakkaten uğraştım, inanın. 

En son Cnntürk'te bir programda konuşmuş, uzun zamandır televizyon izleyemediğim için internette rastladım. Çok da hoşuma gitti sanal dünyadaki o zavallı hali anlatışı. Şuracığa bırakıyorum. Belki hala izlememiş olanlar vardır. Instagram'da paylaştığımda 90 küsur kişinin izleyip sadece 10'unun beğen tuşuna basması, Serdar'ın sonuna kadar haklı olduğunu çıkardı, adam işi biliyor :) 



Ofiste, hafta sonuna 2 kala uyuz bir gün daha... Birbirine iş sokmaya çalışan, sohbet muhabbetleri de birbirinin kuyruğuna basana kadar süren, herkesin birbirinin arkasından konuştuğu, samimiyetsiz bir kadınlar hamamı. Bir tane erkek bile yok. Herkes birbirine bileniyor. En az iş yapanında/en iş bilmezinde en fazla cüretin olduğu, bir acayip yer. Tuhaf ama böyle. 

Uzunca bir süredir (7 yıl) burada çalışıyorum, aralarındaki o tuhaf ilişkiyi hala çözmeyi başaramadım. Sonra zaten çözmeye çalışmayı bırakıp kendimi korumaya alacak bazı yöntemler geliştirmeye başladım. Olabildiğince az muhatap olup işimi yaparak, dedikodularından kendimi kurtarabildiğimce kurtarmak. Günü en az zararla, minimum sinir harbiyle kapatmak. Gayem bu artık. Cevap yetiştirmek, bataklıklarına gömülmek istemiyorum. Kendimi ezdirmemeye, üstüme yük bindirmelerini engellemeye çalışıyorum, hepsi bu. İmaları vız geliyor trıs gidiyor, tepem attıysa aynı şekilde iade ediliyor. 

Konuşmayı seven bir insan olarak, bazı günler kendileriyle tek kelime etmediğimiz ya da çok çok az iletişim kurduğumuz oluyor. Sıkıntı değil. Yapmacık hallerinden o ka midem bulandı ki, olmasa da olur. Fısır fısır, pıs pıs bir köşede konuştuklarını bilmesem de olur, hatta daha da iyi olur. Velhasıl, bir ofis yabanına dönüşmem böyle oldu. Memnunum. Sonuçta iş yapmak üzere bir arada bulunan insanlarız, seçme şansımız pek yok; birbirimizin kuyusunu kazınca maaşımız da artmıyor, terfi de etmiyoruz. Neyin çabası bu?!

Özetle, ayağımıza takılacak taşlar hep olacak. Taşa değil ufka bakalım. Deniz var. Gökyüzü var. Umut etmeye devam. "Kuş ölür, sen uçuşu hatırla" demiş Füruh Ferruhzad. Ne güzel demiş. Bahar hepimize iyi gelsin, ferah perşembeler olsun :)




Ha bu da bugünün fon müziği olarak şuracıkta tıngırdasın.

20 Mart 2017 Pazartesi

Teneke sesle baharı beklemek

Sapanca Gölü
Bahar hala gelmedi. Üstelik 4 gündür sesim boru ile teneke gıcırtısı arasında gidip geliyor, kendi kulağımı tırmaladığından zorunlu olmadıkça (ne demekse o) konuşmamaya karar verdim. Dün gece Defne bile halime acıdı, yatarken 8-9 kere anlattırdığı kuzulu masalda "Annenin boğazı acıyo, kuzuyu anlatamaz" deyip ısrar etmedi. Kuzulu masal da çok fenaydı zaten, orijinalinde kurt hepsini yerken ben her akşam farklı bir versiyon uydurmak zorunda kalıyordum çocuğa. 

4 gün beraberdik, annem olmayınca tam mesai Defnoş'la olmak yorucuymuş valla. Yemek yememesi dışında iyi çocuk aslında. Onu pişir yemesin, bunu pişir yemesin; ne pişireceğini bileme, hakkaten bi süreden sonra sinir harbine dönüşüyor. İnadı ve saatlerce acıkmama refleksi karşısında pes ediyorum. Hava sadece cumartesi güzeldi, güneşli ve soğuktu ama 2-3 saat Kalamış Parkı'ndaydık. Kaydıraktan kayma, salıncakta sallanma, kumdan kale yapıp arada kum yeme, suların içinde zıplama, manuel atlıkarıncaya binme... hepsinden hevesini aldı. Ona bin tane yedek kıyafet taşıyan ben, deri ceketle çıktığım için takırdadım; boğazım iyice şişti. Bir kısım analık, çoğu da şapşallık. Güneşe aldanmamayı öğrenemedim, hava 8 dereceymiş.



Kızı babasıyla parkta bırakıp bir cenazeye katıldım. Radikal Kültür Sanat'ın Erkan Abi'si biricik eşi Pınar'ı kaybetmişti cuma gecesi. Çok uzun süredir kansere direnen bahar gülüşlü Pınar Abla, daha fazla dayanamadı. Erkan Abi'nin kıymetlisi artık ağaçta, kuşta, denizde, gökyüzünde... 


Uzun yıllardır görmediğim bir sürü insanı, acının etrafında bir cami avlusunda görmek tuhaftı; cesur, hayat dolu, mücadeleci ve gencecik bir kadını bu kadar uzun süre savaşmasının ardından yitirmek, o üzüntüden yıkılmış koca adama ne diyeceğini bilememek ise çok fenaydı. Ne çok seveni varmış, ne çok insanın hayatına girip kalbine dokunmuş... Herkes bir şeyler söyledi Erkan Abi'ye ama kim bilir ne kadarını duydu ya da anladı o an, bilmiyorum. Sonrasında Beşiktaş'a yürüyüp vapura bindik ve neredeyse hiçbir şey konuşmadan öylece çay içip martılarla kargalara baktık. Hayat bazen çok boktan. 

Cenaze sonrası donmuş bir halde eve gidip Defne'yle oynadım, oynarken acık da sıkıştırıp sarıldım; onun yeni bisikletinin tepesinde durmaya çalışmasını izlemek, yarım yamalak cümlelerini dinlemek iyi geldi. İyi ki benden sonra bir de evin oradaki parka gitmişler, güneşli cumartesi candır.

Pazar hava da ben de kötüydük; o gri ve bulutlu, ben yorgun ve hasta. Sesim artık hiç çıkmaz oldu. Konuşmaya çalışmaktan çok, ağlayan köpek sesi çıkarıyordum. Çamaşır yıkayıp asarak, bezelye-pilav yaparak, kafamı güzel edecek kadar pastil çiğneyerek, arada ilaç alıp kıza 2 köfte fazla yedirerek pazartesiyi bekledim. Bazı hafta sonları yorucu. Ama yine de güzel. Yani bütün gün Defne'yle olmanın tadını bazen çıkarırken, bazen de çok yorulup uyumasını beklediğim için utandığım oluyor. 

Defne su birikintilerinde cap cap zıplamaya bayılıyor ama o esnada çorapları ıslanıyor diye Tchibo'dan lastik bir yağmur çizmesi aldım. 90 TL içime oturdu ama aldım, seviyor suyu çocuk. Sonra Tchibo'nun sitesinde aynı çizmenin farklı desenini 50 TL'ye görünce çok sinir oldum. İnternetteki ucuzunu alıp öbürünü iade ettim. Çok ayıp bu yaptığın Tchibo. Allaan lastik çizmesi yani, nasıl iki katı fiyat olur?!

Bkz 90 TL

Bkz 50 TL

Bugün bahar ekinoksuymuş,1 gün erken; tatlı yapma kısmını anneme bırakıyorum, ben çiçekleri alırım. Sevdiğim renkli bir şeyler de giydim, sevdiğim şeyi yeme hakkımı ise tarçınlı zencefilli kurabiyeden yana kullandım demin. Evrene de iyi şeyler yollamak lazımmış, nasıl başlarsa öyle gidermiş. Peki, lütfen cümleten akıl-beden sağlığımız yerinde, sevdiklerimiz yanımızda olsun; içimizin şişmeyeceği güzel ve umutlu günler görelim ülkecek :)

7 Mart 2017 Salı

Bahar gelir ve çelınc biter #15 #16 #17

Bahar gelmeye karar verdi gibi, çiçeklenmiş birkaç erik dalı gördüm bugün, umarım ayaz yiyip üzülmezler. Hafta sonu trafiğinden ve yayılacak boş çayır çimen olmamasından belli havaların ısındığı. Bünyede bir gevşeklik, deniz kenarına gitme eğilimi... O kadar bekliyoruz ki baharı; bir an önce gelirse bir sürü şey iyi olacakmış, yolunda gitmeyen her şey düzelecekmiş, yoluna girecekmiş gibi geliyor. İş ve ev arasındaki tekerlekte dönüp duran fare gibiyim uzun zamandır. Direktörümüz de sabahları geç gelenleri İK'ya havale ettiğini söyledi bu sabahki toplantıda, ben de bunca yıldır zam ve terfi vermeyenleri evrene havale ediyorum bu durumda. 

Çantamda Doris Lessing'in 'Son Aydınlık Yaz'ı geziyor. Metro ya da metrobüste okumaya çalışmak yerine vapurda, o da olmadı güzel bir şeyler içerken/çayıra uzanıp okumayı tercih ederdim ama şimdilik elde olan bu. Uykudan (daha doğrusu sızmadan) önce de biraz bakabiliyorum, yalan olmasın. Kırmızı Kedi kitaplarını seviyorum, bir kitabevine saldırmanın mantığını ise anlayamıyorum. Gerçi insan yakan, sanat okulu kundaklayan memleket burası. Şaşırma, üzülme eşiğini zorlarlar insanın.
Doris'in kitabından sonra kendime 'Asi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler'i hediye etmeye karar verdim. İçeriği şimdiden meraklandırdı. "Denizlerin derinliğinden ormanların kuytusuna, savaş meydanlarından şaşaalı saraylara, hastanelerden gökyüzünün sonsuz maviliğine, dünyanın ve zamanın her köşesinden kendilerine dayatılan kurallara ve geleneklere isyan etme gücü bulan kadınların hikâyeleri bunlar. Prenslerini bekleyen değil, kaderlerini ellerine alan prenseslerin hikâyeleri..." Prenses de olamadım savaşçı da. Ama bugün Merkür güneşle ters köşe mi, ters açı mı ne yapıyormuş; iyi şeyler düşünmeye çalışayım, enseyi karartmayayım.





Çelıncı bitirmeye kararlıyım, birileri okuyor mu bilmiyorum ama söz verdim Leylak Dalı'na :) Son üç soruyu da cevaplayarak, yarım kalan işler listeme bir çentik daha atarak üstünü çiziyorum. Listeler seven Başak burcu insanı manyaklığı, hi hi.

15 yaşındaki birine vereceğin nasihat ne olurdu?

15 yaşındaki beni düşünüyorum da, nasihatten akrep görmüş gibi nasıl kaçtığımı hatırlıyorum. Ama eğer beni dinleyeceğini düşündüğüm bir ergen görseydim, o yaşlarda atarlandığı şeyleri, ailesini sonra özleyeceğini söylerdim. 


Kendini, insanları, doğayı sev. Tüm bunları sevmek ne kadar erken öğrenilirse o kadar iyi. Ve evet, sevmek öğrenilebilir bir şey. Büyüdükçe bir şeyleri sevmek zorlaşıyor. Büyümek bu yüzden sevimsiz, büyüdükçe bir şeyleri sınırlaman/törpülemen gerekiyormuş gibi davranıyorlar. Sen bunları unutmak zorunda değilsin, içindeki çocuk geyiğine girmeyeyim ama kendini neşelendirecek bir şeyler hep olsun cebinde. 



Kitap okumaktan, müzik dinlemekten, içinde birikenleri yazmaktan hiç vazgeçme. Edebiyat ve müzik sayesinde önünde açılacak o eşsiz evrene, her şeyi bildiğini zanneden sen bile inanamayacaksın. Kitap okumak, bir sürü soru oluşturacak kafanda; cevaplarını bilemesen de sormak sana iyi gelecek, hep seni şaşırtacak. Bir sürü farklı renk keşfedeceksin.




Müzik dinlemek hiç ummadığın şeyleri bile keyifli hale getirebilir. Ev temizliği buna dahil. Yahu ben yıllardır iş hayatına müzikle katlanabiliyorum, düşün. Bir kulaklık ve sevdiğin müzik, seni istediğin yere götürür. Masa başında otururken bile, bedenin orada olabilir ama kafanın nerede olduğunu kimse bilemez. 


Kendini, varlığını küçümseme. Hep o 'başkaları'na özeniyorsun ya, herkesin kendine göre mutsuzlukları, zayıflıkları var. Kusursuz zannettiklerinin bile. O yüzden kendin olmaktan korkma, insan en çok kendine acımasız davranıyor. O gözünde büyüttüklerin de kabız oluyor, onlar da kendini değersiz hissettiği anlarda bir koltuğa büzüşüyor, yalnızlık çektiğinde ağlamak için bir omuz arıyor... 


Çok yer görmeye çalış, hiçbir seyahat fırsatını kaçırma. Çok paraya da gerek yok. İleride paran olsa da vaktin olmuyor. Hayvanları hayatından eksik etme, onlarla kurduğun iletişimi yabana atma, vicdanlı olmanın ilk adımı onlar.


Güzel dostluklar biriktir, çok olmasa da olur. Gerçek olsun yeter. Anlattığın kadar dinlemeyi de bil, geride sadece onlar kalıyor. Hayatına giren hoş gelsin, gideni tutamıyorsan da yolu açık olsun. Unutma, hayatın tek. Tadını çıkar. Alsancak'ta bir gün kırmızı spor ayakkabılarım, kot eteğim ve manasız neşemle karşıdan karşıya geçerken gülerek kolumdan tutan yaşlı teyzenin dediği gibi "Gençlik ne güzel şey be kızım, keyfini çıkar!" Öf, çok konuştum. Bu kadar nasihat çok fazla.

Kağıda bir şey çiz ve bize göster.

Çizimim peki iyi değildir, o yüzden Defne'nin yazı tahtasındaki aile portremizi şuraya bırakıyorum.


2017'de olmasını çok istediğin bir şey... 

Bir değil çok şey var: Ülkemizde huzur ve barış, hayatımızda dostluk ve kahkaha, evimizde neşe ve mutluluk, kuzumda iştah, güler yüz ve sağlık daim olsun. Kahkahası evimizde çınlasın. Bir sürü güzel an, mutlu anı biriktirelim. 


Bugün hava pek güzel, atın kendinizi dışarı. Kalın sağlıcakla...

2 Mart 2017 Perşembe

Hayalperestler, 10 yıl sonra, Patti #13 #14

Sis İstanbul'dan kalkmak bilmiyor; grip-nezle Defnoş'la benim yakamızı bırakmıyor. Salya-sümük, öksürük-hapşırık, ateş ve uykusuz geceler. Çelınclara gelemiyorum,  gün gün yazamıyorum, olmuyor olamıyor... Ay neyse, amma şikayet ettim iki satırda :)


10 yıl sonra nerede, nasıl yaşamak istiyorum? Öncelikle hala İstanbul'da olmak istemiyorum. Sürekli daha sakin bir yere gitmeyi konuşuyoruz ama bir türlü hayata geçiremiyoruz. İstanbul'un zilleti, nimetinin önüne geçti. Her taraf inşaat, hafta sonu bir yere çıkmak mesele, kiralar uçmuş, şu an gündemimizde olmasa da kreş ve okul fiyatları da çıldırmış...

Defne'nin sağlığı için de sakin, güzel bir yere yerleşmiş olmayı diliyorum. Bölgesel değil ülke genelinde huzur olmasını umuyorum. Aklımızda bazı yerler var, ama ne iş yapacağız, nasıl geçineceğiz kısmı kafa kurcalıyor. Belki İzmir, belki başka bir yer ama Ege'de bir yer. Kazdağları'nı soluyabileceğimiz bir yer... Bahçeli, müstakil bir ev. Defne'nin koşturabileceği bir yerler olsun, hayvanlarla bitkilerle daha çok haşır neşir olsun... Neresine karar verdikten sonra, nasıl'ı da kendimize ve çocuğumuza daha çok vakit ayırabileceğimiz bir hayat. Daha az stresli...



Hangi ünlüyle arkadaş olmak isterdim, hiç düşünmedim. Patti Smith geldi aklıma, evde plak çaları sonunda çalıştırıp beyin hediyesi plağı "Horses"ı dinliyorum günlerdir. "Hayalperestler"le "Çoluk Çocuk"unu döne döne okuyorum. Yaşlanınca içi çürüyen/değişen güruha katılmadığı için hala genç kalabiliyor sanırım. 

Kafe açmayı hayal eden bir rock yıldızı. Hızlı yaşamış, muzip, hayalperest ve asla düşüncelerinden vazgeçmemiş. İstanbul'daki konserine gidemedim, bilet kalır sanıp ağırdan almak hatasını yaptım. Ama imza gününe yetiştim, işi kırıp saatlerce kuyruk bekleyip... Nazikçe herkesle sohbet etmeye çalıştı, gençlerin getirdiği hediyeleri tebessümle kabul etti, onların "Sana bayılıyoruz" tarzı her sözünde ağzı kulaklarına vardı. Hatta cebinden telefonunu çıkarıp "Bu an hayatımın en unutulmaz anı" deyip çığlıklarla ona karşı hislerini samimiyetle anlatan bir kızın fotoğrafını çekti. Kızdaki sevinci düşünün artık...



14 Şubat 2017 Salı

Siervas, Hoşbeş, 45'lik kazak, 10 yıl önce #11 #12

Siervas'ı duydunuz mu? Rahibelerden oluşan müzik grubunu? Görünce/dinleyince insanın suratına koca bir sırıtma gelip yerleşiyor. Şarkılarında ne dediklerini anlamıyorum ama şu tuhaf dünya üstünde gitar, davul, bas, keman çalan, şarkı söyleyen rahibelerin olması güzel yani. 12 kişilik kalabalık bir grup. Japon, Perulu, Arjantinli, Venezuelalı, Şilili, Filipinli, Çinli ve Ekvadorlu güler yüzlü rahibelerden mürekkep.

Röportajlarında "Rahibelerin de normal insanlar olduğu unutuluyor" demişler, biz normal nasıldı onu unuttuk. "Bizler de pop ve rock müzik dinliyoruz" diye de eklemişler. Konserlerden elde ettikleri geliri hayır işlerinde kullanıyorlarmış. İki albüm çıkarmışlar, yanlış anlamadıysam prodüktörleri de zamanında Nirvana ve Foo Fighters'la çalışmış adamlar. Hayallerinde sahneye çıkmak var mıydı bilinmez ama, sahnede manastırdan daha eğleniyormuş gibiler. Kalabalık da bir hayran kitleleri var. 



Alttaki şarkıda İngilizce şarkı sözleri de eklemişler.  



Çantama her sabah kitabımı atmaya çalışıyorum. Metro -metrobüs sıkışıklığında okumak, en şahane bir şey olmasa da mecbur. "Vejetaryen" bitti, şimdi John Berger'in "Hoşbeş"ini okuyorum. Karşılıklı hoşbeş edip Rosa Luxemburg'tan Charlie Chaplin'e, dostu Sven'den "münasebetsizler"e, yaklaşık 80 yıllık yazı serüveninde aklına takılan herkesi anıyoruz. 'Rosa'ya Armağan' kısmındaki şu yazıyı şuraya iliştirmeden gitmeyeyim. Bu sözler Rosa Luxemburg'a ait:

"Sadece hükümet taraftarlarına, Parti üyelerine tanınan özgürlük -bu insanların sayısı ne kadar fazla olursa olsun- özgürlük değildir. Özgürlük daima farklı düşünenler için olmalıdır."




Çelıncda finale 5 kala...


Dolabımdaki en eski kıyafet, 45 yıllık bir kazak. Abimden bile büyük. Annemin gençliğinden kalma. Turuncu. Boğazlı. İncecik ama şahane ısıtıyor. En son Kars'a gittiğimizde giymiştim, sıcacık etmişti. Ne bir yırtık, ne bir sökük, ne tüylenme, ne de renk solması. Taş gibi. 

Annemin üstünde o nefis İspanyol paça kot pantolonu, uzun düz saçlarıyla gülümsediği gençlik fotoğraflarında giydiği, bayıldığım kazak. (Annemin o fotoğrafları İzmir'de babaevinde, o yüzden iliştiremiyorum.) O kot pantolonlarına sığamıyorum madem, bari kazağa halleneyim deyip atmışım dolaba. (Wrangler marka, İspanyol paça kotunu lisede giymeye kalkmış içine sığamamıştım. Nar çiçeği nişan kıyafetinin de sırt fermuarını patlattığımdan, narin olmadığımı kabul edip susarak oturdum.) 























Fotoğrafları annem telefonuyla çekti, telefonun fotoğraf çekiminden memnun değil. Yoksa kazak bu kadar acıklı durumda değil. Sadece kışlıkların arasında buruşmuş garibim.

Annem benim dolapta kendi kazağını görünce "Aaa, atmadın mı sen onu? Satın aldığım adam bile ölmüştür ayol" demişti. Nereden aldığını da sonradan hatırladı zaten. Çamlıca'daki evlerinin oraya bavulla gelen bir amca varmış, giysi satıyormuş; ondan almış kazağı. Mağazadan filan da değil. Annem eskileri saklamayı pek sevmez, bense hatırası olan eşyalara kıyamam. Dedemin kol saatini de takmıştım uzun süre. Defne benim bazı eşyalarımı beğenip giyse, çaktırmasam da sevinirdim. Ki berelerim ona daha çok yakışıyor :)



Son 10 yılda neler oldu, geriye sarayım... Bir reklam ajansında reklam yazarı olarak çalışıyordum, bekardım. Sonra ajansta işler kötüledi, tüm kreatif ekibi şutladılar; işten çıkarıldım. İşsizken canım sıkılmasın diye bu blogu açtım (Mart 2010'da). Blogu açtıktan 1 ay sonra, şimdi çalıştığım yere girdim. Aylaklık günleri pek de uzun sürmedi. Hiçbir yere 3 seneden fazla dayanamazken, nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde hala buradayım; 7 sene doluyor.

Haziran 2002'den beri ekşisözlük'ten tanıdığım, Gülşen Abi misali dertleştiğim bir adam 9 yıl sonra eşim oldu. Ondan sonra hayatımıza iki de kara kedi, Obi'yle Yoda eklendi. Kocalı ve kedili hayatın son yeniliği ise Defne. 

2011'de evlendim, 2013'te babamı kaybettim, 2014 sonunda da kızımı kucağıma aldım. Evet, hayli büyük değişiklikler olmuş aslında. Evlilik, yetimlik, annelik... Hayat, böyle geçmiş.

Eh, bugün 14 Şubat... Sevgi neydi? Hani eskide 'Love is' sakızları vardı ya... "Selvi Boylum Al Yazmalım"da dediği gibi Asya'nın; sevgi emekti, sonra didişmekti, özlemekti, sonra gün içinde "Defne nasıl, mamasını yemiş mi?" demekti. Kampa ya da sinemaya gitmekti, iki rakı parlatıp bi muhabbet etmekti, ağlarken başını diğerinin omzuna yaslamaktı, sonracıma normalde burun kıvıracağın romantik komedileri sırf diğeri seviyor diye izlemekti, "Akşam gelirken ekmek al" ya da "Bugün yemek yapamadım pizza söyleriz" demekti :)