14 Şubat 2017 Salı

Siervas, Hoşbeş, 45'lik kazak, 10 yıl önce #11 #12

Siervas'ı duydunuz mu? Rahibelerden oluşan müzik grubunu? Görünce/dinleyince insanın suratına koca bir sırıtma gelip yerleşiyor. Şarkılarında ne dediklerini anlamıyorum ama şu tuhaf dünya üstünde gitar, davul, bas, keman çalan, şarkı söyleyen rahibelerin olması güzel yani. 12 kişilik kalabalık bir grup. Japon, Perulu, Arjantinli, Venezuelalı, Şilili, Filipinli, Çinli ve Ekvadorlu güler yüzlü rahibelerden mürekkep.

Röportajlarında "Rahibelerin de normal insanlar olduğu unutuluyor" demişler, biz normal nasıldı onu unuttuk. "Bizler de pop ve rock müzik dinliyoruz" diye de eklemişler. Konserlerden elde ettikleri geliri hayır işlerinde kullanıyorlarmış. İki albüm çıkarmışlar, yanlış anlamadıysam prodüktörleri de zamanında Nirvana ve Foo Fighters'la çalışmış adamlar. Hayallerinde sahneye çıkmak var mıydı bilinmez ama, sahnede manastırdan daha eğleniyormuş gibiler. Kalabalık da bir hayran kitleleri var. 



Alttaki şarkıda İngilizce şarkı sözleri de eklemişler.  



Çantama her sabah kitabımı atmaya çalışıyorum. Metro -metrobüs sıkışıklığında okumak, en şahane bir şey olmasa da mecbur. "Vejetaryen" bitti, şimdi John Berger'in "Hoşbeş"ini okuyorum. Karşılıklı hoşbeş edip Rosa Luxemburg'tan Charlie Chaplin'e, dostu Sven'den "münasebetsizler"e, yaklaşık 80 yıllık yazı serüveninde aklına takılan herkesi anıyoruz. 'Rosa'ya Armağan' kısmındaki şu yazıyı şuraya iliştirmeden gitmeyeyim. Bu sözler Rosa Luxemburg'a ait:

"Sadece hükümet taraftarlarına, Parti üyelerine tanınan özgürlük -bu insanların sayısı ne kadar fazla olursa olsun- özgürlük değildir. Özgürlük daima farklı düşünenler için olmalıdır."




Çelıncda finale 5 kala...


Dolabımdaki en eski kıyafet, 45 yıllık bir kazak. Abimden bile büyük. Annemin gençliğinden kalma. Turuncu. Boğazlı. İncecik ama şahane ısıtıyor. En son Kars'a gittiğimizde giymiştim, sıcacık etmişti. Ne bir yırtık, ne bir sökük, ne tüylenme, ne de renk solması. Taş gibi. 

Annemin üstünde o nefis İspanyol paça kot pantolonu, uzun düz saçlarıyla gülümsediği gençlik fotoğraflarında giydiği, bayıldığım kazak. (Annemin o fotoğrafları İzmir'de babaevinde, o yüzden iliştiremiyorum.) O kot pantolonlarına sığamıyorum madem, bari kazağa halleneyim deyip atmışım dolaba. (Wrangler marka, İspanyol paça kotunu lisede giymeye kalkmış içine sığamamıştım. Nar çiçeği nişan kıyafetinin de sırt fermuarını patlattığımdan, narin olmadığımı kabul edip susarak oturdum.) 























Fotoğrafları annem telefonuyla çekti, telefonun fotoğraf çekiminden memnun değil. Yoksa kazak bu kadar acıklı durumda değil. Sadece kışlıkların arasında buruşmuş garibim.

Annem benim dolapta kendi kazağını görünce "Aaa, atmadın mı sen onu? Satın aldığım adam bile ölmüştür ayol" demişti. Nereden aldığını da sonradan hatırladı zaten. Çamlıca'daki evlerinin oraya bavulla gelen bir amca varmış, giysi satıyormuş; ondan almış kazağı. Mağazadan filan da değil. Annem eskileri saklamayı pek sevmez, bense hatırası olan eşyalara kıyamam. Dedemin kol saatini de takmıştım uzun süre. Defne benim bazı eşyalarımı beğenip giyse, çaktırmasam da sevinirdim. Ki berelerim ona daha çok yakışıyor :)



Son 10 yılda neler oldu, geriye sarayım... Bir reklam ajansında reklam yazarı olarak çalışıyordum, bekardım. 2008'de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar'daki bahar partisinde üstüme heykel devrilince ayağımı kırdım. Davalık bir olay ama işte üşengeçlik... 3 ay boyunca yattım, birkaç ameliyat geçirdim, çiviler vidalar takıldı vs. Hala koşmaktan ve topuklu ayakkabı giymekten imtina ediyorum.

Akabinde ajansta işler kötüledi, tüm kreatif ekibi şutladılar; işten çıkarıldım. İşsizken canım sıkılmasın diye bu blogu açtım (Mart 2010'da). Blogu açtıktan 1 ay sonra, şimdi çalıştığım yere girdim. Aylaklık günleri pek de uzun sürmedi. Hiçbir yere 3 seneden fazla dayanamazken, nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde hala buradayım; 7 sene doluyor.

2002'den beri ekşisözlük'ten tanıdığım ama hiç görmediğim eşimle Haziran 2010'da ilk kez yüz yüze görüşmeye başladık. 7 sene Gülşen Abi misali dert yandığım, sadece arkadaşça sohbet ettiğim adamla konsere, kahveye şaraba, kampa, off road yarışlarına gider olduk. Sonrası işte sevgililik müessesesi... 6 ay sonra da "Evlensek ya biz" demeler filan :) 

Peşinden hayatımıza 2 kedi katıldı. Arkadaşım Çağrı'nın kedisi Badem yavruladı ve sona kalan iki kara oğlanı kimseler almayınca biz aldık. Biri beyin omzuna, öbürü benim kucağıma tüneyince kardeşleri ayırmaya kıyamadık. Obi ve Yoda beyler böyle girdi hayatımıza. 

2011'de evlendim, 2013'te babamı kaybettim, 2014 sonunda da kızımı kucağıma aldım. Evet, hayli büyük değişiklikler olmuş aslında. Evlilik, yetimlik, annelik... Hayat, böyle geçmiş.

Eh, bugün 14 Şubat... Sevgi neydi? Hani eskide 'Love is' sakızları vardı ya... "Selvi Boylum Al Yazmalım"da dediği gibi Asya'nın; sevgi emekti, sonra didişmekti, özlemekti, sonra gün içinde "Defne nasıl, mamasını yemiş mi?" demekti. Kampa ya da sinemaya gitmekti, iki rakı parlatıp bi muhabbet etmekti, ağlarken başını diğerinin omzuna yaslamaktı, sonracıma normalde burun kıvıracağın romantik komedileri sırf diğeri seviyor diye izlemekti, "Akşam gelirken ekmek al" ya da "Bugün yemek yapamadım pizza söyleriz" demekti :)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder