5 Mart 2012 Pazartesi

Büyükada kedileri

Güneş banyosu
Dönsem mi takibe devam mı etsem




Kurabiye vir?
Acık daha vir

Işık, biraz daha ışık




Cinema at home

Evde bir odayı, aile sinema salonuna çevirmek için ideal oturma düzeni. Aman ayaklara dikkat! Beğendim.

Nostalgia in Paris

Sonunda "Midnight in Paris" filmini izleyebildik. DVD duruyordu ne zamandır. "Ay renkleri çok patlak" ,"Aman ben Woody Allen sevmem" derken, nihayet izlemeye muvaffak olduk :) Pişman olduk mu, yok; gayet beğendik. Nostaljik, romantik, insanı Paris'e iten bir film. En İyi Orijinal Senaryo Oscarı'nı hak etmiş bence.

Bir kere müzikler ve görüntüler çok güzel. Paris zaten görmek istediğim yerler arasında, filmle de olsa kısa bir tur yapmak pek hoşuma gitti. Senaryo gayet eğlenceli. "Ne içtin be abi sen öyle?" derken, fikir hoşuna gidiyor insanın. Dali, Hemingway, Fitzgerald, Bunuel, Picasso, T. S. Eliot, Man Ray... Misafirler gırla. Afişteki Van Gogh esprisi de hoş.


Hep eski zamanları arayıp özlüyoruz ya, o zamanlara dönsek yine memnun olmayacağız ki. Çünkü o özlenen zamanın içinde olunca yine "şimdiki zaman" olacak. Ben '60'lara dönmek istiyorum mesela, 60'lara gidince 50'li yıllar güzel gelecek. Herkesin Altın Çağ'ı kendine.

Çoğu insan yaşadığı andan, dönemden mutsuz; eski günlerin daha güzel olduğunu düşünüyor. Bugünden ve gelecekten korktuğu için geçmişin güvenli suları ona daha iyiymiş gibi geliyor. Aslında özlediğimiz o günler değil, o günlerdeki halimiz. Nostalji ve melankoliye kapılmak, insanın şimdiki zamana, bugüne uyumunu zorlaştırıyor; acı veriyor çoğu zaman. Altın Çağ'ı aramak boşuna.

Güzel olan, yaşadığın an. Kıymetini bilebilirsen... Genelde bilemeyiz. Geçince, geride kalınca anlarız.

Gıcık ve de uyuz Paul'un ağzından desin Woody o halde:

“People who think that their lives would be happier if they lived in an earlier time.

You know, nostalgia is denial. Denial of the painful present.

And the name for this fallacy is called 'golden-age thinking'. The erroneous notion that a different time period is better than the one one's living in. It's a flaw in the romantic imagination of those people who find it difficult to cope with the depressive.”

4 Mart 2012 Pazar

Gezmek ya da gezmemek, işte bütün mesele bu

Cüneyt Özdemir, bugün Radikal'deki köşesinde yazmış, ben de Aralık'ta blogda yazmıştım. İki kafadarın 13 aylık dünya turu. 13 ayda 26 ülke. Nasıl mı? Couch surfing denilen bir yöntemle. Bir internet sitesine üye olup gidecekleri ülkede hiç tanımadıkları birinin, evlerindeki kanepeyi onlara bedava vermesiyle. Ayrıntılar şurada, bir tık.

Özdemir yazısında da anlatmış. Biz daha çok "Kaç paraya patlamış?", "Ne iş yapıyorlarmış?" kısmıyla ilgilenen bir milletiz. Önümüze çıkan en büyük engel de bunlar olur genelde, en çok merak ettiklerimiz. 

Birileriyle yeni mi tanıştık, sorular bellidir. "Nerelisin?" akabinde "Ne iş yapıyorsun?" Bazen anneler de teyzeler gibi meraklanır: "Ne iş yapıyor bu çocuk?", işler ciddileşirse "Kaç para maaş alıyormuş?" 

Güleriz bunlara, ama önümüze engeller yaratırız hep. Para, zaman...

İki genç adamı, Özcan ve İsmail'i bunlar durdurmamış, helal olsun. Merak edenler için, harcadıkları meblağ: Kişi başı 33 bin TL.

İşte Cüneyt Özdemir'n programında ikilinin anlattıkları:



Bu da Okan Bayülgen'in programında söyledikleri, daha birçok yere konuk olmuşlar:




Tekrar verelim sitelerinin adresini: http://www.baskaturlubirsey.com/

Dünkü gazetelerde de bisikletle dünya turu yapan Fransız bir çift vardı. Onlar da para sorununu ilginç bir şekilde çözmüş. Tandem (çiftli) bisikletleriyle çadırlarını, düğün listesi yaptıkları arkadaşları almış. Biriktirdiklerini eklemişler, işyerlerinden bir yıl izin almışlar (gap year) hatta patronları ve bir banka onlara sponsor olmayı da kabul etmiş. Mis! 

Gezmişler şahane bir şekilde dünyayı, aynı bisiklet üstünde iki kişi. Geçenlerde bir çift yine, minik oğullarıyla birlikte bisikletle Avrupa'yı turluyordu. Ufaklığa da tekerlekli çadır gibi bir şey yapmışlar, kendi bisikletlerinin arkasında takılıyor o da. İnternette böyle bir sürü örnek bulabilirsiniz. Diyeceğim, olmayacak iş değil. Takdir ediyoruz yapanları... Darısı başımıza.

2 Mart 2012 Cuma

Duble kedi

Kanat Atkaya, twitter'da yazmış bugün, kesinlikle katılıyorum:

Hayatta bir kediden daha iyi tek bir şey vardır, iki kedi.

Neden? Çünkü iki kedi olunca, evde tek başlarına olmadıklarından sıkılmazlar. Senkronize horhor uyurlar, tepişirler, evin altını üstüne getirip suç ortaklığı ederler, akabinde de sarmaş dolaş olurlar.


Hele bir de kardeşlerse, bir bakarsınız roket gibi koşturup tepişiyorlar; kafanızı çevirdiğinizde ise birbirlerine sarılmış kulaklarını yalıyorlar. Hem dövüşür hem sevişiriz hesabı. Akşam kapıdan içeri girdiğiniz an ise, uyudukları yerden kalkıp mahmur mahmur kapıda karşılama komitesi gibi dikilirler. Yirim.

1 Mart 2012 Perşembe

Böyle mi olacaktıııı?

Gazeteleri okumak bazen gerçekten sinir harbi. Böyle elinden fırlatası geliyor insanın. Marmara İletişim Dekanı olacak zat-ı muhteremin eserlerini zaten takip etmekteydik. Sosyla medyada bir efsane kendisi.

Ezgi Başaran'ın bugünkü yazısı da gerçekten düşündürücü ve (sinirden) güldürücü.



Zamanında MİHA varken, (rahmetli) Ünsal Oskay ve Yasemin İnceoğlu oradayken orada okumak, onlardan ders almış olmak ne büyük şansmış meğer. Bundan sonrakilere sabır dilemekten ve hallerine üzülmekten başka bir şey yapılamaz mı acaba?

Lütfen 5 dakika ayırıp okuyun yazı içerisindeki tespitleri ki, bilimselliğe olan inancınız pekişsin, bu derinlik karşısında saçlarınız dikelsin.

"Böyle mi olacaktı? dizisiyle ilgili tespitleri, hakkaten sinirden koltuk dişletecek cinsten. Başarılarının devamını diliyoruz kendisinin.