16 Ağustos 2013 Cuma

Dalından

Dalından meyve toplamayı çok severim. Toplanmamış, dalında çürümüş ya da yerlere düşmüş dutlarla incirleri filan görünce de içim acır. Bey, ne zaman meyve dolu ağaçlara doğru seyirttiğimi görse "Yav alırım ben sana pazardan, bırak milletin ağacını" diyor. Ama sokağa taşmış o dutlar, incirler; en azından bahçe sınırından taşan dallar kamu malı sayılır. Göz hakkı diye bir şey var, değil mi ama?

Hayalim, meyve ağaçlarıyla dolu bir bahçeli ev. Evin büyük olmasına gerek yok, bahçede ağaçlar olsun yeter. Erik, şeftali, incir... İstediğin gibi topla! Domatesle biberi de şimdiki gibi balkondaki saksı yerine bahçeye eksek; oradan toplayıp çıtır çıtır yesek... 



 

Tatilde Zeynep annelerin bahçesinde erik, üzüm topladım dalından. Mahsul iyiydi :) Aynı akşam bir de kirpi geldi misafirliğe. Altta görebilirsiniz kendisini. Ben hiç bu kadar yakından görmemiştim, çok komik şeymiş. Yakından bakayım dedim, önce tortop oldu; sonra da yan yan bakaraktan pıtır pıtır kaçtı. Kayboldu bahçede...

15 Ağustos 2013 Perşembe

Artamonoff'un gözünden İstanbul

Bir arkadaşımın BBC'de haberini yaptığı hoş bir sergi var İstanbul'da: "Artamonoff: Bizans İstanbul'u İmgeleri, 1930-1947" Küratörlüğünü mimar ve sanat tarihçisi Dr. Günder Varinlioğlu'nun yaptığı sergi, 6 Ekim'e kadar Beyoğlu'ndaki Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi'nde...

Serginin hikayesi ilginç, çünkü sergideki eski İstanbul fotoğraflarını çeken kişinin kimliğini bulmak, iğneyle kuyu kazar gibi ince çalışmalar sayesinde mümkün olmuş. Fotoğraflar da önemli, çünkü Cumhuriyet Dönemi İstanbul'undaki mimari ve arkeolojik eserleri belgeliyor. Tarihi eserlere olan saygı (!) ve tavır malum, bu eserlerin bazılarının görüntüleri belki de ilk kez bu fotoğraflarla gün ışığına çıkıyor. Çoğunun yerinde yeller ya da AVM'ler esiyor olmalı...


Ve işte o gizemli fotoğrafçı, Victor Artamonoff'un ulaşılan ilk portresi. Robert Kolej 1930 yıllığında bulunmuş. 

Sergiyle ilgili habere buradan ulaşabilirsiniz, içinden bazı bölümlerle hikayeyi özetlemeye çalışacağım. Böyle gizemli kahramanları olan hikayelere bayılıyorum, çok heyecanlı. Fotoğrafların ortaya çıkmasının arkasında özverili bir araştırma saklı. Eserlerin sahibi, yavaş yavaş belirmeye başlayan bir yüz gibi. Hani siyah beyaz fotoğrafları banyo ederken, kimyasalı salladıkça fotoğraf belirir... Onun gibi, parça parça çıkmış kimliği ortaya. İlginç bir kişilik.

Fotoğraflar, 2011'de bir online sergide yayınlanmış. Linki aşağıda. Ve işte şurada görebileceğiniz fotoğraflardan oluşan serginin hikayesi...

"Mimar ve sanat tarihçisi Dr. Günder Varinlioğlu, çalışmakta olduğu Washington DC'deki Dumbarton Oaks Araştırma Kütüphanesi’nde, 2010 yılında eski püskü bir klasörle karşılaşır. Klasörde 542 fotoğrafın küçük baskıları bulunmaktadır. Profesyonel bir çabanın ürünü bu kareler, Cumhuriyet dönemi İstanbul’unun ilk yıllarına aittir. Ve belki daha da önemlisi, bir kısmı günümüze ulaşmayan ve çoğu Bizans’a tarihlenen mimari ve arkeolojik eserleri belgelemektedir.


Fotoğraflarda 'Artamonoff' isimli bir kaşe bulunmaktadır. Çekim yeri ve tarihleri her karenin arkasına titizce kaydedilmiştir. Dumbarton Oaks, en az yarım yüzyıldır raflarda beklediği sanılan bu benzersiz arşivi 'canlandırmak' ister.

Ama bir sorun vardır: Bu gizemli fotoğrafçının kimliği ve fotoğraflarının Washington DC’ye nasıl ulaştığı konusunda kimse, en küçük bir bilgiye sahip değildir. Dumbarton Oaks uzmanlarının, Artamonoff’un peşinde polisiye yazarlarını kıskandırmaya aday iki yıllık serüveni böylece başlar. ABD Göçmen Bürosu’ndan Artamonoff’un 1908’de doğduğu ve 1947’de Türkiye’den ABD’ye göçtüğü öğrenilir. Bu tarihten, öldüğü 1989’a dek attığı her adım, hatta vasiyetnâmesi bile, ABD’deki resmi kayıtlarda mevcuttur. Ancak ömrünün ilk 39 yılı hakkında tek satır bilgi yoktur.

 
Fotoğrafların arkasına yazdığı tarihlerden, Artamonoff’un İstanbul’da yılın her ayı fotoğraf çektiği anlaşılıyordu. Ve bu durum onun kentte bir ziyaretçi değil, sürekli yaşamış olduğu ihtimalini güçlendiriyordu. Diğer taraftan Dumbarton Oaks’ın elindeki fotoğraflar 1935-46 arasını kapsıyordu. Yani fotoğraf çekmeye en geç 20’li yaşlarında başlamıştı. Araştırmacılar Artamonoff’un yaşını göz önünde bulundurarak bir başka olasılığı sorgumalaya başladı: Acaba öğrenim amacıyla mı İstanbul’a gelmişti?

...
Ve sonunda gizem çözülüyor:

Nicholas Victor Artamonoff , 14 yaşındayken lise bölümüne kayıt yaptırdığı Robert Koleji'nde, Mühendislik Fakültesi’nden mezun olduktan sonra üstlendiği idari görevleriyle birlikte tam 25 yıl geçirmişti. 1922’de oluşturulan öğrenci dosyasına işlenen bilgilere bakılırsa gizemli fotoğrafçının menşei de sıra dışıydı: Doğumu Yunanistan, daimi adresi Belgrad, milliyeti Rus, dini Ortodoks, vatandaşı olduğu ülke Sırbistan…
 ...
Hayatının kilometre taşları yavaş yavaş aydınlanmasına rağmen elektrik mühendisi Artamonoff’un, daha önce hemen kimsenin yapmadığı bir işe soyunarak İstanbul’un anıtlarını düzenli şekilde fotoğraflamasının nedeni hâlâ belirsizdi.

...
Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul ve Anadolu’daki arkeolojik kazıların çoğunu belgeleyen Artanomoff’un bu çalışmaları yürüten yabancı bilim insanlarıyla bağlantılı olduğu sadece fotoğraflarına bakınca bile anlaşılabilirdi.


Mühendis Artamonoff profesyonel bir fotoğrafçı, tarihçi, arkeolog ya da uzman değildi; İstanbul’da eğitim alır ve yaşarken ona ve binlerce yıllık kültür mirasına tutkuyla bağlandı.Hemen tüm boş zamanını bunu belgelemek için kullandı. Fotoğrafları kentin acımasız değişim hamlesinden önceki halinin görülmesini mümkün kılıyor."

Ben böyle bir klasör bulsam, heyecandan aklımı kaçırırdım herhalde. Sergiyi, ilk fırsatta görmek üzere not ettim bir kenara.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Under the Tuscan sun

Pek sevdiğim bir filmdir bu. Kitap uyarlaması. Bir aralar izlemiş, birine anlatmaya çalışırken de "Böyle çok güzel manzaralar var, kadının aldığı evin salonunda musluk filan, hoş yani" diye debelenirken bulmuştum kendimi. Dün akşam cnbc-e'nin Romantik Salı kuşağında vardı. Bayıla bayıla yeniden izledik.



Müzikleri filan da güzel ama, en çok da görüntüleri... Ah o şahane manzaralar! Evet, romantik komedi filan ama eğlenceli. İnsana iyi gelen filmlerden. Amerikalı kadın yazar, boşanır ve uzaklaşmak ister. Toskana'da bir villa satın alır. Çok da iyi yapar :) 

Filmde o kadar güzel manzaralar var ki, insanda oralara gidip yerleşme isteği tavan yapıyor. Ayçiçekleri, güzel sofralar, eski ama nefis evler; şahane Toskana bölgesinin şahane kentlerinden Cortona, güneye doğru Positano... İtalya gerçekten muhteşem bir ülke ve keşfedilecek daha çook yeri var :)


Makyaj filan

Yapar mıyım, yap(a)mam ama hoşuma gitti.

Pazar güreşi

Bazı pazar günleri, masa ve kamp sandalyelerini alıp sahilde kahvaltı yapmak hoşumuza gidiyor. Bu pazar da öyle yaptık; nevaleler evde hazırlandı, gazeteler  alındı; 5 dakika sonra Suadiye sahilde bir ağaç altındayız. Gölgenin serinliği, tepemizde ağaç, önümüzde deniz; karşımızda adalar... Şukela!


Kahvaltı ve çay faslı bittikten sonra gazetelere daldık. Güzel de bir müzik çalıyordu usul usul, mis. Masa altından çimlere ayak basıp bünyeyi topraklama... Birkaç saat böyle geçti.

Derken 2-3 ağaç ötemize birkaç karayağız ve de üstsüz adam geldi, uzun şortlarıyla. Piknik malzemesi filan çıkardılar. Denize girecekler zannettik önce.









Sıcaktan bunalmışlardır dedik. Ancak beş dakika sonra manzara şuydu; abiler alt alta üst üste, harala gürele güreşiyorlar!

Nasıl bir eğlenmek, coşmak anlatamam... "Ahı ahı, la la!" sesleriyle çocuklar gibiler, ama kalıp itibariyle adamlar at kadar.

E n'oldu, gitti bütün huzur, elektrik yüklendi bünye yeniden. Yahu, ne acayip insanlarmışsınız ben anlamadım. Dakikalarca tuhaf sesler çıkararak güreştiniz, bizim ve diğer ağaçların altındakilerin de kahvaltı keyfinin içine ettiniz. Fotoğraflamadım ama gerçekten acayip bir manzaraydı bu çayır eğleşmesi. 

İstanbul bayram tatilinde boşalmıştı güya, ama nöbetçi güreşçiler şehri bırakmamış... Memlekette biraz çayır-çimen görünce genel refleks, ya AVM yapmak ya da üstünde güreşmek şeklinde tezahür ediyor. Bir dahaki sefere daha sakin bir ağaç altı bulmak lazım, onu anladım ben.

13 Ağustos 2013 Salı

Peri Gazozu

Beklediğimden de iyi bir kitap okuma performansı gösterdim sayılır tatilin deniz kısmında, kendimi tebrik edebilirim. Güneşlenmeyi sevmediğimden, o an denizde değilsem en şahane şey kitap okumak. Bir de gölge buldum mu, mis. Özlemişim de ne zamandır keyfimce okumayı... Şöyle tırtıklanmış kırpılmış zamanlarda değil de, geniş geniş.

Foça'daki birkaç günde Sait Faik'in "Lüzumsuz Adam"ını, Cemal Süreya'nın "Onüç Günün Mektupları"nı ve Ercan Kesal'ın "Peri Gazozu"nu bitirdim. Gölgede, su gibi gittiler. Saçaklı Hanım'la Alsancak buluşmamızda satın aldım sonuncusunu. Sırada, hiç okumadığım bir yazarın kitabı var; Dan Brown'ın "Cehennem"i. Floransa'da geçiyormuş hikaye, "Oralardaydın, oku; seversin." diye Saçaklı Hanım tavsiye etti, aldım hemen.

İlk iki kitabı methetmeye gerek yok, Sait Faik'le Cemal Süreya'yı bilen bilir zaten. İnsan halleri onlardan sorulur. Ben birazcık "Peri Gazozu"ndan söz etmek istedim. Su gibi giden, anılarla bezeli bir kitap bu. Yer yer insanı duygulandıran, içini cız ettiren yaşamların öyküleriyle dolu. Sade, naif, içten... Dalıp gidiyor insan okurken, sırıtıyor bazen; bazen de gözleri doluyor.

Kitabın ismi de, yazarın babasının Avanos'ta (Nevşehir) ürettiği Peri Gazozları'ndan geliyor. Ercan Kesal'ın, doktorluk ve çocukluk-gençlik yıllarından birçok anı var içinde. Babasıyla ilgili olanlar, insanın yüreğini burkuyor biraz. Hayat. Kalbi avucunda bir hekimin, evladın, babanın gözünden... 

Kitapta Sivas Katliamı da var, ölüm oruçları da.  İçime en dokunan kısımlardan birini paylaşmak istedim. Bir fotoğrafın öyküsü... Hatırlarsınız o fotoğrafı. Metin Altıok, Behçet Aysan ve Uğur Kaynar Madımak Oteli'nin merdivenlerindedir. Önlerinde bir yangın söndürme tüpü, Altıok'un elinde ise bir fırça... Ölümü bekler gibi, çaresiz ve düşünceliler. İnsanın içini yakan, alttaki fotoğraf.


İşte o fotoğrafın hikayesi var kitabın 62. sayfasında. İnsanın yanarak öleceğini kabullenip bari fotoğrafları kurtarayım, cesedimden olsun bulsunlar ve burada olanlar bilinsin, görülsün demesi... Çok fena, çok.


Güzel bir kitap, sevdim. Tavsiye ederim naçizane. İçinden bir parça okumak isterseniz, şöyle buyrun. Hayat, insan hikayeleriyle daha anlaşılır ve yalın. Süslü cümlelere gerek yok. Eh, o zaman bitiş vuruşu da göçüp giden güzel insan Metin Altıok'tan gelsin:

"... Dolanıp duruyorum ortalıkta.
Kedim hımbıl, yaprak döküyor çiçeğim,
Rakım bir türlü beyazlaşmıyor.
Anahtarım güç dönüyor kilidinde,
Nemli aldığım sigaralar.
Ne zaman bir dosta gitsem
Evde yoklar."

İş olsun diye çalışmak

İki hafta gezip yaydıktan sonra eve döndüm. Eve dönmek güzelmiş, ama işe... Tatil dönüşünde ofisteki ilk gün, of, işte o pek sevimsiz bir şey. Pazartesi sendromu duble oluyor. Grumpy cat suratıyla oturan insanlar var çevremde, haksız da sayılmazlar.

Gerçi ofiste hepi topu 4 kişiyiz, telefonlar az çalıyor; iş temposuna yumuşak geçiş... Şirket tatili nedeniyle ofisin büyük bir kısmı, Facebook'tan adım adım paylaştığı tatiline devam ediyor. Nerede ne yenmiş, ne içilmiş, nerede wc molası verilmiş; hepsini takip etmek mümkün çook şükür... Yoksa n'aparlarmış bilmem :) 

Şu an tam da bu haldeyim...


O değil de, asıl şöyle bir iş yapsaydım daha çok eğlenirdim bence. Titrek kuyruklu dört minnağa kitap okumak, mis :)