7 Mayıs 2014 Çarşamba

Kedili

Fotoğraf: Seyhan Doğrusöz
Böyle bir balkonda hayal ediyorum kendimi. Kırık-dökük olsun, mühim değil. Ama denize baksın misal. Böyle hışır hışır dalga sesleri gelsin. Balkonda rengarenk çiçekler de olsun. Vita tenekesinde olmuş, janjanlı Ikea saksısında kök salmış; fark etmez. Balkona bir sandalye, bir de sehpa sığsa yeter... Yok, ikinci bir sandalye de muhabbet edilecek can için. Çayım-kurabiyem dursun sehpada, bir de kitaplarım. Ayağımı uzatıp kitap okuyayım, arada üzümlü-cevizli kurabiye kıtlayayım, yanımdakiyle sohbet edeyim. Kedi de arada manzaradan gıdısını kaldırıp bana baksın ama, kafasını filan sevdirsin... Huysuzluk etmesin.


Ya da böyle bir çalışma odam olsun. Benden çok kediler yayılsın. Ya da hep beraber yayılalım. Biri göbeeme, öbürü ayakucuma, diğeri de sol koluma. Yazar, şair ve ilüstratör Edward John Gorey öyle yapmış. Görünürde üç kediyle nefis şekerleme. Hor hor, gır gır. Gazeteler, kitaplar, çizim taslakları her yerde. Huzurlu bir çalışma yeri değil de ne?

6 Mayıs 2014 Salı

Audrey, Hıdırellez ve kara kedi

4 Mayıs'ta doğmuş Audrey Hepburn. Pek severim kendisini. O endam, zarafet, masumiyet, doğallık  ve yardımseverlik... Başka hiçbir aktristte yoktur herhalde. 1929'da doğmuş, eğer yaşasaydı 85 yaşında olacakmış. Yine aynı zarafete sahip olurdu, eminim. Bazı insanlara yıllar ya da yaşlılık işlemiyor sanki. Asil bir aileden gelen ama 2. Dünya Savaşı döneminde zorluklarla büyüyen, uzun yıllar çocuklar için hayır işlerinde çalışan bir yıldız... Doğum günü şerefine hoş bir doodle yapmış Google.


Bunlar da bayıldığım fotoğraflarından ikisi. Hayvansever oluşu da ayrı bir güzellik.



Dün Hıdırellez'di. Hızır-İlyas buluşması. Fark etmemiştim ağır ruh halinden. Yorgun argın geldim işten, annem akşam hatırlattı. Pek severim Hıdırellez'i, eskiden Ahırkapı Şenlikleri'ne giderdik. Eğlenceli olurdu, herkesin neşesi yerinde, dilekler oraya-buraya asılır, oynanır, konserler olur, yiyecek içecek desen gırla... Sonra da tüm dilekler denize. Kalabalık olur ama olay çıkmazdı. Gittikçe azaldı sanırım o şenlik havası. Hem insanlar eğlenir hem de Ahırkapı'da yaşayanlara faydası dokunurdu, çünkü onlar da el emeği bir şeyler satarlardı. Beni en çok da sert punk'çı ya da metalci oğlanların şakır şakır göbek atması eğlendirirdi galiba. Bahar etkisi :)

Ahırkapı'ya gidemedim, balkondaki gülüm de kurumuş ama annemle Leylak Dalı'na danıştım, sardunya da olur dediler. Mühim olan niyet. Yazdım dileklerimi, bey de çizdi; astım kırmızı kesemi sardunya dalına. Sabah aldım, gün doğmuştu ama valla. O ka erken kalkamadım. Bugün akşam da denize savuracağım hepsini. Sevdiğim ritüellerden biri bu, bana iyi geliyor. Herkesin kabul olsun dileği :)


Bugün Deniz'lerin hayattan koparılışının üstünden 42 yıl geçmiş. İlkokuldaydım, bir arkadaşım bana Erdal Öz'ün "Kanayan" kitabını hediye ettiğinde. Okuduğumda çok üzülmüştüm. "Darağacında Üç Fidan"ı okuduğumda da içim çok acımıştı. Bugün bir yerde okudum, "Sonra belki düşüncelerin asılmadığı yerlere gideriz" demiş biri. Bence biz duralım durduğumuz yerde, bir yere gidecek halimiz yok; ama artık burası düşüncelerin asılmadığı bir yer olsun. Yetti bunca acı.

Bu haller fena ediyor işte insanı. Ben evde döne döne, bezgin gibi yattıkça oğlanlar da mayışıyor. Yediuyurlar gibi herkes hor hor, gır gır.  Yoda mayışıp suratıma mahsun mahsun bakarken, Obi de tepeden onu izliyor. "Kalksana kardeşim!" Ne de olsa kendisi daha atik tetik bir arap.



Kara kedilerle ilgili batıl inançlar bana çok komik geldi hep. Ay önümden geçti, aman uğursuzluktur... Alttaki de tam bu konuya parmak basmış. Şaşkın surat hoşuma gitti.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Mayıs gelmiş neyimize

Mayıs gelmiş kaşla göz arasında, fark etmemişim. 1 Mayıs'ı, yaşananlara delirmekle ve insanlar için endişelenmekle geçirdim. Üstüne de çocuk cinayetleri, çocuk istismarı, her gün okuduğumuz dehşet verici şeyler, Adana'dan, Kars'tan, Aydın'dan gelen acı haberler, insanların artık çocuklarını sokağa salmaya korkar oluşu ve zavallıca yapılmış "Çığlık atmayı öğretin" gibi parlak (!) zeka ürünü laflar gerçekten çok üzücü, delirtici. Vicdansızca.

Ablası benimle evlenmedi diye bir çocuğu kaçırıp "diri diri" yakan insanla yan yana dolaşıyoruz biz bu ülkede!!! Çığlık atmaktan başka çareler bulsanız, cezaları ağırlaştırsanız, adamakıllı tedbirler alsanız olmaz mı? Ailelere yol gösterseniz, onlar da çocuklarını eğitmek ve korumak için elinden geleni yapsa... "3'er 3'er yapın, devlet bakar" demekle olmuyor, olanı da bir zahmet korumak lazım. Ağaçta bitmiyor bu çocuklar.

İş çığrından çıktı, herkes paranoyak olacak! Her kayıp çocuk haberinin arkasından ölüm haberi geliyor. Çocuk Suçlarını Önleme Derneği Başkan Yardımcısı Gülhan Şişman'ın belirttiğine göre, ayda yaklaşık 3 bin çocuk kayboluyormuş. ÜÇ BİN! 14 altın kural varmış, çocukların bilmesi gereken. Artık bunlar şarkıyla mı, oyunla mı, çizgi film arasına serpiştirilen görüntülerle mi, okul ziliyle mi... nasıl anlatılırsa anlatılmalı. Çocuk işçiler ve çocuk gelinler için de ciddi önlem alınmalı. "Gereken yapılacaktır" cevabı artık çok yavan ve hiç inandırıcı değil.






Artık insan okudukça, izledikçe saçını başını yolacak hale geliyor. Yazıktır ya! Bu kadar mı aciz ve umursamazsınız? Konuyu açık-saçık gençlik dizilerine, efenim ayan beyan ortada olan cinselliğe bağlamadan önce düşündünüz mü, çayırda havan topuyla vurulup annesinin "parçalarını" eteğine topladığı Ceylan, ekmek almaya giderken biber gazıyla vurulup ölen Berkin, kaçak çalıştırılıp iş kazasında (!) ölen çocuk işçi, dedesi yaşında adamla evlendirilip canına kıyan çocuk gelin çocuk değil mi? Onlar da mı hep o "ahlaksız" diziler yüzünden öldü? Her şeye bu nasıl bir kulp takmadır?

Hafta sonunu gazete okumamaya çalışarak (ama ne mümkün), düşük tansiyon ve baygınlıkla geçirdim, sağdan sola dönerek. Ofisteki yoğunluk ise delirmiş durumda, ama nedense hiç umrumda değil. Mayıs gelmiş gibi de hissetmiyorum zaten.

30 Nisan 2014 Çarşamba

Vivian Maier: Dadıdan fotoğrafçıya

Vivian Maier, ömrünün 40 yılını dadılık yaparak geçirmiş. 1950′lerden 1990′lara kadar Chicago’da dadılık yaparak hayatını kazanmış. Ama içe dönük biri olan Maier, çocuklarına bakmak üzere yanına taşındığı aileden, gelir gelmez kaldığı odanın kapısına kilit koymalarını istemiş. Şimdi olsa "münzevi" diye yaftalanabilecek bu yalnız kadının gizli tutkusu ise fotoğrafmış.


Fotoğrafla tutkuyla uğraştığını, yanında kaldığı aile bile bilmiyormuş çünkü kimseye göstermiyormuş çektiklerini. Sakla sakla nereye kadar, kıymeti sonradan anlaşılmış. Maier 2009 yılında hayatını kaybedince, eşyalarını sakladığı depo borçları yüzünden kadıncağızın eşyalarını açık artırmaya çıkarmış. 

Ve tesadüfe bakın ki John Maloof adlı, yazdığı kitap için Chicago’nun eski fotoğraflarını arayan bir meraklı emlakçı, açık artırmada Maier’in negatif dolu kolilerinin en büyüğünü satın almış. Yüzbine yakın fotoğraf... Gizli bir hazine! Maloof gördüğü fotoğrafların değerini fark edip Maier’in binlerce fotoğrafını gün ışığına çıkarmış. İyi ki de böyle bir şey yapmış... Yoksa Vivian Maier gibi bir kadından hiç haberimiz olmayacak, fotoğrafları kim bilir nerelerde çürüyecekti. Gerçi ne yazık ki ona bir faydası olmamış ama...


Chicago sokaklarında dolaşan ve günlük hayatı Rollefex marka makinesiyle fotoğraflayan Maier'in fotoğrafçılık eğitimi yok. Ama bu sonuçta yetenek, gözlem gücü ve içgüdüyle alakalı ve tümü de onda varmış. Nasıl bir kadındı acaba? İnsan merak ediyor. Sessiz ve kendi halinde görünüp de, içinden böyle cevherler çıkaran insanlara hayran olmamak elde değil. Şimdi devir "selfie" ve kendini ifşa edip övme devri ne de olsa.


Maier artık tanınan, New York'ta sergileri açılan ve Vivian Mayer: Sokak Fotoğrafçısı kitabı sayesinde (muhtemelen tercih etmeyeceği) şöhreti ölümünden sonra yakalamış bir fotoğrafçı. Hayatıyla ilgili bir de film çekilmiş 2013'te, "Vivian Maier'i Bulmak" (Finding Vivian Maier). 2014'te vizyona girecekmiş. Hatta 2013 Toronto Film Festivali'nde de dünya prömiyeri yapmış. Merakla bekliyorum. Umarım gelir buralara.


 Çektiklerine bazı fotoğraf sitelerinde rastlıyordum ama hayat hikayesinden haberim yoktu. Takipçisi olduğum sanatblog'da rastladım. Hayatı üzücü gibi aslında. Keşke hayattayken, çektiği fotoğrafların değerli olduğunu görebilseydi. Belki de için için biliyordu, kim bilir...


Merak edenler için burası sitesi. Sitenin şu kısmında seyahat fotoğrafları, bu kısmında da otoportreleri var.

28 Nisan 2014 Pazartesi

Banksy ve İzmir

Banksy'den "iletişim çağı" güzellemesi
Parmak arası terlikle gezenler diyarı İzmir'den kapkara göklü, yağmurlu İstanbul'a gelince insanın feleği şaşıyormuş. Hele bir de tatilden işe dönünce...

İzmir'de bol bol gezip dinlendim. Annemle vakit geçirmeyi de özlemişim. Beraber gitmediğimiz ne kitap fuarı kaldı, ne de otlarla dolu Bostanlı pazarı... Bir sürü şey pişirmiş annem, bir kısmını mideye indirip bir kısmını da yanımda getirdim. 7 tane enginarı 5 TL'ye satıyorlar İzmir'de, İstanbul'da ise utanmadan tanesine 5 TL diyen var. Tanesi 70 kuruş nerde, 5 TL nerde... Ayıptır. Arada babamın mezarını yaptırmak gibi işleri de hallettik. Ayak ucunda dikili bir ağacı da var artık.

İzmir'in havasında insanı rehabilite eden bir şey var galiba, sağlığım bile düzeldi. Hava değişimi candır, anne yanı da öyle. İşi bir an bile düşünmedim, ofis yansa umrum değildi; en güzeli de oydu sanırım. Oh be. Ama sayılı gün çabucak geçti, döndüm yine tükkana. Evi, beyi, oğlanları özlemişim. Onlar da beni özlemiş, bütün hafta sonu tepemden inmedi Yoda. Sevinçten gözleri ışık saçtı. Obi de minderimi sahiplenmiş hemen.



24 Nisan 2014 Perşembe

Adios Gabo

Günlerdir kafamda dönüp duruyor ama bir türlü elim yazmaya gitmedi. İnsan hiç görmediği ama çok sevdiği bir yazarı nasıl anlatır ya da ölümünden sonraki üzüntüsünü nasıl ifade eder ki? Dünyanın öte ucunda bambaşka bir coğrafyanın insanı, ama yazdıkları seni içine çekiyor; kitapları sana can yoldaşı... Edebiyat gerçekten acayip bir şey. Bir kitap fuarında filan karşılaşsaydık mesela, upuzun imza kuyruğuna girer ama heyecandan konuşamaz; o babacan, görmüş geçirmiş suratına hayranlıkla bakakalırdım herhalde.

Gabo'nun hayatını kaybettiğini, gecenin bir yarısı saçma bir programda geçen altyazıdan öğrendim. "Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez hayatını kaybetti" İlk tepkim, koca bir iç sızısıyla "Ahh" demek oldu. Çok üzüldüm. Demek gitti... Evet 87 yaşındaydı, evet uzun zamandır hastaydı ama bir yakınım göçmüşçesine içim acıdı. Kendini dünyanın bu kadar çok ülkesindeki okura sevdirebilmek, ölümüne bu kadar insanın üzülmesi az buz bir şey değil.

 Şöyle demiş bir röportajında ölümle ilgili:

"Ben ölümden korkmuyorum, sadece ölüme karşı bir kızgınlık hissediyorum. Ölümle ilgili problem şu: Sonsuza kadar sürüyor."

En sevdiği yazarlardan birinin ölümünü öğrenmek, insanın kitaplara sığındığı dünyasında zannettiğinden de büyük bir gedik açıyormuş meğer. O insanın hayatının sona ermesinin verdiği üzüntüye, "Bundan sonra bir daha yazamayacak" sızısı da ekleniyormuş. İlk okuduğum kitabı hangisiydi unuttum, "Yüzyıllık Yalnızlık" ya da "Aşk ve Öbür Cinler" olabilir. Üstünden 20 sene geçmiş, 14-15 yaşlarımdaydım. Tahta bavuldaki azize kızın öyküsü beni çok etkilemişti. Gazetecilik merakı ve büyükannesinin ciddi bir suratla anlattığı, hayatı boyunca unutmadığı  büyülü öyküler beslemiş onu. Hepsini yanında taşımış yıllar boyu.


"Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları birörnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım.

Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.




En isyankar ve sevimsiz zamanlarımda (ki ergenlik hakkaten tuhaf bir dönemmiş) Marquez'in kitaplarıyla huzur bulmuştu ruhum galiba. Sakinleşmişti. Kitaplarına gömülerek şahane yolculuklara çıkılan bir yazarla tanışmıştım. Daha önce okuduklarımdan başka bir dünya vaat ediyordu. Çocukluktaki sıcak yaz günlerinin öğle uykuları gibi kaçılacak şahane, serin bir dünyanın anahtarıydı Gabito'nun kitapları. Birkaç arkadaşımla günlerdir kitaplarından söz ediyoruz, "Yüzyıllık Yalnızlık"ın filminin bizi uğrattığı hayal kırıklığından. Bazı kitapların sinemaya uyarlanmaması, o edebi büyünün bozulmaması gerekiyor galiba.

Gabo'nun "Ağustos'ta Görüşürüz" adlı son bir roman yazdığın söyleniyor, okurlarına son sürprizi bu galiba. Bir veda. Ağustos'ta yayımlanması planlanıyormuş. Güle güle Gabo... Umarım albay deden ve büyükannenle birlikte, o şahane hikayelerinizi anlatmayı güneşli, heyecanlı bir yerlerde, güzel bir sahil kasabasında anlatmaya devam ediyorsunuzdur.

22 Nisan 2014 Salı

Babam için mektup

Babamı kaybettikten sonra O'nu anacak bir sürü şey yapmak istedim. O'nun üzerinde çalıştığı ve yarım kalan kitabını tamamlamak, O'nun hakkında bir kitap yazmak, adına bir hatıra ormanı oluşturmak filan gibi şeyler... Sadece sonuncusunu yapabildik ailemle. Ama ilk ikisi için de kendimi hazır hissetmeyi bekliyorum. Belki beklemeyip bir yerinden başlamalı. Elimden gelen tek şey, yazı.

Aslında babamın gidişinin arkasından hissettiklerimi ya da hayatımdayken benim için ifade ettiği o bir türlü tarif edemediğim değeri, toplu mektuplardan oluşan bir kitapta anlatabilirmişim. Bunun için yapılmış, Kolektif Kadın Mektupları Serisi'nin ilki olan İmza Kızın projesini kaçırmışım ne yazık ki. Çok üzüldüm. Bilseydim eğer, babamın O'na yazdığım bir mektubu basılmış bir kitaptan okuyabilmesini çok isterdim. Eminim bu O'nu çok mutlu ederdi. Ama olmadı, yetişemedim... Olsun, kitaba sığmayan mektupları yayınladıkları "İmza Kızın" blogu var; oraya yazabilirim bir gün.

Şimdi ise toplama bir kitapta yazımın olması heyecanını 2. kez yaşıyorum. Bu seferki daha kıymetli. İlki üniversite ajansının (MİHA) çaylak muhabiri bizlerin haberlerinin yer aldığı kitap serisiydi. Şimdiki ise "İmza Kızın" ve "İmza Karın"dan sonra çıkan "İmza Ben"... Kolektif Kadın Mektupları Serisi'nin sonuncusu. İstediğiniz, içinizden gelen herhangi birine yazacağınız mektupların toplaması. 154 kadının kaleminden çıkan mektuplar...

Bu kitap için babamla ilgili bir mektup yazdım annemle abime. Sanırım Ekim sonuydu mektubu yazıp yolladığımda. O'nu kaybedeli daha 40 gün olmuştu...


Çok da emin değildim mektupta yazdıklarımdan. Olmuş muydu? Hissettiklerimi yansıtmayı becerebilmiş miydim? Ya bu yazdığım, annemi üzerse? Çok endişelendim. Ama acımın şiddetiyle, içimin yanmasıyla karaladım bir şeyler. Kitaba alınıp alınmayacağından da emin değildim. Belki daha iyisini ya da daha güzelini yazabilirdim ama, o an hissettiklerim onlardı ve onlar dökülüverdi. Edebi değerini bilemesem de, bildiğim şey içten olduğu. Ve Nisan'da çıktı çıkıyor derken kitapçılarda görünmeye başladı bile kitap. Aldım. Önce maili geldi, 154 kişilik yazar listesinde adımı görünce mutlu oldum, ama buruldum da. Sanki babam  okumuş gibi hissettim...

Mutlu olduğum bir diğer şey de, bu kitabın gelirinin Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı'na (TÜRGÖK) bağışlanacak ve TÜRGÖK üyesi görme engelli kişilere de sesli kitap olarak ulaşacak olması. 

Emekleri için Esra Aylin Akalın ve Banu Özkan Tozluyurt'a teşekkürler... Sayenizde babam için söylemek istediklerimin en azından bir kısmı; benim ve ailemin kütüphanesinde olacak. Ailem ve benim için manevi değeri çok büyük.
Annemin burayı okuduğunu bildiğim için bu yazıyı yazmayı erteledim, bekledim. Kitabı ona, yüz yüze görüştüğümüzde hediye etmek istedim. Kargoyla yollamak yerine, kitabı eline aldığında yanında olup ona kocaman sarılabilmek için.


Ve bugün İzmir Kitap Fuarı'nda kitabın imza günü vardı. Hazır doktorumdan izin çıkmış, İzmir'e gelebilmişim; bunu kaçırmak istemedim. Bu sabah anneme "Hadi kitap fuarına gidelim" dedim. Sever kitap okumayı. Olur dedi, hazırlandık çıktık. Hava da yaz gibi. Fuar alanı kalabalıktı, çaktırmadan Destek Yayınları standını bulup bir tane de annem için kitap aldım. İmza saati gelmişti, salona girdik. Kitabı çıkarıp "Bak, sana ne göstereceğim" dedim. Yakın gözlüğünü taktı, adının olduğu sayfayı gördü, altını okudu... Kitaptan haberi yoktu, yazı gönderdiğimi de basıldığını da söylememiştim sürpriz olsun diye. Çok duygulandı ve ağlamaya başladı...


Sakinleyince salona girdik, uzun bir masa... Yazarlar imzalamaya başlamış, kitabı annem adına imzalatayım diye kuyruğa girdim. Sonra Esra Hanım'la karşılaştık, adımı söyleyince "Aa, ama sizin de yazınız var kitapta, siz de yazarlardansınız; lütfen siz de imzalayın." dedi. Afalladım, azıcık da kekeledim galiba. Hiç beklemiyordum bunu. Hayatımda kitap imzalamamışım. Bir sandalye de bana buldular ve diğer yazarlarla birlikte bir sürü insana kitap imzaladım. Çok acayip hissettim kendimi, sürpriz oldu! Annem duygulanmakla kalmadı, kendine gelir gelmez "E bari azıcık makyaj yapsaydın" deyip güldürdü bir de beni orada :)

Bu kitaptaki mektup, benden babama bir veda... Eğer burada olsa O'na söyleyecek öyle çok şeyim var ki, bir sürü yeni ve de mühim havadis birikti. Anlatırım bir ara baba...