13 Şubat 2012 Pazartesi

Train Song

Uzun zamandır Samsung Smart TV reklamlarında çıkan şahane şarkının ne olduğunu merak ediyor, her dinleyişimde dalıp dalıp gidiyordum. Öyle huzur veren, yumuşak bir ses ki şarkıdaki… Dün akşamki araştırmalar sonucunda gizem çözüldü. (I levye :P) 

Şarkının adı “Train Song”, Vashti Bunyan’ın “Some Things Just Stick In Your Mind” single’ından, 1966 yılında kaydedilmiş. 


1945 doğumlu İngiliz şarkıcı ve söz yazarı Vashti Bunyan hakkında Wikipedia’dan öğrendiklerim ise şunlar:

1970’te (ekşi sözlük’e göre 1969’ta) Bunyan ilk albümü "Just Another Diamond Day" i çıkardı. (Ardından New York deneyselleri Animal Collective” ile “Prospect Hummer”ı kaydetmiş.) Albümün çok az satması üzerine tüm cesareti kırıldı ve müzik kariyerini sonlandırma kararı aldı. 2000'li yıllara gelindiğinde Bunyan’ın albümü büyük rağbet gördü. Bunyan 30 yıllık boşluğun ardından müzik kariyerinin ikinci baharında albüme yeni şarkılar ekleyerek bir albüm daha çıkardı. (2005 yılında çıkan “Lookaftering”. 35 yılda 2 albüm yani. EP’ler ve single’lar dışında.)



Vashti Bunyan yıllar sonra (1997’de) internet sayesinde, albümünün CD olarak hala satıldığını öğrenince çok şaşırmış ve mutlu olmuş. İlk albümünün haklarını tekrar almak içinse çok uğraşmış. Kadın müziği bırakmış ama yıllarca albümünün satmaya devam ettiğinden haberi bile olmamış. 


Wikipedia'dan devam:

1960'lı yıllarda The Ruskin School of Drawing and Fine Art at Oxford University'de öğrenim gördü ama sınavlarda başarısız olduğu için okuldan atıldı. 18 yaşında New York'a gitti, Bob Dylan’ın "The Freewheelin" albümünden etkilendi ve müzisyen olmaya karar verdi. Londra'ya döndüğünde, Rolling Stones menajeri, Andrew Loog Oldham tarafından keşfedildi ve onun yönetiminde ilk single'ı çıktı.

Vashti Bunyan, bir reklam sayesinde keşfedilmiş hazine gibi, keşke küsmeseymiş müziğe bu güzel sesli güzel hippi… Şarkı ise tren yolculukları kadar huzurlu...




Train Song'un sözleri:

"Travelling north, travelling north to find you
Train wheels beating, the wind in my eyes
Don’t even know what i’ll find when I get to you
Call out your name love, don’t be surprised
It’s so many miles and so long since I’ve met you
Don’t even know what I’ll find when i get to you
But suddenly now, I know where I belong
It’s many hundred miles but it won’t be long

What will I do if there’s someone with you

Maybe someone you’ve always known
How do I know I can come and give to you
Love with no warning and find you alone

It’s so many miles and so long since I’ve met you

Don’t even know what I’ll find when i get to you
But suddenly now, I know where I belong
It’s many hundred miles and it won’t be long"

Hafta sonları uzatılsın!

Hafta sonlarının uzatılmasını talep ediyorum! Cumartesi Santral'den çıkıp yaldır yaldır eve koştum, akşama misafir vardı zira. Bey sürpriz yapıp saçını kestirmiş. Onu hiç kısa saçlı görmemişim, bi şaşırdım önce ama beğendim; yakışmış. Akşama büyük misafirler vardı; dayılar, ananeler ve kuzenler. Bey epeyce yardım etti sağolsun, neredeyse her şeyi o pişirdi;  kalanını da ben hallettim. 

Güzel bir akşamdı, ananemin hayat bilgisi kitaplarındaki nineler gibi kucağında kediyle oturmasını ve büyük teyzenin söylediklerine kıs kıs gülüşünü unutamayacağım. Bir yandan dizideki kızın edepsizliklerini tartışıp bir yandan oğlanları sevmeleri, komikti. Yedik içtik güldük. En kalabalık misafir ağırlamayı da başarıyla atlattık, her şeyi beğendiler; oğlanlara bayıldılar. Teyzem, "Ay bize gelirken getirin bu kuzuları da, oy maşallah bunlara" deyince şaşırdım!  Dua alan araplar :)

Pazar ise arkadaşlarla Büyükada'ya gittik. Deli kahvaltıdan sonra vurduk kendimizi yollara. Peşimize takılıp neredeyse Aya Yorgi'ye kadar o yokuşu tırmanan kara kediye sevgilerimi sunuyorum buradan. Yolun zorlu kısmına gelince bir ileri bir geri bakıp kararsız kalışı... Oy. Adanın kedileri genel olarak nefis zaten, hepsi çok güzel. Fotoğrafları yükleyince kendilerine ayrıca değineceğim. Önce kediler, sonra köşkler... Bir tane kir-pas içinde beyaz yavru vardı; bir gözü mavi, diğer yeşil... İnsan hepsini almak istiyor.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Sunny day

Otto Santral'de dersi bekliyorum yine. Neşeli ve gürültücü insan grupları var etrafta. The Cure çalıyor. Yan masamda Deniz Ülke Arıboğan oturuyor. Ben geldiğimde yoktu, yeni geldi; ipad'iyle ilgileniyor. Kendisiyle yan yana şehriye çorbası içiyoruz, pek hoş. Lakin arpa şehriyeli çorbaya çok biber koymuşlar, sevmedim. Şehriye çorbasında salça ve yeşil biber, nein Otto; olmadı bu. Diğer yanımdaki masalarda ise bahçede tek-tük kalmış karları bularak kartopu oynamış ve ıslanmayı becermiş Alman ufaklıklar var. Annelerine aldırmadan ıslak çoraplarını çıkarıp tahta zeminde yalınayak koşturup duruyor sarmanlar. Hava güneşli. Tek tük karlar ver kenarda köşede, çöp gibi. Salı yine kar geliyormuş, gelsin. Manzara pek güzel oluyor karda.

Zencefilli çay söyledi Deniz Hanım, hmm güzel bir şey mi acaba? Ay, stalker'lar gibi oldum. Çorbamı bitireyim en iyisi. Onlar (bir beyle kendisi) gündemi tartışıp gazetelere dalmışken, ben de havadan sudan bahsedeyim...

Tavşan gibi kuyruksuz bir kedi dışında bir tane de yavru gördüm etrafta, sevebildim lakin bir türlü suratını dönmedi kerata. Şurda, altta kendisi.


Efenim kampüsteki sanatsal çalışmalara bir örnek hemen altta yer alıyor.


 Bu da bahçedeki eski binalardan biri...

10 Şubat 2012 Cuma

9 Şubat 2012 Perşembe

Ofis tipi kardan adam

Sol kolum vardı ama düştü tamam mı?
I levye

Bağa mı didin?

Ofis bahçesinde yapıldı, soğuk soğuk masaya alındı. Zamana yenik düşmesi an meselesi.

"Gizli Anların Yolcusu" Gizli Yolcunun Hancısı

Ayşe Kulin, pek okuduğum, daha doğrusu sevdiğim bir yazar değil. Sadece Adı Aylin'i okudum. Annem kendisini pek sever, ben de o sevinsin diye her fırsatta Kulin'in kitaplarını alıp ona hediye ederim; kapağını açıp da bakmak aklıma bile gelmez. İlgimi çekmez. Evet bazıları için sürükleyici, evet kolay okunur; ama o kadar. Derinliği ya da edebi lezizliği yok. Bence tabii. Ve korkarım ki insan popülerliğe çabuk alışıyor, geç de olsa bulunca da; kaybetmemek için elinden geleni yapıyor.


En son yazdığı kitap da hayatta alıp okuyacağım bir kitap değil. Hayır, eşcinselleri anlatmasıyla alakası yok. Çelişkili bir durum var ortada. Hem eşcinselleri, daha doğrusu (iddia ettiğiniz gibi) "aşk"ı anlatan bir kitap yazıyorsunuz; hem de eşcinselliği herkesin başına gelebilecek bir "kaza" gibi gösteriyor, o "taraklarda" hiç beziniz olmamasıyla neredeyse övünüyor; daha da ileri gidip eşcinselliğin nüfus planlama/doğum kontrolü amacıyla çoğaldığını söyleyebiliyorsunuz! Yayıneviniz de "Eşcinsel romanı yazan ilk kadın (ve de aslında heteroseksüel) yazar" diye duyurular yapıyor! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!

Yani "Hıh, canım istedi yazdım" deyip eşcinsellerle ilgili (!) bir kitap yazmak, akabinde eşcinseller için "Hiç bu taraklarda bezi yok, evli çocuklu; hoop bi bakıyorsun, gay olmuş" (Nasıl yani, birdenbire?!) minvali sözler sarfetmek, eşcinselliği doğal bir doğum kontrol yöntemi/ nüfus artışını engelleyici bir unsur olarak görmek ne yaman bir çelişkidir, ben bilemedim...

Bence kendsi "Zenne" filmini mutlaka izlemeli. Bu arada, kitabın ismindeki akrostiş fikrini kim bulduysa bravo!

"Yükselen trend madem bu, patlatayım bir best seller" midir olay? "Eşcinseller, ay ay, çok şekerler, yazık onlaraa" mıdır ya da?

“Belki de gay’lik, bir nevi nüfus artışını önleme yöntemidir. Çünkü gerçekten de, dünyanın kaynakları çoğalan nüfusu beslemeye yetmiyor” ya da "İnsanın ayağı kayabilir" filan ne demek yahu?

Bisikletten düştüm, aa bi baktım gay olmuşum! Kitap çok satsın, Ayşe Arman yine benimle röportaj yapsın... Bana daha çok bir homofobiğin çok satma amaçlı satırları gibi geldi, üzgünüm.

İşte bakınız kendisiyle yapılan bir röportaj, tabii ki Ayşe Arman'dan; bir de -neredeyse her satırına katıldığım bir yazı:


Okudum, oldu işte!

6 Şubat 2012 Pazartesi

Zenne

Bir film izledim, hayatım kaydı... 

"Zenne" filmi, darmadağın etti içimi. Sadece 15 dakika önce. Sinemada olsam hüngür hüngür ağlamıştım. Hayır, "Ay çok iğreeaanç!" değil hissettiğim şey. "Allahım ne korkunç! Ne kadar yazık!"  

Filmle ilgili birkaç röportaj okumuştum. Ancak bu kadar çarpıcı ve vurucu bir film beklemiyordum. Bir kere sinema filmi olarak çok başarılı. Görüntüler, renkler, kurgu, müzik, oyunculuklar... Oyuncular çok başarılı. Ama film duygusal olarak çok ağır, balyozlar indiriyor bir sürü. En yumuşak karınlara hem de, en savunmasız yerlere... Pişman değilim, iyi ki izlemişim. Keşke daha çok kişi izlese. İçleri yanarak, gözleri yaşararak da olsa fark etseler... "Marjinal" demeden önce bir saniyecik düşünseler...

Üçüncü sayfa haberi olarak kendine sadecde 2 sütun yer bulabilen (o da sansasyonel bir yönü varsa) hayatların ardındaki dramı anlatıyor film. Gerçek bir öyküyü, Ahmet Yıldız'ın hayatını döküyor önümüze. Üstelik fazla allayıp pullamaya gerek duymadan. Anlıyorsunuz bir kez daha, eşcinsellerin yaşadıkları hayat ne kadar ağır. Neredeyse yaşama hakları yok. Bunu biliyoruz neredeyse evet, herkes çok şanslı olamıyor; bu kimliğini açıkça yaşayacak kadar şans tanınmıyor onlara. Ailelerinden bile korkuyorlar, saklanıyorlar.  Onları olduğu gibi sevmesi gereken insanlardan bile kaçıyorlar. "Kirlisin" deniyor çünkü, o yüzden beyazı sevmiyor çoğu; renklere, daha fazla renge boğuyorlar kendilerini bu yüzden. Edebiyatın ya da sahnelerin yıldızı olamıyor çoğu.  Silinip gidiyorlar sokaklarda. Hep alayla, küçümsemeyle, tehditle, korkuyla, hoyratça aşağılanmakla geçiyor ömürleri. Hep saklanmak zorunda kalıyorlar. 

"Dürüstlük öldürücü olabilir" Kesinlikle. Ahmet Yıldız için öldürücü oluyor. Kimseyi incitmese de, kimseyi öldürmese de, sadece eşcinsel olduğu ve bunu ailesine dürütstçe söyleme "hatasını" yaptığı için öldürülüyor. Hem de babası tarafından. Fazla açıklamaya gerek yok. Bu filmi izleyin. Sonra da düşünün. Hayatınızdan, elinize batan kıymık gibi çıkartmak istediğiniz; görüp de görmezden geldiğiniz, bazılarınızın "Amaan ibne işte yea" deyip güldüğü insanların hayatlarını düşünün. O kadar zor ki hayatları. Sonra ailelerini düşünün. Bir yanda onları her şeyiyle bağrına basan ve zoru seçen annelerini, bir yanda da onlardan nefret edip yerin dibine saklamaya hatta öldürmeye çalışan annelerini düşünün. O da anne, öbürü de... Fark ne? Fark, birinin çocuğunu her şeyiyle sahiplenirken; diğerinin kendinden farklı, onun istediği gibi değil diye evladını reddetmesi...

Filmin renkleri, küfürlü ya da danslı açık sahnelerinden çok,  aşağıdaki sahne vurdu beni. Böyle bir hayat çok ağır. Çıplaklık ya da küfür olması normal, olmaması yapmacık olurdu. Ama bu sahnelerin bolluğu ya da varlığı yanıltmasın kimseyi. Asıl nokta bu değil çünkü. Pornografi ya da erotizm değil. Başka bir şeyler bekleyerek gitmeyin. Cinsiyetleri boşverin. Aslında konu çok basit: Yaşama hakkı! Herkes için! Mevlana var alt metinlerde, dans sahnelerinde: "Gel, kim olursan ol yine gel"


Bunca şeyden sonra onlara daha farklı, daha doğrusu daha normal ve insancıl bakabiliyorsanız, bu bile bir şeydir. Çoğumuzun açıkça, kimimizin de gizli tabusu bu insanlar; kabul edelim. Ama önce ve sadece "insan" olarak değerlendirebilmek çok mu zor?