"Hayallerinden vazgeçeli ne kadar oldu, hep aynı şeyleri yapıyorsan, yaşadığın gün senin olmadıkça hayat dediğin nedir ki? Spor salonuna hapsolma, kanepede yayılma, hayallerinden vazgeçme" filan derken reklamlar, kandırıldığımızı düşünmekten başka bir şey yapamıyorum.
Evet, can alıcı cümleler kuruyor, herkese "Hakkaten ha, nerede benim hayallerim? Aman da nereye gitti renkli misketlerim?" dedirtiyorsunuz belki ama bu bir an sürüyor. Kısacık bir an ve aslında hiçbir şey değişmiyor.
Herkes asık suratıyla işine/okuluna gitmeye devam ediyor. Kendi minik hayatını renklendirmek için elinden geldiğince uğraşmaya çalışıyor. "Ne kadar da mutluyum"u başkalarının gözüne sokmak için çabalayıp duruyor. Hepsi bu. Aslında kabuğuna çekilmekten başka bir şey değil. Herkesin kendi minik, güvenli kabuğu... Evime, (katlanamasam da) işime gidip geliyorum, eh evet çoğu zaman mutluyum, sağlığım yerinde; sevdiklerim, kedilerim filan ama benim minik evrenimin dışı hiç iç açıcı değil ki. Bu durumda gerçekten mutlu olabilmek nasıl mümkün olabilir ki?
Bir tarafta insanlar ölürken, politika için ödenen "maliyetler"den söz edilirken, gözlerimiz kulaklarımız kapatılırken, gidip görünce hayran kaldığımız doğa siyanürle altın aramak için yok edilirken, her taraf AVM dolarken, haklarımız elimizden alınırken, sesimiz kesilirken... özetle bazı eller boğazımızı daha da sıkarken bu reklamlar, olan bitenler hiç inandırıcı değil. Resmen dalga geçiyorlar bizimle. Tepişen filler ezilen çimler, tepeye çıkan cinler. "Sen buna layıksın, çok konuşma..." diyorlar kocaman kocaman sesleriyle.
Enseyi karartmamak lazım ama, her zaman işe yaramıyor işte. O reklamlardaki hayallerin koca bir tarafı açıkta kalıyor, boşluk cereyan yapıyor bünyeye...
Keşke sıcak bir fincan çay ve sohbetle unutulabilse. Mutlu şeylere hasret bırakılmak fena bir şey.

















