10 Aralık 2013 Salı

Ursula ve # Diren Direniş

“Bir kadın olarak yaşadığım yer kimi erkeklere göre vahşi doğa. Oysa orası benim evim.”
Ursula K. Le Guin

“Varlığım yüzyıllar boyu sürecekse eğer, en azından bir kerecik ortaya çıkıp konuşmam gerekir. Şairim bana hiç söz hakkı tanımadı. Sözü ondan almak zorunda kaldım. Bana uzun ama küçük bir hayat verdi. Yere ihtiyacım var, havaya ihtiyacım var.”
Lavinia, Ursula K. Le Guin

Sevdiğim yazarlardan biri olan Le Guin'le ilgili ayrıntılı dosya için tık


Bu arada, her yıl aldığım Metis ajandasının bu yılki teması # Diren Direniş. 2014 ajandası arayanlara duyurulur.


9 Aralık 2013 Pazartesi

İzmir havası

Hafta sonu annemi ziyaret etmek için İzmir'e gittim. Kaç kaftadır gidemiyordum, özlemiştim de. Şimdiye kadar İzmir'e gitmek bana hep iyi geldi. Ama annemi ve evimi görmek ne kadar mutlu ediyorsa, babamın yokluğu da her İzmir ziyaretinde suratıma çarpıyor artık. Sanki balkonda çalışırken ya da bana meyve soyarken görecekmişim onu gibi. Acayip bir şey, anlatması zor. Onu anarken kah ağladık, kah güldük evde. Nur içinde yatsın. Ben "rahmetli" diyemiyorum hala... Hep sohbetlerimizde. Annem biraz daha iyiydi, kendini meşgul edecek bir şeyler bulmasına sevindim. Yoga, pilates, dikiş, kitap... Becerikli kadındır zaten, güçlüdür de. Kendini kapıp koyvermez. Koyverse de canı sağolsun, biz yanındayız.

Evde de, dışarıda da vakit geçirdik birlikte. Zaten su gibi geçiverdi 2 gün. Ailem, evim ve havası dışında İzmir'in sevdiğim diğer şeylerinden ikisi de aşağıda. Kedi ve lokma. Karşıyaka'da kedilere bu kadar ilgi gösterilmesi yüzünden, her seferinde hepsine sarılmak istiyorum. Annem "Ohoo, hepsine bakarsan akşama kadar kıpırdayamayız" dese de, durup bakıyorum illa. Gülüyorum her seferinde. 

Alttaki hanfendi, Girne Bulvarı'ndaki bir parfümerinin köşesindeydi. Ona küçük bir çocuk kanepesi koymuşlar, maması, suyu yanıbaşında; keyfi yerindeydi. İlk bakışta koltuk mu küçük, kedi mi büyük pek belli olmuyor :) (Bu arada sokak kedileri için barınak yapma yöntemi, görüntülü olarak tam da şurada)


İzmir'de sevdiğim ikinci şey de, lokma. Evet, hayrına lokma dağıtırlar İzmir sokaklarında. Birisi vefat ettiyse yakınları döktürür. Ya da ne bileyim, bir dilekleri yerine gelmişse... İzmir'e ilk taşındığımızda Karşıyaka'da sokakta lokma kuyruğunu görünce bi duraklamıştım. Sıram geldiğinde lokma döken amcaya para vermek için debelenirken, o da ısrarla "Evladım alamam para, yok, hayrına; ye ye, afiyet olsun!" deyip durmuştu. Çok şaşırdığımı ve sevindiğimi hatırlıyorum. Bedava tatlı, hem de nefis lokma! İstanbul'da hiç böyle şeyler olmuyor. O yüzden İzmir'de sokakta lokma döken birilerini görürseniz, gönül rahatlığıyla sıraya girip yiyiniz. (Gerçi leğen kadar kapla sıraya giren de var, abartmamak lazım. Ayıp.)

Annemle sokakta rastlayınca girdik kuyruğa, beklerken lokma kazanının yanındaki çocukla lafladık biraz. Hastaları varmış, iyileşip eve çıkmış. Onun için döktürmüşler. Geçmiş olsun deyip, ellerinize sağlık'ı da yapıştırdıktan sonra sokağın köşesinde boşaltıverdik kapları. Bizi gören sıraya girdi. Anneannemin kulakları çınlasın, içimize iyi geldi :)


Yolculuk rahattı, dönüş uçağında Levent Kırca vardı. Çok babacan ve güler yüzlüydü. Epeyce bir insanla muhabbet etti filan. Ben ünlü insan görünce, eğer röportaj yapmak için yanında değilsem "Aay, şimdi bakıp da rahatsız etmeyeyim" diyenlerden olduğumdan bırakın sohbet etmeyi, adamın o tarafa bakamadım bile. Ama o uçaktan inerken önünden geçtiğimde "Güle güle" dedi, utana sıkıla "İyi akşamlar" dedim. Halbuki  Fatih Altaylı'ya dedikleri için bile tebrik edebilirdim kendisini. Ne diyecektim adama?  Utandım işte, höf.

6 Aralık 2013 Cuma

Birileri...


Bugün söyleyecek pek bir sözüm yok... Yukarıdakilerden hangisiyim, bilmem.
Hayatını kaybeden Mandela'nın sözlerinden en büyük zaferin düşmemekte değil, her düştüğünda ayağa kalkabilmekte olduğunu söylemesi geldi aklıma. Ne kadar doğru demiş, 95 yıllık ömrü de bu sözünün en büyük kanıtı sanırım. Güzel insanlar hiç ölmezmiş gibi geliyor insana, çok acayip.



5 Aralık 2013 Perşembe

İyi ki...

Fotoğraf var.
by Andrew Hitaylenko
by Anton Yankovoy
by Péter Hegedűs 
by Morena Bellini 
by August Sander
by Rodney Smith
Güzel bir gün olsun herkes için. Benim için öyle, eşimin doğum günü bugün. İyi ki doğmuş, iyi ki hayatıma girmiş.

4 Aralık 2013 Çarşamba

İyi kitap ilk cümlesinden bellidir

Bu aralar gece uyumadan az önce, metroda, vapurda filan kitap okuyabiliyorum. Yeterli değil evet, ama zaman yaratmakta zorlanıyorum. Sonra okuduğum kitapları düşündüm. Onları neye göre seçtiğimi. Yazarı, konusu? Bazısı sonunu okur kitapçıda karıştırırken, bense ilk cümlesine ve kapağına bakarım çoğunlukla. 

Sabitfikir, okurlarının desteğiyle, stylist.co.uk sitesinin seçtiği edebiyatın en iyi 100 giriş cümlesini tek tek yazmaya başlamış. Kendiminkileri düşündüm bir an, ha deyince aklına gelmiyor insanın. Sabitfikir'inkilerden başlayayım, aklıma gelir yavaş yavaş. Sizinkiler ne ola ki?

Tolstoy'dan Salinger'a, Plath'ten Kafka'ya... Listenin tamamına şuradan ulaşabilirsiniz. Ben kendi sevdiklerimin bazılarını aldım aşağıya. Bazı kitapların cümlelerini yazmadıkları listeye İncil'i de eklemişler ama, olsun.


Chuck Palahniuk Tıkanma
"Eğer bunu okumaya niyetliyseniz vazgeçin. Birkaç sayfa okuduktan sonra, burada olmak istemeyeceksiniz. Bu yüzden unutun gitsin. Gidin buradan. Hala tek parçayken hemen kaçın." (Funda Uncu'nun çevirisiyle)

J.D. Salinger Çavdar Tarlasında Çocuklar
"Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum. Her şeyden önce, ben bu zımbırtılardan sıkılıyorum. Sonra, onlarla ilgili en ufak bir söz etsem, bizimkilere inmeler iner." (Coşkun Yerli'nin çevirisiyle)

Sylvia Plath Sırça Fanus
"Rosenberleri elektrikli sandalyede idam ettikleri yaz; garip, boğucu bir yazdı ve ben New York'ta ne aradığımı bilmiyordum." (Handan Saraç'ın çevirisiyle)

Franz Kafka Dönüşüm
“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”

Leo Tolstoy Anna Karenina
"Mutlu aileler birbirlerine benzerler. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." (Ergin Altay'ın çevirisiyle)

Gabriel Garcia Marquez Kolera Günlerinde Aşk
"Kaçınılmaz bir şeydi: Acıbadem kokusu ona mutsuz aşkların yazgısını anımsatırdı hep. Doktor Juvenal Urbino, yıllardır kendisi için önemini yitirmiş bir olayla ilgilenmek üzere koşup geldiği, hâlâ alaca ışığa gömülü odaya girdiği an ayrımına vardı bunun. Antilli göçmen, harp malulü, çocuk fotoğrafçısı, satrançta en yufka yürekli rakibi, bir altın siyanürüyle belleğin işkencelerinden kurtarmıştı kendini." (Şadan Karadeniz'in çevirisiyle)

JM Barrie Peter Pan ve Wendy
Biri dışında, bütün çocuklar büyür ve büyüyeceklerini erken yaşta öğrenirler. Wendy de şöyle öğrendi: İki yaşındayken, bir gün bahçede oynuyordu. Bir çiçek daha koparıp, bu çiçekle annesine koştu. Sanırım küçük kız pek sevimli görünüyordu ki, Bayan Darling elini göğsüne koyup, 'Ah, keşke hep böyle kalabilsen!' diye haykırdı. Bu konuda aralarında geçen konuşmanın hepsi buydu, ama Wendy bundan böyle büyük zorunda olduğunu öğrenmişti. Bunu iki yaşına girdikten sonra anlarsınız hep. İki yaş, sonun başlangıcıdır." (Betül Avunç'un çevirisiyle)

İyi kitaplar olsun hep hayatımızda. Bir de onları okuyacak zaman...


Selfie'nin tarihçesi

Oxford Sözlükleri "Selfie" kelimesini Yılın Kelimesi seçmiş. Editörler, "selfie" kelimesinin geçen seneye göre % 17000 (onyedi bin) oranında daha fazla kullanıldığını söylüyormuş.

İnsanların kendi kendini görüntülediği fotoğraflar için kullanılan kelime, en popüler zamanlarını yaşıyor anlayacağınız. Eh, Facebook, Twitter, Instagram, Flickr, Tumblr, blog, akıllı telefonlar vs almış başını gitmişken ya ne olacağıdı?

Kelime ise ilk defa 2002'de Avustralya'da düzenlenen çevrimiçi bir forum sırasında kullanılmış. Aşağıda kendi kendini aynadan çeken bu hanımefendi,  ilk "selfie"nin yaratıcısı ilan edilmiş. Ancak kendi kendini fotoğraflamanın tarihi, ta 1800'lere dayanıyormuş. Çook daha eskilere yani.


Babamın makineyi otomatiğe ayarlayarak kendi kendini, bazen de annemle ikisini dağda bayırda, doğa manzaralarıyla çektiği, 40 yıl öncesinin fotoğrafları geldi aklıma... Ne güzellerdi.

Aşağıdakiler de, kendi kendilerini çeken ilk kişiler muhtemelen. Bence en eğlencelisi, sonuncusu. Neyse, bu haftayı da ortaladım. İki gün daha dayanabilirim, sonra hsonu İzmir...

 Via

Chaloner Woods/1938
1900'ler
Florance Vandamm/1947
Roberrt Cornelius/1800'ler (biraz kurt adam gibi çıkmamış mı?)
1966

2 Aralık 2013 Pazartesi

Musluklu damacana ve ünlü portreleri

2013 bitiyor. Bir an önce bitmesini istiyorum. Benden o kadar çok şeyi/kişiyi aldı ki, umarım hayatım boyunca bir daha böyle berbat bir yıl yaşamam. Aralık da hafta sonu çaktırmadan gelmiş. Çok fark edemedim. 

Cumartesi-pazar şaşırtıcı şekilde güneşliydi İstanbul'da. Beyin işi olup da dışarı çıkınca cumartesi, evde yaydım bir süre. Pijama-kedi-televizyonda komikli film üçlemesiyle. Sonra evi bi toparlamam gerektiğine karar verip ayaklandım. Toparladım da ortalığı ama saat 3 gibi "Aa, nerede bulacağım bir daha böyle güneşi?" deyip attım kendimi sokağa. Ev akşam da süpürülür ne de olsa, eh tozlar da bekler nasılsa dönüşümü. Mesele yok.

Yürüye yürüye caddeye indim, dükkanlara bakındım. Esse, Paşabahçe dolandım. Sergi gezer gibi Paşabahçe gezen bir insanım. Koca tenekedeki zeytinyağını şişelere boşaltmak için bir şey arıyorduk, Paşabahçe'deki musluklu damacana işimizi görür diye aldık. Meğer millet partilerde limonata, panç servis etmek için kullanıyormuş. Olsun. Şöyle bir şey >>>>>>>>

Bey de ne zamandır dökme tava istiyordu, ben yerinden kaldıramadığımdan o kullanır muhtemelen. Yılbaşı süslemeleri başlamış her tarafta, beni mutlu eder böyle şeyler. Severim yılbaşı zamanını. Yılbaşı kartlarını yazmaya, hediye bakmaya başlamanın zamanı geldi. Van'daki bebelere düzgün bir atkı-bere takımı bulamadım hala, onu da halledeyim bu hafta. İş çok.

İnternette dolanırlen şurayı gördüm. Türk filmlerinde filan dikkatimi çekerdi hep. Kadın zengin olup köşke taşındığında onca intikam vs arasında ilk iş, yağlıboya portresini yaptırıp salonun baş köşesine asıyordu. Şömine de lazım ama, şöminenin üstüne asıyordu çünkü. 

Babamın, çok sevdiğim bir çocukluk fotoğrafıma bakıp yaptığı şahane bir yakma tablo  vardı, ama oradan oraya taşınma esnasında kayboldu ya da çalındı. Çok üzülmüştüm, içim cız eder hala. Oysa çok zengin olup şöminenin üstüne asma şakası dışında, şimdi babamdan kalan bir hatıra daha olacaktı o benim için...

Şunlardan mı yaptırsam diye düşündüm sonra. Ama ünlü olmak lazım sanırım. Ya da photoshop kafi. Neyse bugün pazartesi, hafta su gibi geçsin lütfen.