16 Aralık 2013 Pazartesi

Tütü Projesi

Bob Carey, eşi Linda meme kanseri olduktan sonra onu neşelendirmek için pembe bir tütü giyip kendisinin saçma ve gülünç fotoğraflarını çektirmeye başlamış. Sırf eşi birazcık gülümsesin diye. Karısı kemoterapiye girmeden önce, her seferinde farklı bir fotoğraf göndererek ona moral vermeye çalışmış.

Kanser hastaları için moral çok önemli ve bu adam, karısı için bunu başarmış. Arkadaş çevresinden o kadar büyük destek görmüş ki, Tütü Projesi adını verdiği çekimleri devam ettirmiş. Fotoğraflar öyle hoşuma gitti ki, çok güldüm. Tamam, birazcık ağlamış da olabilirim. Fotoğrafların hemen altındaki videoda da bunu nasıl yaptığını, ne hallere girdiğini ve karısının neler söylediğini izleyebilirsiniz.

"Buradayım, çünkü insanları mutlu etmek istiyorum" Hakkaten şahane fikir, sevdim.

Siteleri için tık




Gıcık pazartesi

Öyle bir pazartesi ki, kendimi alttaki resimdeki gibi hissediyorum. Ama eşeğin mi yoksa kardanadamın mı yerindeyim, onu daha tam kestiremedim. Burnu kaptırdım, o kesin. Ama bir eşeklik de söz konusu sanki hafiften...

Kaynak: Haysev
Şahane (!) bir hafta olacağı belliydi ama, bu kadar da insafsızlık olmaz ki... Dörtken tek editöre düştük. Şöyle ki; biri çıkarıldı, biri ayrıldı, biri yurtdışı tatiline gitti. Kalanı da (bu durumda ben oluyorum) "Huni bana huni bana!" dedi.

Ayrıca öğle yemeği saatine konan ve saat 4'e kadar süren, bitmeyen toplantılardan da nefret ediyorum. Yöneticiler tercih ediyor olabilir ama serumla beslenme, sevdiğim bir yeme türü değil. Bu şekilde çalışılmaz, insaf!

Neyse, sayısalla piyangoya devam edeyim ben, böyle olmayacak bu. Eve gidebilirsem eğer, pazar gazetelerinin kalan eklerini okurum belki. Merak ettim, Ayşe Arman herrr yeni kitabı çıktığında Elif Şafak'la sayfalarrrca röportaj yapmaktan bıkmadı mı? Hayır, ben bıktım ve okumadan geçiyorum; gına geldi. Ayh! Merak eden varsa, röportajın linki şurada. Başlığı bile iç kıyıcı. Her kitap için ayrı imaj saçmalığına hiç girmeyeyim, son beyin hücrelerim lazım daha bana; zira ofiste akşam uzun.

14 Aralık 2013 Cumartesi

Dert değil Thoka


Thoka Maer, animasyon sanatçısı ve illüstratör. Berlin’de yaşıyor. Eğlenceli bir blogu var, adı It's No Biggie.


Bloğunda günlük hayat içinde azıcık da olsa sinir bozan, birileri görecek diye endişe edilen ve çaktırmadan gizlenen komik anları yakalayıp çiziyor. Sonra onları hareketlendiriyor. Bu ayrıntılar, hepimizin bildiği şeyler aslında: Toplu taşıma araçlarında yanındakinin gazetesini okurken yakalanmak, haritaya ters bakarken fark edip çevirivermek, otomatik kapı önünde maymun olmak, şemsiye açıp kapamada kararsız kalmak gibi minik zorlu anlar... Maer, her karesini elle çizip renklendirdiği işleriyle bu küçük anları eğlenceli hale getiriyor. Hiçbirşey yapmak istemediğim cumartesiye biraz olsun iyi geldi.

Mesela otomatik kapı önündekinin bir benzeri bizim ofiste. Harita okuma becerisi olmayan ise bizzat benim. Alttaki de, çizim yapan Thoka.


Via


Maer'in sitesi  ve blogu














13 Aralık 2013 Cuma

Kelimeler

"Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor." 

Bugün Oğuz Atay göçeli  36 yıl olmuş... Beyle benim sevdiğimiz yazarlardandır,  "Tutunamayanlar"ın ilk baskısı kıymetlilerimizdendir.



"Sen öldüğünden beri gittikçe daha ‘muhafazakar’ oluyorum babacığım. Mesela, Allah kimseyi genç yaşta anasız, babasız bırakmasın filan diyorum. Sana oranla daha ‘münevver bir zat’ sayıldığım ya da kendimi öyle sandığım için, bu yargıya bir ‘filan’ sözünü eklemeyi de ihmal etmiyorum. Aramızda ‘irfan’ bakımından –görünüşte- bir fark olduğu doğrudur. Sen böyle görünüm inceliklerini akıl edemeyecek kadar saf olduğun, yani benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ olmadığın için belki de bu yazdıklarımı biraz karışık buluyorsun. Aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir. Bu buhran, genellikle senin ölümünden sonra içimde daha kuvvetle hissettiğim Cemil Bey'i yaşatma çabasıyla ilgilidir. İçimde benden ayrı olduğunu sandığım bir de Cemil Bey'in bulunmasına sen ‘tezyid-i şahsiyet’ mi yoksa ‘taksim-i şahsiyet’ mi dersin pek bilemiyorum."

(Oğuz Atay, Babama Mektup, Korkuyu Beklerken'den.)

***

“Önce kendini tanıtmalısın, yaptıklarınla ispat etmelisin kendini. Başkaları nasıl yapmışsa, nasıl yapıyorsa öyle davranmalısın. Kendini önce başkalarına kabul ettirmelisin ki biz de kabul edebilelim. Bunun için de belki ölmelisin. Unutulmalısın. Unutulan herkesin hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda. Orada bile acele etmemelisin. Senden önce ölüp, senden önce unutulanlar ve hatırlanmayanlar var. Dur bakalım, dur hele. Sıranı bekle.”


25 Nisan 1977

"Selim gibi, günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi. Bu defteri bugün satın aldım. Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. 'Kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu,' dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız."



Milli piyango ve saatli ev

Kar-buz derken günler geçiyor, hala evde oturup battaniye-kakao-kitap üçlüsü keyfini yapamadım. Neyse, umudum hafta sonuna kaldı. Enerji depoladım depoladım... Pazartesiden itibaren korkunç bir hafta olacak çünkü bir editör işten ayrıldı, diğeri de yurtdışı tatiline çıkıyor. Kalan tek kişi olarak huni takıp gezerim artık!

İşe dair pek bir umudum yok ama sayısala ve piyango biletlerine inanıyorum. Bi çeyrekliği, İzmir'de lokma yediğimiz sokağın köşesinden almıştım. Tutar mı tutar. Hem o zaman belki alttaki eve dair bir umudum da olur.

Dün kuzenimin komik oğlunun ilk doğum günüydü, bahaneyle bütün aile bir araya geldik. Hayatımda gördüğüm en sevimli oğlan, Yoda ve Obi'yle de acayip iyi anlaşıyor. Hediyelerine bayıldı, bütün akşam gülüp durdu, her bir şeyin tadına baktı. Hediyelerle ilgilenmek yerine, poşetlerin sapını kulaklarına taktı. Bi zirzop oğlan, 25 kişiyi hipnotize etti. Mutlu, şahane, eğlenceli ve sağlıklı upuzun bir hayatın olsun Emre kuzusu. Maaile çok seviyoruz seni.



Alttaki fotoğrafları da internette dolanırken gördüm. Brooklyn'deki bu dev saatli eve de, manzarasına da bayıldım. Döne döne baktım bu 7 fotoğrafa. "Vay be" dedim. İleride belki çatı katlı bir evimiz olur, belki bir deniz fenerine ya da taş değirmene yerleşiriz?

Via








12 Aralık 2013 Perşembe

Yuva yapmalı

Fotoğraf: Kayde Anobile
Gezi Parkı'nın bu sabahki hali. Bence ağaçları kestirmemekle şahane bir şey yapmışız hep beraber.

Bu arada hava böyle karlı ve soğukken, sokaktaki hayvanlar için sığınacak yer daha da önemli. Altta iki örneğini, bir de nasıl yapılacağına dair uygulamalı videoyu görebilirsiniz. Kaynaklardan biri şurası.

İster leğenli, ister strafor kutulu... Hepsi iş görür. Zamanında ofis bahçesindeki bir cimcimeye kutulu versiyonunu yapmıştık, yuva bulana kadar bir süre idare etmesine yardımcı olmuştu. Çok basit ama hayat kurtarıyor.

İki leğeni üst üste koyup aradan bir kedi sğıacak kadar yer açıyorsunuz, leğenleri de birbirine klipsli mandalla tutturuyorsunuz. İçine de yumuşak kumaş, polar koyarsanız yuva hazır.

 


11 Aralık 2013 Çarşamba

Lapa kar

Sabah uyandığımda ortalık bembeyazdı. Meteoroloji bu kez tutturmuş, gece boyunca kar yağmış ve her yanı örtmüş. Severim yağan karı izlemeyi. Hele lapa lapa ise...


Ama suratıma vura vura, tipiyle yağarken işe gelmesi pek eğlenceli değildi. Kat kat giyinip metro-metrobüs yapmak, bi pişmek bi üşümek.. Neyse, evde polar battaniye altında kitap okuyup sahlep içtiğimi hayal edebilirim pekala. Yapabilirim, evet. Kaldı şurda 5 saat.

Direnen sardunyacığımı tebrik ediyorum, daha da uzayıp boylandı. Gerçek bir hayatta kalma öyküsüne sahip. Bahçeden geldiği için daha dayanıklı çıktı sanırım, benim bir katkım olmadı pek.  Yoda da benim kadar sevinmişti sabah. Cam önü çiçeği...



Kar hala delice yağarken, alttaki şarkı iyi gider dedim. Minneapolis'li indie folk grubu Caroline Smith and the Good Night Sleeps icra ediyor, ben pek seviyorum. İnsanı neşelendiren minnoş şarkılardan. Mutfakta güzel yemekler pişirirken de iyi gider. Evet, Refika Birgül ve ekibi de öyle düşünmüş olmalı ki Mucize Lezzetler'in jenerik müziği.

"But, where has papa gone?
Where has papa gone?
To the coast"