6 Şubat 2017 Pazartesi

Floransa #9

Pazar günkü Kistik Fibrozis Aile Toplantısı, beklediğimden iyi geçti. Bütün gün Defne'yi göremeyeceğim için gönülsüz gitmiştim ama, toplantı umut verici bir videoyla başladı. 

Türkiye'de "20'sini 30'unu göremez" denilen KF hastalarını düşününce, bu videodaki hayat hikayesi iyi geldi. Amerika'da yaşayan, 59 yaşındaki KF hastası Elyse Goldberg'in hikayesiydi izlediğimiz. Elyse 3 yaşında tanı almış, ailesine 7-8 yaşına kadar yaşayacağı söylenmiş. Ailesi elinden geleni yapmış onun için. Bütün hayatı sporla geçmiş, hamile kalması riskli bulununca 2 çocuk evlat edinmiş (oğlu 21 kızı ise 18 yaşında), hayata sımsıkı tutunmuş, arkadaşları ve ailesine çok düşkün, güçlü ve şahane bir kadın Elyse. 


Başlarda günlük rutin tedavisi bitmeden evden çıkamadığı için arkadaşlarıyla sabahları buluşmuyor ve herkes onu uykuya düşkün bir kadın zannediyormuş. Tedavilerini eğlenceli hale getirmeye çalışmış hep. Neşeli, matrak, oksijen tüpüne isim takacak kadar kendiyle ve hastalığıyla barışık. Organ nakli olması gerekmiş. 50'sinde uygun bir akciğer bulununca nakil olmuş, ama hazır anestezi almışken burun ve göğüs estetiğini de aradan çıkarmış :) 


Nakilden o kadar memnun kalmış ki, yıllardır onu yorup hayatını kısıtlayarak sürekli kendini hatırlatan akciğerleri artık yokmuş gibi hissetmiş. Öyle bir hafiflik... Yeni akciğerleriyle geçirdiği ilk yılında bir doğum günü kutlaması organize etmiş ve arkadaşlarıyla 5 km'lik maratona katılmış. Şimdi ise hastanedeki KF hastalarına destek olmak için çalışıyor. Tanıştığımıza memnun oldum Elyse, bilmesen de seni tanımayan bir sürü insanın içine su serptin.

Çelıncda 9. soru...


Bu soru, kafamı karıştırdı... Sonuçta, 'zorunlu' göç size seçim şansı bırakmayan korkunç bir durum. Evinizi, ülkenizi, kenarda biriktirdiğiniz her şeyi bırakıp sadece üstünüzde taşıyabileceğiniz kadarını alarak canınızı kurtarmak için kaçıyorsunuz. Dandik botlarla ya da buldukları her türlü araçla ülkelerinden kaçan Suriye'deki insanların ülkemizi çok da isteyerek seçtiklerini sanmıyorum. Gelmek zorunda kaldılar; horlanacaklarını, itilip kakılacaklarını bilerek, daha kıyılarına adım atmadan can vermeyi göze alarak, vatan belledikleri topraklardan arkalarına bakmadan kaçmak zorunda kaldılar. Benzer bir durum başlarına hiç gelmezmiş  zannedenlerin zalimliği de, onları oy ya da nakit para olarak görenlerin fırsatçılığı da midemi bulandırıyor. 


Şu çocuğa üzülüp sonra da "Ay ama onlar da savaşsalarmış, gelmeselermiş" demek, nasıl bir manevra yeteneği gerektiriyor, bilemiyorum. Kendi seçiminle, imkanlarını kullanarak başka bir ülkede yaşamayı seçmek başka, can havliyle 'kapağı nereye atabilirsen' oraya sığınmak başka... Ki şimdi bir sürü kişi de, Türkiye'den kaçmak için planlar yapıp duruyor. Durum bir sürü insan için belirsiz, endişe verici. İleriyi görememek, korkutucu. Hayır'lısı...

Türkiye'den başka bir yerde yaşamadım. Berlin-Prag-Roma-Floransa gibi birkaç kente kısa turistik ziyaretleri saymazsak. Hepsini çok beğenmiştim. Ama kısa bir süre gördüğüm yerlerde hayatımı geçirmek ister miydim, belki. 

Başka bir ülkede yaşamayı 'seçseydim' eğer sokaklarıyla köprülerine, sokakta karşıma çıkan enfes heykellerine hayran olduğum, içlerinde en çok sevdiğim Floransa'yı tercih ederdim herhalde. Bir daha gitmeyi çok istiyorum, ne zaman mümkün olabilir bilemiyorum. Defne biraz büyüyüp Euro insaflı bir seviyeye düşünce herhalde :)

Uffizi Galeri'nin penceresinden Ponte Vecchio

4 Şubat 2017 Cumartesi

Kediler #7 Kendime yeni bir ben lazım #8


Hafta sonunda çelınc kaynamasın, 2 soruyu birden yanıtlayayım. 

Obi Paşa
Hayvan olsam kedi olmak isterdim. Bir kedi gibi özgür, rahat, başına buyruk ve keyfine düşkün olabilmek şahane değil de ne? Dokuz tane can da cabası. Hep derler ya, kediyle birlikte yaşamak kediye sahip olmak filan değil, sen onun değil o senin sahibin :) Seninle yaşamak isterse yaşar, yoksa vınnn!

Hava soğuk mu, sobanın yanına kıvrılayım, mamam önümde suyum arkamda; mis. Günde 16 saat uyuduğum bilimsel olarak da kanıtlanmış, kim tutar beni... Kafamın sığdığı her yerden geçebiliyorum, kim engelleyebilir her yere burnumu sokmamı? Karanlıkta da görebiliyorum, oh geceler benim! Kendimden büyük hayvanlara bile kafa tutabilme cesaretim de bonus. İnsanlar ne kadar istemezse istemesin, bir yolunu bulup kendimi sevdiriyorum. Gırlıyorum, mırlıyorum, hop kucaktayım. İstemediklerime ise basıyorum patiyi, ısrar edene çakıyorum tırmığı... Kuyruğumla anlatıyorum zaten derdimi, canım konuşmak istemiyorsa miyavlamama bile gerek yok. "Ay n'oldu, neyin var?" diyen baksın kuyruğuma anlasın yani sinirli miyim, mutsuz muyum; hayret bir şey. 

Kimseye görünesim, kimseyi göresim yok mu; anında kaybolur, sıvışırım.


Şevkat mi arıyorum, hareketim belli; fittin fittin, yoğur dur... Süt kimin umurunda, bedavadan masaj yapıyorum bir de bana nankör diyor bu insanoğlu.




Valla olmak istediğim kişinin hayatı iyi gibi görünse de, belki hiç de göründüğü gibi değildir. İçi seni dışı beni yakar. O yüzden yine bildik tanıdık olarak, kendim olmak isterdim. Az çok tanıyorum kendimi, çok fena insan değil. Şahane olduğumdan mı yine kendim olayım diyorum, yok tabii ki değil. Zayıf olduğum, sevmediğim, lanet ettiğim bir sürü özelliğim var. Herkesin kendince duvarları, sırları, yaraları, dokunulmazları, karanlık yanları var. 

Sevmediğim özelliklerimin bazılarını biliyorum, bazılarının belki hala farkında değilim. Bazılarını törpülemeye çalıştım, bazılarını bir türlü değiştiremiyorum. Başkalarını tanımak için harcadığımız eforu, kendimizi tanımak için harcamıyoruz sanırım. Ki bence en zoru kendini tanımak. İnsan içinde ya kayırıyor kendini, ya fazla zalim davranıyor kendine. Birbirini tanıdığını zanneden bir sürü insan da ne kadar emin tanıdığından, bilemiyorum. Kendimiz olabilmek, mühim şey. "Kendini kaybetmek" diye bir laf var ya hani, hah; bence daha zoru "kendini bulmak". Ve kendini sevmek. Kendiyle barışık olmayan başka birini nasıl sevip kabullensin?


Yine kendim olayım ama aynı ben olarak değil. Misal, daha iyi bir ben olayım. Ne bileyim daha iyi, daha cesur, daha sabırlı... Daha az detaycı. En azından yeni sürüme geçme ya da kendimi güncelleme şansım olsun. Elime geçen fırsatları değerlendirebileyim, yaralarımı iyileştirebileyim. Mutlu olabileyim ki mutlu edebileyim, eksilmeyip çoğalayım... Di mi ya? Öyle işte. 

3 Şubat 2017 Cuma

Sarı sıcak yaz, çocukluk #6

Bulutlu ve karanlık bir Cuma günü... Hani güneş açacaktı, hava ısınacaktı? Neyse, hafta sonu geldi diye sevinmemizi de kimse engelleyemez! Hafta sonu planlarım arasında Defnoş'u 'paaka' ya da dün buluşup kudurdukları arkadaşı Zeyno'ya götürmek ve Pazar günkü Kistik Fibrozis Aile Toplantısı'na gitmek var. 

Bu aile toplantılarının ilkine, Defne KF tanısı aldıktan birkaç gün sonra gitmiştik. Şoktaydık ve teşhise inanamıyorduk. "Gidin, kendiniz gibi ailelerin olduğunu bilmek size iyi gelir" demişlerdi. Piknikli bir toplantıydı ve Defne henüz bebekti. Cerrahpaşa'da korkunç bir 3 hafta geçirmiştik. Aynı yatakta kıvrılıp uyuduğumuz, kuzudan günde 7-8 kez kan aldıkları, kafasından bile damar yolu açtıkları, ortalıkta kedilerin gezdiği ve enfeksiyonu olan çocuğun odamıza alınmasından sonra Defne'ye de enfeksiyon bulaştırdığı ve servisi karantinaya aldıkları, yaz sıcağında iyice canımızdan bezdiren 3 korkunç hafta... Hala düşündükçe yüreğim sıkışıyor. Zar-zor 300 gr aldırdığımız çocuk, kilo verip çıkmıştı hastaneden. 

Moral olsun diye gittiğimiz piknikte etrafımızdaki tüm çocukların çok zayıf olduğunu görünce ve konuştuğumuz ilk kişinin de oğlunu 20 küsur yaşında bu hastalıktan kaybettiğini öğrenince neredeyse bütün piknik boyunca ağlamıştım. Ağladığımı gören bir sürü insan çevreme toplanıp teselliye çalışmıştı, içlerinden yaşıtım olan biriyle hala sık sık görüşüyoruz. Caanım İnci. İçime nasıl su serpmişti. O olmasa herhalde koşa koşa kaçardım o gün. Ama ondan sonraki toplantılarda not tuttum, doktorları pür dikkat dinledim ve aklıma gelen her şeyi utanıp çekinmeden sordum. Elimden geldiğince başka ailelerin sorunlarını da çözmeye çalıştım. 

Hepimizi tek dileği, bu hastalığın tedavisinin bir an önce bulunması. O yüzden bu toplantılar önemli. Ay çenem düştü, ama hayatımın gerçeklerinden en önemlisi bu. 

Çelıncda 6. soruya geldim. 

Çocukluğuma dair hatırladığım birçok anı var ama bunların bazılarından emin olamıyorum. Çünkü bana anlatılan bir şey mi, yoksa gerçekten birebir yaşadım mı, karışıyor. Bazılarında "Sen çok küçüktün, hatırlaman mümkün değil" diyorlar. 

Neriman ve Nurettin'le Ferthiye'deki evimizde
Aklıma ilk gelenler; 2 yaşındayken pek sevdiğim kırmızı yün elbisem üstümde, kuzenimle oynadığımız oyunlar, sonra evde koşarken üstüne bastığım civcivi annemin zeytinyağıyla ovalayarak iyileştirmesi, annemin kucağında babamı işe uğurlayışlarım, abimin yaramaz arkadaşları elime büyüteçle güneş ışığı tutunca yandığı halde inadına "Acımadı ki" deyişim (çocukların saçma cesaret gösterileri), öğle uykusundan uyanıp da evde kimse yok diye panikleyip kısık sesimle bahçede annemleri arayışım (o korkuyu çok net hatırlıyorum), sokakta bulduğum her kedi köpeği koltuğumun altına kıstırıp gizlice eve getirişim, ananemlerin 2 katlı, sobalı küçük evinde kendi yaptığım oltayı merdivenden sarkıtıp  fare yakalamaya çıkışım, rahmetli dedemin biz geleceğiz diye tadelle ve Çamlıca gazozuyla doldurduğu dolabı talan edişimiz, tahta kılıçlarla şövalyecilik oynayışımız... hangisi en eskisi hatırlayamıyorum, kronolojik olarak pek oturmuyor kafamda. 

Belki de gerçekte, babamla o fotoğraflara baka baka kurgulamışımdır bunları. Çocuk aklı. Babam çok severdi eski fotoğraflara bakmayı, arada beni de yanına oturtur, artık ezberlediğim hikayelerini bıkıp usanmadan anlatırdı. O günleri özlüyordu. Tıpkı benim şimdi özlediğim gibi... 


Ama galiba bu anıların en eskisi (ya da benim en sevdiğim) Fethiye'deki evimizdeydi. Prefabrik gibi tek katlı ahşap evlerden oluşan, daire şeklinde sıralanmış, yan yana lojman daireleri, evin önü bataklık. Kocaman bir yeşillikle çevrili etrafımız, evlerin bitiminde ise bekçi kulübesi var. O kulübe lojman havası veriyor zaten, yoksa sayfiye yerinden farksız. 

Babamla gündüz evde otururken (hafta sonu filandı demek) çinkoyla kaplı çatıda gök gürültüsü gibi bir ses duyup bahçeye fırlamıştık. Ben taş düştü sanmıştım. Sonra acıklı bi cikirdeme duyunca sese yöneldik. Babam, kocaman avucunda minicik bir kuş yavrusuyla döndü. Kanadı kırıktı, ama uçarken nasıl düştü çatıya, onu hatırlamıyorum. Babam bir yuva yaptı ona. Günlerce misafirimiz oldu. Babam kanadını sardı, bense her gün elimde buğdaylarla iyileşmiş mi diye gidip bakardım. Sonunda kuş iyileşti ve babam da avucunun içinden gökyüzüne saldı onu. Önce bir yalpaladı, sonra hızla yükseldi. Gözden kayboluncaya kadar izlemiş, gitti diye pek üzülmüştüm. Geri döner ya da en azından arada uğrar diye bekledim ama yok, gelmedi. Babamla benim aramdaki güzel anılardan biri olarak kaldı.

2 Şubat 2017 Perşembe

Özlemek #5




26 Ocak, babamın doğum günüydü. Dolabımda sakladığım eski fotoğraf kutusunu çıkardım ortalığa. Günlerdir içine dalıp dalıp gidiyorum. O günlerden aklımda neler kaldı diye zihnimin köşelerinde dolanıyorum.

Bizim çocukluk, annemle babamın ise gençlik halleri... Ne kadar tanıdık ama bir yandan da -artık- ne kadar uzak. O günlerin geri gelmeyeceğini bilmek, insanın içinde bir yerleri sızlatıyor. Ama o günleri yaşamış olmak da güzeldi. Babamın fotoğraf merakı sayesinde çocukluğumuza dair bir sürü fotoğrafımızın olmasını seviyorum. Çünkü unuttuğum bir sürü şeyi onlar hatırlatıyor. 
Fethiye
Aile ve arkadaşlarla gidilen o kalabalık piknikler, bahçede çamurdan yaptığımız heykellerle açtığımız sergiler, kahverengi şişedeki meyve suları ve pasta börekle kutladığımız doğum günleri, evde beslediğim ve içlerinden geriye Neriman ve Nurettin'in kaldığı civcivler, abimle zeytinyağına bulanıp yaptığımız yağlı güreşler, Büyükada'da geçirdiğimiz ve çok üşüdüğümüz yaz tatili, kaplumbağa yakalamak için evin önündeki bataklığa düşüşümüz ve annemin bizi söylenerek banyoya sokması, Uludağ'da kayaktan yorulunca ödül olarak yediğimiz içi Sarelle'li şahane krepler -kokusu bile burnumda- ve bir sürü fotoğrafta gözüne güneş geldiği için suratını ekşitmiş ben... İnsan yaşarken, bunların anıya dönüşeceğini ve bir gün burnunun direğini sızlatacağını düşünemiyor.
Büyükada
Çelınca dönersem... Her zaman özlediğim şey, artık hayatta olmayan babam. Onunla daha çok vakit geçiremediğim, ona bazı şeyleri söyle(ye)mediğim, tam tersine bazı şeyleri de söylediğim için pişman oluyorum bazen. Ama bunu geri döndürmenin bir yolu yok. Güzel anları anımsamak iyi hissettiriyor. Yazmayı, okumayı, hayvanları bana sevdiren babamla ilgili bir sürü şey aklımdan silinmesin istiyorum. 

Bazen özlediğim şey ise Fethiye ve Bursa'da geçen çocukluk günleri... Güzeldi, eğlenceliydi, apartmandaki ve okuldaki arkadaşlarımla akşamın geç saatlerine kadar sokakta oynayabiliyorduk. Korkmadan, herhangi bir şeyin tedirginliğini duymadan, telaşsız... İnsanlar birbirine daha çok güveniyormuş o zamanlar, sevgi dolu ortamlarda büyümüşüz biz. Ülke o zaman da şahane durumda mıydı, hayır ama biz farkında değildik. Babamın kütüphanesini karıştırıyordum, Gırgır dergisini okumaya çalışmayı seviyordum. 

Hala gözümü kapatınca zihnimde o anları görmek, hoşuma gidiyor. Bursa'daki evimizi, evimizin hemen karşısındaki ilkokulumu düşünüyorum. Güzel günlermiş.

1 Şubat 2017 Çarşamba

Dertli gönüllere girer misin #4

Önümüzdeki birkaç günün güneşli geçeceğini öğrenmek iyi geldi. Soğuk olsun güneş olsun, bahara az kaldı şurada. Enseyi karartmayalım.

4 yıl önce bugün Çıldır Gölü'nün üzerinde, sonsuz ve pofuduk bir beyazlığa doğru yürüyormuşum. O güzel Kars seyahatinden beri bir yere de kıpırdamadım, hamilelik-bebek vs... Sonra da tuhaf bir içe/eve kapanma hali. Bahar bi yeşillenme, tabiata kendini atma, kabuğunu çatırdatarak kırma, bi silkinip kendine gelme umudu taşıyor en azından. 


Çelincda 4. soruya geldim, 12 gün filan gerideyim galiba. Ha gayret, bitirebilirim sanki.


Etrafımdakiler bana bir sorunun çözümü için geliyor mu, öyle bir Gülşen Abi durumum var mı; şöyle bir durup düşündüm. Hayatımda yeri olan her insanın sorusuna-sorununa 7/24 açığım. Telefonla olur, whatsapp dürtmesi olur, kapıya dayanıp dertleşmek olur... Elimden geleni yaparım. Ama ne kadar işe yarar, bunu ölçmenin bir yolu yok. "Can sıkıntısı ya da mutluluk anında sohbet için kapısını çalınız" insanı olmak, beni çok mutlu ederdi. 

Kitaplarla (tavsiye vs)  ya da dilbilgisi ile ilgili sorular geliyor işimle ilgili olduğundan kelli ama, iki alanda da iddialı olduğumu söyleyemem. Haşa, illa daha bilgili/donanımlı kimseler vardır, ama çevrelerinde ben olduğumdan n'apsın garipler :) 

Bir de sevdiğim insanlara hazırladığım ve çok da keyif alarak, kalp çarpıntısıyla gördüklerindeki tepkilerini beklediğim hediyelerden ötürü (eşimle ikimize özel dergi, kızıma fotoğraflardan yılbaşı ağacı, annemle babama içini elle yazarak hazırladığım kitap vs) böyle bir şey hazırlamak istediklerinde fikir danışmak için gelen arkadaşlarım var. Ama bunlar sorun değil, soru aslında. Danışma ihtiyacı. Kimin ne yarasına merhem olmayı başardım şu hayatta, cidden bilemedim şu an. 

Genelde mevzu karışıksa, şöyle hayret eden bir ifadeyle dinliyorum anlatılanları.


Kitap mı seçilecek, bütün kitaplığımı gözden geçirip kitap sitelerine bakıp favorilerimi düşünüp listeler yapar yollarım :) Liste yapmak demek ben demektir çünkü. Bir de evcil hayvan danışmanı gibi oldum, ofisin orada kediye araba çarpar beni çağırırlar, kutu bulur arabalı arkadaşı ikna edip veterinere götürürüz. En son bugün, çalıştığım kurum bahçedeki kedileri tuzaklı kafesle bir (neresi o yerler? bilemiyoruz) yerlere götürüyor diye twitter'dan haklı tepki gösteren hayvanseverlere ne cevap yazsak diye bana sordular, dedim ona bir şey yapamam çünkü o tuzaklı kafesleri benim de tekmeleyesim var. Ne zararı var bahçedeki 2-3 kedinin?!

İlişkilerden, memleket meselelerinden, hayattan zaten hep konuşuyoruz ama bu konularda hepimizin kafası karışık. Kimsenin diğerine tavsiye verecek hali yok, anca dinleyip fikir beyan edebiliyoruz. Bizim gibi düşünmeyenleri ikna edebildiğimiz yok, kalanlarla da anca ağlaşabiliyoruz. 

31 Ocak 2017 Salı

Hayatım roman mı #3

İstanbul'da hava güneşli ve fekat ayaz mı ayaz. Ocak'ın da son günü. Yetti bu ka kış, bahar gelsin çimlere yayılalım. Sabah işe gitmek için evden çıktığımda Defne hala mışıl mışıl uyuyordu. Gece uyumak bilmediğinden... Onu görüp öyle gitmek istiyorum işe, aklım kalıyor. Ama uyanıkken de arkamdan melül melül bakması ya da "Anne gitme" demesi içime dokunuyor. Neyse, geldik dükkana....

Kitap okuyamıyordum ne zamandır, ofisçe verilen toplu idefix siparişi sayesinde beklediğim birkaç kitapla birlikte, merak ettiğim Han Kang'ın Vejetaryen'ine kavuştum. Man Booker ödüllü bir kitap, güzel işler basan April Yayıncılık'tan çıkmış. Heyecanlı gidiyor şimdilik. Sıradan hatta silik sayılabilecek bir kadının, gördüğü rüya sonrasında vejetaryen olması ve yaşadığı değişimi kocasının gözünden izliyoruz. 'Ürkütücü bir yolculuk' denmiş, bakalım.



Defne de ona aldığım kitaba bayıldı. Dün gelir gelmez kucağıma kıvrıldı, beraber okuduk. Bütün gece de elindeydi, sayfaları çevirerek kendi kendine anlatıp duruyordu. Evdekiler yetmezmiş gibi kitap da kara kedili. Ama hikaye çok sevimli. Adı Çok Yaramaz Kedi, Nar Çocuk'tan çıkmış. Ödüllü bir kitap, çizimleri çok güzel...



Kaplumbağa hızıyla takip ettiğim çelıncda daha 3. sorudayım, rezillik. Devam ediyorum. 


Tezer Özlü'yü severim, sevdiğim başka yazarlar ve kitaplar da var ama "Yaşamın Ucuna Yolculuk"un yeri ayrı. Hayatımız bir yolculuk ve yıllar geçtikçe de sonuna doğru yaklaşıyoruz. Yolculuğun tadı ise yol arkadaşlarıyla çıkıyor. Yol, öyle çekilir hale geliyor. Yolda izlenen manzara da, yol da, yol arkadaşları da değişiyor zamanla. Kimi zaman trenle ağır aksak ilerliyor hayat, kimi zaman uçakla havadan bakıyoruz kendimize. Kimi zaman eksiliyor yol arkadaşları, kimi zaman beklenmedik yoldaşlar ekleniyor.

O yüzden hayatım kitap olsa adı "Yaşamın Ucuna Yolculuk" olurdu sanırım. Türü de deneme. Deneyerek yaşıyor, yanıldıkça öğreniyorum. Deneye yanıla yaşıyoruz hepimiz. 

"Yaşamın daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı. Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. Canlılıklarını duyduğum, canlılıklarını birlikte bölüştüğüm birtakım insanlar gitti. Onlar adına, onları da özlemek, onlar için özlemek, onlar için de sevmek. insan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. Uykuda. Uykuyu ararken. Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan bir başınalığın çaresizliğini?"

Yolumuz açık, yolculuğumuz keyifli olsun madem. Çelınclara gelesi ben, artık işe döneyim. Arada Defne ile telefonda konuştum, "Günaydın" dedikten sonra "Kolay gelsin annecik" dedi. Bugünlük gıdamı da aldım, sırtım yere gelmez. Okunacak yazılar, edit edilecek metinler, yazılacak sloganlar beni bekler. Kalın sağlıcakla.

23 Ocak 2017 Pazartesi

Ah kalbim, sen benden ne çektin #2

Hafta sonları mutlu ve enerjik hissetsem de, daha çok yorulduğumu fark ettim. Daha hafta sonu sevincini idrak edemeden, pazar akşamı olmuş oluyor. Klasik... Banyo, çamaşır vs. Kendimi banyoya sokma kısmı dışında asıl eforu, Defne'yi yıkamak ve delice direnmesine rağmen saçlarını taramak için harcıyorum. İşe gelerek dinleneceğimi hiç düşünmezdim. 

Pazartesileri sevmiyorum, arkadaş olmaya çalışsam da olmuyor. Bugün de bi içime kapandım, gömüldüm. Hiçbir şey yapasım yok.


Yiğit Özgür
Neyse, sıra çelıncın 2. maddesinde. 6 gün geriden geldiğimden, fırsat bulmuşken yazdım. Kaldı 15 :)


Kalbimi kazanmanın beş yolu? İçinde ne olduğunu bilmediğim bir kavanozu kaşıklamak gibi hissettirdi bu. 

1. Bana değer verildiğini hissettiren ufacık şeyler için çabalanması. Ne bileyim, kendimi en yalnız, çaresiz hissettiğim anda hiç ummadığım birinden gelen bir mektup ya da telefon, ben seviyorum diye alıp gönderilmiş bir kitap, 'günün güzel geçsin' notuyla gönderilen bir şarkı, yazmayı seviyorum diye hediye edilen (ve yazmaya kıyamayacağım) defterler, 'Hadi gel iki lafın belini kıralım' diye hiç beklemediğim anda içilen bi dost kahvesi, kargoyla gelen ya da masamda bulduğum kedili bir şeyler, gözlerim çizgi olana dek gülebildiğim insanlar. İnatçı ve detaycı halimle beni kabul edenler.

2. Gerçekten anlaşıldığımı hissetmek. Bu çook büyük bir şey. Anlaşıldığımızı sandığımız o kadar çok anda, aslında yanlış anlaşılıyoruz ki. Birinin beni 'gerçekten' anladığını bilmek, paha biçilmez bir şey. Hazine bulmak gibi, 'Öf, bugün de yağmurlu' diye dertlenirken birden bulutların aralanıp güneşin kendini göstermesi gibi. Kimse kimseyi anlamak için uğraşmıyor gibi geliyor artık.

3. Samimi ve mütevazı olmak. Kendinden çok üstün biri gibi bahsetmeyen, kendini bir ürün gibi pazarlamayan insanlara daha çok ısınıyor içim haliyle. Altında herhangi bir iğneleme/ima olmadan kurulan her türlü iletişimin hastasıyım. Zaten bulmaca çözmek için vakit harcayacak kadar uzun yaşamıyoruz. Bari olduğumuz gibi görünsek ya da göründüğümüz gibi olsak. Zor, biliyorum. Ama imkansız da değildir herhalde. Ne bileyim, şişik egolardan kusazaam.

4. İncelikler. Evet, şairin dediği gibi "Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya" ama minik incelikler, küçük nezaketler kurtarıyor hayatı zaten. Onlar çekilir kılıyor. Koca koca hödüklüklerin altında kalıyor, yeterince önemsenmiyorlar ama benim için önemli. "Ben böyleyim, tamam mıaaa?!" diye bağıran insanlardan gına geldi. "Lütfen, özür dilerim" vb de lugatımızda olsun hep, rica edicem.

5. Merhametli insanların varlığı. Yol kenarında gördüğü aç yavru kediye süt bulmak için uğraşan, otobüste filan ağlayan bir kadına mendil uzatan, düşeni kaldıran... ne bileyim, herhangi bir canlı için çaba gösterebilen herkesin başımın üstünde yeri var. Alttaki çocuklar gibileri çoğalsın dilerim.



Daha da ne yazayım bilemedim...