11 Şubat 2014 Salı

Yeşilçam Kötüleri


Genç illüstratör Hakan Arslan'ın işlerinden oluşan bir seri "Yeşilçam Kötüleri". Arslan'ın blogunu merka edenler varsa, hemen şurası. Yeşilçam Kötüleri ile ilgili ayrıntılı bilgiler için de şuracığa bir tık.

Çoğu bu dünyadan göçmüş, birçok Türk filminde dayak yemiş, çoğunun da adı pek bilinmeyen Yeşilçam emekçileri bu adamlar. Onları bu şekilde hatırlamak, hoş bir jest olmuş.








































 "Gastronomiyle kötülüğü aynı potada erittiği nice filmde kuzu çevirmeleri parça pinçik etmiştir." diye bahsedilen Erol Taş, "Mutlu ailelerin ocağına organik tarım bahanesiyle incir ağacı diker." dedikleri Bilal İnci ve "Onun kızı alınmaz, ihalesine girilmez, tavuğuna kışt, adamına höst denmez." denilen Hüseyin Peyda...

Eskiden Türk filmlerini izlerken  "kötü" zannettiğimiz, milletin etkilenip sokakta taşla kovaladığı adamları görünce, ileride bunların gerçeklerini neredeyse her akşam haberlerde göreceğimizi bilemezdik tabii. Daha afili, takım elbiselisinden. Hem onlar kedi de kesmezlerdi. Eskiden kötüler, müstehaklarını buluyor, esas oğlan herkesi kurtarıyordu. Şimdi o umudumuz da kalmadı pek, esas oğlandan bizi kim kurtaracak?

10 Şubat 2014 Pazartesi

Cani Can



Bir kediyi öldürdüğünü ballandıra ballandıra anlatan şu "insan"ın adı Mustafa Can Aksoy. Annesi babası ona "Can" ismini koyarken, böylesi bir cani olabileceğini öngörememiş zaar. Ama içine biraz olsun hayvan sevgisi yerleştirmeyi beceremedikleri için suçun büyük bir kısmı da onlarda. Böyle cani doğmuş olabilir mi?

Can olacak bu "insan", bir kafeden alıp sahiplendiği kediyi, yatağına pisledi diye hunharca öldürmüş. Ayrıntıları çok da yazmak istemiyorum, videosu da var ama izlemeyi yüreğim kaldırmadı. Hayvanı bıçaklayıp karnını deşmek, kuyruğundan sürüklemek, kafasına dolu damacanayla vurmak gibi iğrenç şeyler... Ve zavallı hayvan ölmüş. Can olacak "insan" da bunları yapmakla yetinmemiş, bir de kameraya çekmiş ve videoyu paylaşmış orda burda. O yüzden bence kendisinin teşhir edilmesinde beis yok, daha çabuk yakalanıp tutuklanabilir belki. Psikopat diyoruz böylelerine, içlerinden seri katil çıkıyor bazılarının. Hangi bazıları olduğu şansa kalmış.


Kendini savunamayacak bir canlıyı, küçücük bir hayvanı bu şekilde öldürüp sonra da bunları yazabilme vicdansızlığı, akıl alacak bir canilik değil gerçekten. Kafede bıraksaydın keşke, sahiplenmez olaydın. Ama kendi kendimize söylenip cık cık'lanmaktan başla şeyler de yapmak mümkün

İzmir'den Neşe Akcan, change.org'ta bu "insan"ın cezalandırılması ve hayvan hakları ihlallerinin Kabahatler Kanunu'ndan çıkarılıp suç sayılması için bir imza kampanyası başlatmış. Ben imzaladım, siz de imzalamak isterseniz link şurada. Eğer okulunun rektörlüğünü aramak isterseniz tel: (222) 239 29 79. 

Okuldan da şöyle bir açıklama gelmiş. Babasının emekli polis memuru olduğu, Bartın'da gözaltına alınıp serbest bırakıldığı haberleri de dolanıyor etrafta. Bartın ve Eskişehir'de yaşayanlar, savcılığa suç duyurusunda bulunabilir. "Ruh sağlığı bozukmuş, yazııık" deyip cezayı hak etmediğini söyleyerek acımayın, çok rica ediyorum. Bozuksa, tecrit edilerek tedavi edilmeli. Hayvanlardan bir süre uzak kalmalı. Psikopatlık, vicdansızlık; nefret suçları cezaya tabi olmalı. Kısasa kısas, şiddete şiddet demiyorum elbette. Ondan farkımız kalmaz yoksa. Ama bu tip "insan"lar da yaptıkları şiddetin cezasını kanun önünde çekmeli. O kanun bir an önce çıkmalı. Can ve Can gibiler, hakkaten çok asap bozucusunuz. Ne vicdansız, kalpsiz insanmışsınız ben anlamadım.


Meymenetsiz suratlı Can, umarım bu yaptığının cezasını çekersin. Çekmezsen de dilerim vicdanında bir yerlerde acı çekersin. Bu bir suç çünkü, "cık cık" denecek bir 'kabahat' değil. Sabah sabah, haftanın başında masama oturmuş uyanmaya çalışırken söyleyecek laf bulamadım, o derece midemi bulandırdın; insanlıktan tiksindirdin beni. İlahi ya da değil adalet varsa, başına kötü şeyler gelsin...

Not: Uzmanlar demiş.

7 Şubat 2014 Cuma

Bir umut da KAÇUV'a

KAÇUV, Kanserli Çocuklara Umut Vakfı... Belki içinizde bu vakfı bilenleriniz vardır. Ben bilmiyordum. Bugün, dostum E'nin masama bıraktığı minik beyaz bir kutu ile haberdar oldum. Kutunun içinden, üstünde kedili bir kızın olduğu şahane bir termos çıktı. 

Hem üstündeki çizime bayıldım, hem de E'nin bu hediyeyi buradan alıp kanserli çocukların tedavisine destek olması çook hoşuma gitti. Düşünceli E, cansın :) Güne şahane başladık hakkaten sayende.

Vakıf, 2000 yılında kurulmuş. "Nerede yaşam varsa, orada umut vardır" mottosuyla çıkmışlar yola. Ebeveynlerinin maddi sorunları nedeniyle kanser tedavileri aksama riski olan 0-17 yaş arasındaki çocukların tedavilerinin sürekliliğini sağlamak için, çocukları İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Onkoloji Servisi'ndeı tedavi görmekte olan aileler ve hekimlerinin bir araya gelmesiyle kurulmuş. Kanserli çocuklara ve ailelerine yol gösterecek yayınları da var.

Ayrıntılı bilgi almak isterseniz web adresleri şu, ürünlerini burada bulabilirsiniz. KAÇUV Dükkan için de adres burası. Facebook'tan takip etmeniz için de şuraya tık.

Siteden projelerini de işbirliklerini de inceleyebilir; gönüllü olabilir, bağış da yapabilirsiniz. Hem bireysel hem de kurumsal bağış kabul ediyorlar. Belki siz de kanserli bir çocuğa "Biz yendik" diyebilmesi için destek vermek istersiniz.

Bir çocuğun hayatını kurtarabilme umudu, umutların en güzeli...

 



6 Şubat 2014 Perşembe

Farewell


Philip Seymour Hoffman da göçüp gitti bu diyardan... Çıldır yolunda haberini alınca, bi sessizlik oldu camları buz tutmuş minibüste. Zalımsın 2014. Daha 46 yaşındaymış, ellilerinin ortasında sanıyordum. Şu fotoğrafta hayatın hoyrat davrandığı bir adamın bakışı var gözlerinde. Gidiş biletini kendi kesmiş, karısı ve 3 çocuğu için ne kadar korkunç...

Düşününce, birçok sevdiğim filmde o varmış. Ya da onun olduğu bir sürü filmi sevmişim. Görmüş geçirmiş adam hallerini de, pes sesiyle çılgınca bağırdığı rollerini de. The Big Lebowski, Hannibal, Red Dragon, 25th Hour, The Talented Mr. Ripley, Moneyball, Magnolia, Almost Famous, onu en son izlediğim The Boat That Rocked ve ona Oscar dahil bir sürü ödül kazandıran "Hayatımın en iyi oyunculuğunu ortaya koydum" dediği Capote.  

Hep ekranda olacakmış gibi hissettiren yetenekli oyunculardandı. Korsan Radyo'nun çılgın programcısı, kimilerinin göbekli prensi... 46 çok erkenmiş ama. Birisi sormuş; "Oscar törenlerini oğluyla izleyen adamla, aşırı doz eroinden banyosunda ölü bulunan adam aynı mı?" diye. Hayat... "Düş kurmayan insanlar terlemeyen insanlar gibidir, içlerinde bir yığın zehir birikir." demiş Truman Capote. O da belki içinde olduğunu sandığı zehirden böyle kurtuldu, kim bilir...

İnsanın her seferinde kendine sorduğu 'Ya bu adamı nerde izlemiştik?' sorusunun cevabı da onun iz bırakmayan tekniği galiba gerçekten. Bir arkadaşımın dediği gibi, yalnızca (ya da en çok) kendini dövenler kulübü... Kalp kırıcı, korkutucu, umut tüketici... Farewell.



5 Şubat 2014 Çarşamba

"Ayağımla dürttüm"

Günlerdir yüreğimiz ağzımızda ulaşabildiğimiz her kanaldan takip ediyoruz Eskişehir'de "güvenlik" nedeniyle yapılamayıp da Kayseri'de görülmeye başlanan, 19'unda dövüle dövüle öldürülen Ali İsmail'in davasını. Tüylerimiz diken diken okuyoruz, izliyoruz olanları. İnsanın içi  liğme liğme oluyor. Annesi-babası nasıl dayanıyor, akıl alacak gibi değil.

Annesinin elinde oğlunun fotoğrafı, mahkemede "Gözlerimin içine bak. Annenin yüzüne nasıl bakıyorsun?" sorusu, babasının daha fazla dayanamayıp bayılması... Bu insanlara bu acı reva mıdır yahu? Gencecik yaşında sizden çalınan  oğlunuz için "Ayağımla dürttüm" derse biri gözünüzün önünde, ne hissedersiniz?


www.diken.com.tr
Taksim'de, Kadıköy'de, sokakta, kitapçıda, kafede... kısacası 5 dakika önce, sonra ya da şu an yanınızda görebileceğimiz bir çocuktu Ali İsmail. Belki sevdiği grubun CD'sini sizinle aynı raftan seçen, kitap kuyruğunda hemen önünüzde sabırsızca bekleyen, arada gittiğiniz o büfede dilli kaşarlı tostla ayaküstü karnını doyuran... Müzik dinleyen, ders çalışan, arkadaşlarıyla eğlenen, ağaçlara tırmanan, annesiyle babasının kuzusu... Hepimiz gibi biri işte. Kardeşimiz, karşı komşumuzun oğlu, kuzenimiz de olabilirdi. 

Annesinin dediği şu cümleyi o "dürttüm" diyen adama söylemek lazım duymadıysa: "Keşke çekip vursalardı oğlumu, böyle çok acı çekti." O kadar hırpalanıp canı yandıktan sonra, evladının bir anda dan diye ölmesine razı olmuş bir annenin hissettiklerini anlamanız mümkün mü acaba?Hakkaten merak ediyor insan, geceleri başınıza yastığa nasıl koyuyorsunuz, acımasızca vurduğunuz o anlar geçmiyor mu bir an olsun gözlerinizin önünden?

Çok acayip yerlere, "marjinal" hallere çekilmeye, "Küfretme dedik dinlemedi"lere geliyor bu uzayan lastik. Kenarından kemirilen adalet duygumuz, vicdanımız için gözümüz kulağımız orada. Annesinin babasının yüreği biraz olsun soğusun, Ali İsmail'in ruhu huzur bulsun diye bekliyoruz. Çok şey de istemiyoruz bence. Ananem televizyonda filan görünce cinayet haberlerini "Çekip vurmayı anlarım ama bıçaklamayı aklım almıyor!" der hep. Benim de döve döve öldürmeyi aklım almıyor bir  türlü, düşün dur delirecek gibi oluyorum. Bugün Kartal Adliyesi'ndeki Mehmet Ayvalıtaş davasında, anneannesi "Bunun hesabını kim verecek?" diye haykırdı. Kim verecek sahi? Hem torununu hem evladını yitirmiş bir kadın daha ne desin?

Hayat dolu bu fotoğrafları görünce kızarıp sulanan gözlerini bir yerlere çeviremeyen bizlerin bir şeylere inancı kalabilse... Bazı şeylerden sıyrılması bu kadar da kolay olmasa? 19 yaşından daha uzun yaşayabilse çocuklar. Olmaz mı?