25 Mayıs 2011 Çarşamba

Tutunamayanlar


Kıymet bilmez ve paragöz hoyrat tavır, her yerde iç acıtıcı. Emek Sineması için yapılan onca gösteriye rağmen, tarihi değeri olan kültürel alanları alışveriş merkezi öğütücüsüne kaptırmak, sinir bozucu. Geri gelmiyor hiçbiri. Fotoğraflarda kalıyor o zarif halleri.

İnsanların bitmeyen bir yiyicilikle doldurduğu, yazın serin, kışın sıcak diye kalabalığa boğduğu alışveriş merkezleri için değer mi bunlara?

İstiklal'deki birçok kitapçının çorapçı-doncu olması kadar sevimsiz bir durum bu, dağ-taş AVM oldu yahu!

Pınar Öğünç'ün bir yazısını okudum bugün, içim acıdı. Yukarıdakine benzer bir hoyratlığa parmak basmış. Yurtdışında görüp de özendiğimiz, ama bizde bir türlü gerçekleştirlemeyen bir şeyi anlatmış. Misal ben Tezer Özlü nasıl bir evde yaşamış, o iç acıtan şeyleri nasıl bir yerde yazmış, o da Moleskine ve Lamy sever miymiş; Yusuf Atılgan aylaklığı yazarken yamacında kül tablası durur muymuş, merak ederim.

Yazarlarımızın, ressamlarımızın yaşadığı, önemli eserlerini ürettiği, soluk alıp verdikleri evleri yaşatmak yerine apartmana dönüştüren bir milletiz işte. Altına imza atacağım satırlara bırakayım sözü. Hay eline sağlık Pınar!

Oğuz Atay'ın evi de tutunamadı

"Aslında bunun edebiyatla hiç ilgisi yok. Ama vesilesini bulduğunuzda sevdiğiniz bir yazarın kişisel eşyalarını görmenin edebi bir yanı vardır. Çünkü tanıdığınız, en azından tanıdığınızı sandığınız insana dair hikâyeler kurmanızı sağlar. Kabı nasıl defterler tercih ettiği, hangi tür kalemle, nasıl bir daktiloyla yazdığı, ‘giriş’i içinizde duran bir öyküye şahsi ‘gelişme’ler eklemenizi sağlar. Hakikatle ilgisi var mıdır bunun? Edebiyat kadar işte…

Bizim memleketimizde sayısı fazla değildir, pasaportumuzla gittiğimiz ülkelerde görürüz daha çok. Yıllar, hatta yüzyıllar öncesinde yaşamış yazarların, şairlerin, sanatçıların müzeleştirilmiş evlerini gezersiniz. O esnada kesilmiş biletlerle, kimi girilmez ve dokunulmaz işaretleriyle ve belki bir turistik/didaktik faaliyeti daha ellerindeki listeden silenlerin mekândaki varlığıyla içiniz bir nebze bulansa da, o şahsa alakanız derecesinde saf bir edebi yolculuk yine sizi bekler. Her tür müzede aynalar beni fena eder; çok karıştırır kafamı.

Bir de evin içi kadar dışı vardır. Pencereden bakınca görünen… Değişim ivmesi düşük şehirlerde, işte o yazarla, o sanatçıyla aynı köşe başına, günün aynı saatlerinde aynı ağacın gölgesine bakma ihtimali vardır. Bu düşük ihtimaldir zaten iyi gelen insana.

* * *
Bir adres vereyim: Beyoğlu’nda, bir kez daha ‘Fransızlaştırılmış’ Cezayir Sokağı’nın üst başında, kıvrılsanız sizi Tophane’ye bırakacak Hayriye Caddesi. Numara 9, kat 2. Burası Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ı yazdığı yer. 1968’de büyük aşkı Sevin Seydi’yle paylaştığı daire.

Yıldız Ecevit, İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Ben Buradayım...’ (Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası) kitabında, ‘Tutunamayanlar’ın Türkiye edebiyatı tarihinde nerelere tutunduğunun tahliline bu apartman dairesinden başlar. Hatta kitapta bu apartmanın bir de fotoğrafı vardır. Tıpkı Atay’ın, ilişkilerinin sona ermesi ve Seydi’nin Londra’ya gidişiyle geçtiği yine Beyoğlu’ndaki diğer ev gibi… Yeniçarşı Caddesi’nde 52 numaralı apartmanın dördüncü katı, Atay’ın bu ayrılığın travmasını unutmak için kendini tamamen eski model daktilosuna verdiği ve ‘Tehlikeli Oyunlar’ı yazdığı yerdir. ‘Hayatımım en kötü dönemi’ diye kendisi söyler.

* * *


Şimdi neden durup dururken bu Oğuz Atay’ın evleri bahsini açtım? Fotoğrafta gördüğünüz, ‘Tutunamayanlar’ın yazıldığı o binadan bir süredir balyoz sesleri geliyor. İçerisi tamamen boş, muhtemelen tamamen yıkılacak. Yerine en azından üç beş kat fazlasıyla, daire ederlerinin üç beş kez katlandığı havalı bir bina yükselecek.

İçini hiç görmüşlüğüm yok. Turgut Özben’i, Selim Işık’ın peşinde koştururken Oğuz Atay’ın yazı masasını koyduğu o oda ve arada o pencerenin önünde sokağa bakarak yaktığı sigaralar, hususi bir romantizm yaratıyor; her gün onlarcası yıkılan eski apartmanlardan daha fazla dokunuyor insana. Ama o kadar da değil.

İstanbul, lüks ve hijyenik yığınlarla siteleşerek, insansız düşünülmüş, çirkin ve tektip bloklarla TOKİ’leşerek büyürken, bildiğimiz şehir merkezi ise, 60’lı, 70’li yılların sapasağlam apartmanlarının sadece iki kat fazla yükselebilmek için dümdüz edilmesiyle birlikte tarihsizleşiyor. Şehrin dört bir yanında kimi apartmanlarda akşamları bir dairede toplanan ‘kat malikleri’, müteahhite versek mi oylamaları yapıyor. Bir verip iki alınmıyorsa bile, bu vesileyle salon biraz daha genişleyebilir, mutfak yenilenebilir, ebeveyn banyosu bile eklenebilir.

Kim kimi suçlayabilir? Siz soktunuz insanların içine zehri.
Bat dünya bat."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder