31 Mayıs 2010 Pazartesi

Monday bloody monday

Bugün işten eve gelince, yürüyüşe başlamaya karar verdim. Yeniden. Birkaç ay öncesindeki gibi. Sabahları yürüyemiyordum madem, ben de akşamları yürürdüm. Ama sıcaktan soluklanmak için kanepeye uzanmamla birlikte, bütün enerji ve kararlılığım uykuyla gevşekliğe yenik düştü. Hipnotize edici bir etkisi var sanırım kanepemin. Tanıdığım biri ona "depresyon kanepesi" demişti, "aylaklık kanepesi" olarak güncelliyorum. Bütün gün ofisteki TV'den haberleri izledim desem yeridir. Dehşetle izledim olanları... Bu nasıl bir çığrından çıkmışlık ve gözü dönmüşlüktür? Bu barbarlık korkutucu... İlk 3 tepki de pek acayipti hani: "Üzüldük", "Aa şaşırdık", "Şoke olduk". Tüm diyeceğiniz bu mu?

Televizyondaki filmde insanlardan nefret eden, kimseyle insancıl bir ilişki kurmayan bir adam var. Diş hekimi. Huysuzun, uyuzun, tahammülsüzün teki. Kaba, sevimsiz. Haliyle yalnız. Evde onu bekleyen tek şey, terliğiyle yan yana duran ve özenle katlanmış pijamaları ile çözülmeyi bekleyen bulmacası. Kabızın teki üstelik. Her iki anlamda. Ama müshil, kalbinde kıçındaki kadar etkili değil. İnsanlarla iletişim kurarsa ondan bir şey isterler diye ödü patlıyor. Tipik hayaletli, sonradan doğru yolu bulmalı, iyi insana dönüşmeli bir film işte... "İyi olalım, birbirimizi sevelim." Niye mi izliyorum peki? "Ezel", "Türk Malı", "Arka Sokaklar" ya da "Chuck" izleyesim yok da ondan.

Sonra Facebook'a bir bakayım dedim, tanımadığım birisi mesaj atıp benimle arkadaş olmak istediğini söylemiş. Fotoğrafım, karakterim ve olgunluğum konusunda cesaret vermiş ona. Neden böyle bir his uyandırmışım anlamadım, kabalık etmemek için de hiçbir şey demedim. "Allah allah, şaka herhalde" deyip geçtim. Tanımadığı birine böyle bir şey söylemek tuhaf değil mi? Bence tuhaf... Hatta çaresizce, ne bileyim, üzüldüm şimdi adama iyi mi?


Bu fotoğraftaki maymunun bakışı... Suratındaki o bakış, korkmuş, "Napacaksınız bana?" diyen bakışı içimi burktu... Hayvanları sadece deneylerde kullanmaktan bahsetmiş birisi. "Hayvanlar deney için yaratıldı." demiş Malezyalı bir bakan. Halt etmiş!

30 Mayıs 2010 Pazar

Pazar Kafka'sı

Kafka'nın "Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler"inden: (Perec'in 'Uyuyan Adam'ının açılış epigrafı)

"Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde"

Bekleyelim bakalım...

Perec'leme



Buraya George Perec'ten bir şeyler alıntıladım sanıyordum. Alıntılamamışım, alıntıladıysam da bulamadım. Değişik bir yazar, Oulipo akımından. Kendisini severim, çoğu kitabını da okudum. Tekrar oluyorsa da, olsun. Yalnızlığı, dışlanmışlığı ve varoluş sancısını iyi anlattığını düşünüyorum.

"Uyuyan Adam" (un homme qui dort)da şöyle buyurmuş kendisi:

"... Ne kimseyi görme, ne de konuşma, düşünme, dışarı çıkma, yerinden kımıldama isteği duyuyorsun. Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini, şaşırmadan keşfediyorsun. İlerlemekten vazgeçtin, ama zaten ilerlemiyordun ki, yeniden yola çıkmıyorsun, vardın sen, daha uzağa gidip de ne yapacağını kestiremiyorsun..."


"... Bir şeyler kırılıyordu, bir şeyler kırıldı. Kendini -nasıl demeli?- dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor. (...) 

İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp atılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların, o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu"

Sütlü Nuriye ofiste

Böyle bir haber okudum gazetede, başıma güneş geçti de yanlış görüyorum ya da bir tür fıkra filan sandım. 

Mısır'ın en prestijli (!) üniversitesi sayılan El Ezher Üniversitesi'nin Hadis Bölümü Başkanı Prof. Dr. İzzat Atiya, işyerinde kadınların tacize uğramaması için süpersonik bir çözüm bulmuş! Alkışlanası, hatta eli bırakıp ayakla alkışlanası bir çözüm hem de!

Şöyle bir fetva vermiş kendisi, eğer kadın işyerindeki erkekleri emzirirse akrabaya dönüşürler, kadın da tacize uğramaktan kurtulur! Çünkü süt hısımlığı diye bir şey varmış, erkek sütünü içtiği kadınla evlenemiyormuş. Kardeş olmasalar da, aynı kadından süt emenler de evlenemiyormuş. O başka mevzu. Ama bu? E ama yuh be kardeşim!

 Ya hocam sen ne mübarek bir insanmışsın meğer! Kadın iş arkadaşı adamı 5 kere emzirecekmiş bir de, 1 kez yetmez demek, sayılmaz! "Cok cok" efekti ise şart! Bu adam görevinin başındaysa ve daha önceden lafı dinliyor idiyse, daha da diyecek lafım yok! Ödül gibi! "Saime abla, bi emzirsen de dünya ahret bacım olsan! Benim gözüm-elim rahat durmuyor, senin süt bozuk ondan!"

Pazaaar


Pazar kahvaltısı dediğin böyle bir şey olmalı esteban. Ama en mühimi, mönüye dost muhabbeti de dahil olmalı.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Pisboğaz


 

Hayatta her şey, Vedat Milor'un kuru fasülye tarifi gibi olmuyor işte. Hem çiğ değil helmeli, hem iyi pişmiş ama ezilmemiş, hem de tereyağlı. Olmuyor ki, bir şeyler hep eksik kalıyor.

Mutfakta, Edirne'ye giden arkadaşlara ısmarladığım bademli un kurabiyesiyle bazem ezmesi var. "Aklımda duracaklarına midemde dursunlar" diyor, Bihter'e bakan Behlül gibi bakıyorum kutularına. Sanırım hepsini bitirip rahatlayacağım. Oh be! 

Hafta sonu can sıkıcı olunca yeme haddim artıyor, 1 paket Beypazarı kurusuyla 1 lt ayran içerek kendi rekorumu kırıyorum bazen. Eve tartı almamamın bir sebebi var herhalde, ama pantolonlar yalan söylemez esteban, acı gerçeği göbeğine göbeğine haykırır!

Gudik hafta sonu


Hafta sonu müzik kanallarını açmamak lazım. Bir yanda bir türlü sevemediğim acayip şey Lady Gaga, bir yanda onun çakması ve klibinde bir sürü kadının ellediği Hande Yener, sonracııma "Seksi klibi için tıklayınız" kervanına katılıp iyi eğitimli aktivist çocuklardan "Bizim kliplerde de güzel kızlar olsun" diyerek değişik bir açılıma giden Mor ve Ötesi, sesinden de acayip görüntüsünden de hoşlanmadığım Hayko Cepkin, "Oh Bodrum'daki domestik hayatım ve yeni kilolarımla mutluyum" deyip Terkos Gölü'ne çimmeye giren Özlem Tekin... Yaşlanan sadece ben değilim anlaşılan. 

Afyon Caz Festivali 10. yaşını kutlamış. Mucize diye bakılan bir şey gerçekleşmiş. Tutmaz denen fidan tutmuş, ağaç olmuş. Ne güzel... 

Çok acayip, durduk yere taa yıllar öncesine gittim. İlkokul 1'deyken, Bursa'da apartmandaki (lojmandaki) çocuklarla çıkardığım gazete geldi aklıma. Lojman çocuklarıydık, babalarımız meslektaş, annelerimiz ise gün arkadaşı. 

Yaşını deli gibi saklayan, her yanına kelebekli tokalar, iğneler takan, "Fularsız çıkmam" diyen Nilüfer Teyze, sonra sahibinin dedikodusu yapılınca anlayıp delice havlayan ve kötü konuşan kişiyi kovalayan fino cinsi köpeğin sahibi teyze (ki kocasından bahsederken köpeğine "Baban geldi" derdi, adam da kendi tarağıyla tarardı köpeğin tüylerini), oyundan eve geç kalınca gizlendiğim odunluk, top oynadığımız ve apartman içindeki küçük bahçe (çıkış kapısı yanlışlıkla kapanırsa mahsur kalırdık), oyun alanlarımız olan ve çatısından bir diğerine geçtiğimiz koca teraslar (iki bloktu lojman) ve saklambaç oynadığımız, bulduğum yavru kedileri sakladığım apartmanın altındaki dev kömürlük...

Apartmandan, mahalleden, okuldan haberler olurdu gazetede. Hiç düşünmemiştim o zamandan bu mesleği kafama koyduğumu. Yayın toplantılarını terasta yapardık. Genel yayın yönetmeni bendim, sonra babamın tayini Afyon'a çıkınca gazete de bitti. Adını ne koymuştuk acaba, keşke bir örnek saklasaymışım. El yazısıyla hazırlayıp fotokopiyle çoğaltırdık. Afyon Caz Festivali kafama neleri üşüştürdü! Napıyordur acaba gazete kadrom? Evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır hepsi. Sıkıcı işlerde çalışıyorlardır. Büyümekle kalmamış yaşlanmış, şişmanlamışlardır. Ondan sonra koptuk, naptılar kim bilir?

Televizyonda F1, Roland Garros, saçma diziler... Stresle baş etmeyi sağlayan istiridye belgeseli. Çiğ çiğ yenir mi be o, ıyy! Ben gidip bi tost yapayım kendime, bir de DVD koyayım makineye, akabinde kanepemi çökertmeye devam edeyim... Hava güzel, sen kaç kendini kurtar esteban. Gerçi perdeyi açıp şöyle bir baktım da, öyle parlak bir güneş yerine boz bir hava var.

28 Mayıs 2010 Cuma

Wonderful life

Sahi bir Black vardı, noldu ona? Çikolata renkli değil, soluk benizliydi. Lakin ben severdim kendisini. Hey gidi, parça '87'de çıkmış. 23 yıl önce! Pop Saati ruhu ve Erkan Konuk kaçtı içime! Life wonderful mu peki gerçekten? Şüphelerim var.

Kadının şanslısı, hayatta kalanı

Gökyüzünde nefis bir dolunay var. Evet var, balkondan gördüm. Yatsam mı yatmasam mı diye düşünürken, televizyondaki kayıp mirkete üzülürken gördüğüm bir şeyden aklıma kadınlar geldi. Bir yanda, bu kadar işsiz varken hiçbir işe yaramadığı halde çemkirip durduğu işyerinde çalışan, altında arabasıyla işe gelen, ailesinin yanında mutlu mesut yaşayan ve hayatı öyle sanan şımarıklar; bir de saçma sapan nedenlerle evinden, canından olanlar... Akşam yemeğini geç hazırladı, çalıştı, evden dışarı çıktı, sevgilisiyle el ele dolaştı diye dayak yiyip öldürülen kadınlar... İnsanın aklı almıyor, içi acıyor, diyecek laf bulamıyor. İkisi de kadın, ikisi de insan. Hayatta kalıp kalmamaları şansa mı bağlı, yoksa etraflarındaki cani ruhlu, şiddetle dolu bazı erkeklere mi?

Mor Çatı ve TBWA işbirliği yaparak bazı açık hava reklamları hazırlamış. Malzemelere yapılan ve gizli kamerayla çekilen görüntülerdeki muamele bile her şeyi anlatıyor! Bazılarının kadının kartonuna bile tahammülü yok! Nasıl bir nefret, nasıl bir tahammülsüzlük, anlamak mümkün değil! Dublaj yapılsa laflar belli: "Kırarım bacağını!" "Al sana özgürlük!"

Nerede o eski cumalar


Rutine bağladım, tek kaçış yolu olarak da sıkıcı şeylerden uzaklaştıracak güzel filmler izleyesim var. "The Fall" gibi dev ekranda gördüğümde büyüleneceğim, "V for Vendetta" gibi "Vaay, biraderler yapmış" diyeceğim,  "Garden State" gibi gülümseyerek izleyeceğim, "The Big Lebowski" gibi canım sıkıldıkça seyredeceğim filmler izlemek istiyorum. Son zamanlarda izlediğim iki eğlencelik "The Hangover" ile "500 Days of Summer"dı galiba. Eskisi gibi güzel film mi çekilmiyor yoksa benim mi dünyadan haberim yok ya da "Ah nerede o eski filmler" diyen bir haminne mi oldum?

Diyorum ya rutine bağladım, freni patlamış kamyon gibi yokuş aşağı gidiyorum. İşin fenası, enerji kalmadı bünyede. Yeni maskem, çalışan, çok çalışan kız... Annemin gülerek dediği gibi, babetli iş kadını. Bugün topuklu giydim gerçi, lakin canım çıktı, kırık bilek isyan etti. Evet, işyerinde delice çalışan, tırnaklarını çıkarmış "iş arkadaşları"nın tırnaklarını sökemeyeceğini anlayınca da kendi tırnaklarını çıkaran (Catfight başlasın!), Amazon olmaya zorlanan, evine taşıdığı son enerji kırıntısıyla kanepesine uzanan... Kitap okuyamadığı, sahil yürüyüşlerini yapamadığı için kendine sinir olan, arkadaşlarını özleyen, televizyonun karşısında sızan ve her günü böyle geçecek diye korkup bir yandan da her şeye üşenen... Şefi "Sen ne zaman bir şey yazacaksın? Kalemin kuvvetli, yaşlanmayı mı bekliyorsun?" dediğinde nezaket gösterdiğini düşünüp sıkılan... 

Yaşlandım hakkaten be! Hah, TRT'de "Mirket Ailesi" belgeseli. Bayılırım mirketlere! Gördüğüm en komik hayvan! (Üstte bahsi geçen kız, kartal tarafından yakalanan mirket ve onu koruyamayıp "mıyk" sesi çıkarmaktan başka bir şey yapamayan abi mirket için de ağlamak üzere lakin, hakkaten fena oldum be, amaaan!) Kameraman, hayvanlar aç, annesi bile yavrusundan yemek esirgiyor, versenize ordan iki lokma bir şey!


Sahi ne oldu böyle? Eskiden yazmayı severdim ben. Hep bununla ilgili bir iş yapmak istedim, e yaptım da. Peki gerisi? Of, bilmiyorum. Bir cuma akşamı rastladım sana esteban, yorgunum.

23 Mayıs 2010 Pazar

Nefes almak üzerine

Hayatta bazen nefes almakta zorlandığın anlar oluyor. Görülmek, duyulmak, konuşmak bile istemediğin, deniz minaresi gibi tamamen kendi içine kaçtığın, duvarlarına yeni tuğlalar ekleyip yükselttiğin... Anlamakta ve anlaşılmakta zorlandığın anlar; eski neşeni özlediğin, dostlarla güzel anıları hatırlayıp acı acı gülümsediğin anlar... Yazmak bile gelmiyor bazen içinden, her şeyi yırtıp fırlatmak istediğin sıkıntılı zamanlar... Tam düşüyorum derken, bir şeyin seni tuttuğunu hissediyorsun. Bir rüzgar çıkıyor ve dağılıyor kasvet sanki. Bazen eski bir dost oluyor bu, bazen de annen; kimse yoksa eğer, bir süre sonra mecburen sen...

Kendin dahil insanlardan fazla birşey beklememek gerekiyor galiba. Bunca kırgınlıktan, ıssızlıktan, uzaklıktan geriye kalan bu... Yaş ilerledikçe öğrendiğin tek şey bu; kırıla döküle, eksile çoğala yola devam etmek gerektiği... Arkana bakıp durdukça eline bir şey geçmiyor. Avcunda kalanlara bakıyorsun, kalanlar da kayıp gitmesin diye çabalamaya çalışıyorsun, sonra... Bazen ona da boşveriyorsun. Bazıları da diyor ki; hayat nefes aldığın değil, nefesini kesen anlardan oluşur.  Kim bilir?

Haftanın sonu

Oh be esteban, kapıyı anahtarla açmak yerine zili çalmak ve sevdiğin birinin güler yüzle seni kapıda karşılaması ne güzel şeymiş yahu! (Dur, hemen romantik hayaller kurma!)  Sonracıma o kapıdan dışarı mis yemek kokuları taşmaz mı! Evet, annem burda ve ben çok mesudum!
 
Güzel bir hafta sonuydu. Özellikle dünkü Büyükada ve bugünkü kahvaltı kısmı... 

Ezcümle, zupa wochenende :)

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Evde gençlik ve spor bayramı kutlamaları

Bugün Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, kutlu olsun. Ayrıca bugün işe başlayalı tam 1 ay olmuş. Zaman çabuk geçiyor. Lakin evden market alışverişi dışında çıkmayı düşünmüyorum. Zira evi toparlayıp ütü yapmam ve bir şeyler alıp yemek pişirmem gerekiyor esteban. Aklımda enginar var, hadi hayırlısı... O kadar zor geldi ki kalkmak, 1 gibi sökebildim kendimi yataktan. 23 Nisan'da bir arkadaşın doğumgünüydü, trafikten gidememiştim; bugün de bir başkasının. Ama bir yere çıkacağımı hiç sanmıyorum, zaten akşama annem geliyor. Evi temizlemek elzem yani!

Dream TV'de Black Sabbath ve Dio şarkıları, vay vay... Duygulandım. Güle güle Ronnie...
Vee işte Holy Diver! İnsan hafızası ne acayip. Bir koku ya da bir şarkı bir anda yıllar öncesine götürüyor. Görüntüsü, sesleri, her şeyiyle... Şu anda, tam şu anda İzmir'e, 1994-1995 yıllarına, Kordon'daki Rainbow günlerine gittim. Uzun, gür saçlar, eğlenceli Cumartesiler, insanla dolu Kordon bankları, tıklım tıklım ama herkesin tanıdık olduğu Rainbow ve Denizatı, çalan enfes şarkılar, tasasız gibi görünen ergenlik günleri... 

Lakabı Rush olan bir adam vardı mesela, adı Raşit'ti galiba, Hukuk okuyordu ve iki eli de kancaydı. Ağır abiydi, tuhaf bir karizması ve ürkütücü bir yanı vardı. Yıllar sonra İstanbul'da rastladım ona, kafamda yer etmiş demek. Düşünüyorum da, daha mı hafifti bir şeyler o zaman, daha mı çok arkadaşımız vardı, daha mı gamsız ve neşeliydik, daha mı mutluyduk acaba?

Gazetedeki şu haber beni güldürdü.
Hayatımda hiç yapboz, puzzle neyse işte, yapmadım. Hiç o kadar sabrım olmadı. Hele aylarca o ortada duracak darmadağın filan, bir tek parça için kıvranacağım, hiç dayanamam. Adamcağız 8 yıl uğraşmış, bir parça eksik kalmış. O seri artık üretilmiyormuş da, yazık...

Eskiden ders çalışmamak ya da ders çalışmayı geciktirmek için bir sürü oyalanma taktiği icat etmem gibi,  şimdi  aynı şeyi ütü yapmamak için yapıyorum. Geciktirmek için uğraşsam da kaçış yok!

Holy Dio

Dio, Deep Purple, Rainbow, Black Sabbath... Hepsinin ortak noktası artık yok. Ronald James Padovano, Ronnie James Dio ya da Holy Dio'nun anısına, sevdiğim bir parçasıyla bitireyim sallanan salıyı... 



Eski günleri güzel yapanlardan biri daha gitti. Sonisphere'de canlı izleme hayali de böylece söndü.


Ve Kordon'daki eski Rainbow günlerinin hatırına:



Şarkıların hepsi beynime üşüştü iyi mi!

18 Mayıs 2010 Salı

Kendine güvenin tavan yaptığı replik

"Dude, i'm Chuck Bass, even Europeans must know what the means"

Hey allahım bize de böyle bir özgüven nasip eyle, ama kafası ve egosu boyundan büyük Chuck Bass kadar olması mümkün mü, değil!

Son ütücü aranıyor

Kurumsal işyerlerinin kasan kısmı nedir? Bence spor ayakkabıyla kotu yasaklamaları. Kıyafet, şekil şemal kısmına fazla takılmaları. Misal eski bir işyerimde açık ayakkabı da yasaktı patronun fetişi, daha doğrusu pedikürsüz ayak fobisi yüzünden, yazın iyice kabus oluyordu. Millet de eşek değil, toynakları yerden kıvılcım çıkarır halde gelmez işe herhalde, iğrençliğin lüzumu yok! Al sana özel sektör, keyif adamın değil mi kardeşim, isterse paletle gel der! Aynı adamın karısı, "Bu grafiker çok çirkin, arka tarafa otursun" demişti de, limonatanın pipeti ağzımdan düşmüştü! Bu kadar şekilciliğe pes, bu nasıl laf yahu, iğrençten de öte! Bunu söyleyen de sanırsın Monica Belluci! Herkes tek tip olsun, beyaz gömlek siyah pantolonla gezsin penguen gibi; bu mu prezantabl olmak? Öf, çok sıkıcı!


Neredeyse spor ayakkabıdan başka bir şey giymeyen biri için (bkz ben) kabustur bu spor ayakkabı yasağı. Babet ve kumaş pantolon alışverişi zahmetlidir, adamı yorar, kredi kartı ekstresini katlar. Zira daha fenası, işin bir de ütü kısmı vardır. Aynı kumaş pantolon iki gün üst üste giyilmez, hemen buruşur, diz yapar. İlla ütü gerekir. Ki ütü yapmaktan da nefret ederim! İnce çorapla, file çorapla ya da çorapsız giyilen babetler ise ayağı illa ki vurur, yarabantlarıyla ayaklıktan çıkar zavallı! Ne eziyet yarebbim! Servise sabahın köründe (7) binmek dışında en mühim derdim bu. Kotlarımı özledim. Yaz sıcağında ütü yapmak işkence gibi! 

"Ne yani, derdin bu mu?" demeyin, bu da bir dert. Pantolon çizgisi tutturmaya çalışmak diye bir şey var hayatta esteban ve çift olmayacak, cık, lütfen!

Sakin salı

Bugün sakin bir gün olsun istiyorum. Bir de sevdiğim çarşamba günlerinin yarınki gibi hep tatil olmasını istiyorum, tam hafta ortası, şahane. 2 gün çalışsak, 1 gün mola, sonra 2 gün daha iş, sonra hafta sonu. Şahane değil mi?

Sakinlik, sükunet, huzur... Sahil, güneş, yeşil çimler...



Lou Andreas Salome için sevgilisi Rilke şunları yazmış: (Ki Salome Nietzsche ve Freud'un da sevgilisiydi, entelektüel femme fatale)


"Gözlerimi çıkar, seni görebilirim / Kulaklarımı tıka, seni duyabilirim / Ayaklarım olmadan sana kadar yürüyebilirim / Dudaklarım olmadan bile seni çağırabilirim / Kollarımı kes, seni tutabilirim / Bir el gibi yüreğimle kalbimi çıkar al, beynim çarpar / Eğer beynimi ateşe verirsen / Seni kanımda taşırım"

"Vay anasını sayın seyirciler" diyorum o şaşkın spiker gibi...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Aman ne komik



Futbolla pek ilgilenmiyorum. Sevmiyorum yani. Çok da eleştirildim bu konuda ama elden ne gelir? Sıkıcı olabilir ama, dürüstçe belirtmem gerekirse durum bu. Basketbol seviyorum ben. Hayatımda izlediğim futbol maçı sayılıdır. 2 yıl önceki Çek Cumhuriyeti-TR maçı mesela, ki evde alçımla yatıyordum, bir de Barça-Real Madrid maçları. Çünkü ikincisinden futboldan hazetmeyen ben bile keyif alıyorum. İzleyeceksem iyisini izleyeyim bari, diyorum. Lig maçlarını futbol sananlar kusura bakmasın. 

Ha bir de genel olarak kuaförlere gıcığım. Genelde "Çok kesme, acık ucundan" dersiniz, makası kökleyip ibişe çevirirler; "Azıcık kat ver" dersiniz, didik didik edip 80'lerin Hülya Avşar'ıyla kaleci Rüştü karması bir şey yaparlar! Rüştü diyorum Rüştüü! Bir gün makasla kuaför kesen seri manyağın biri olacağım. Ya da topuğa kadar uzatacağım saçları. Daha önce de sırtın ortasına gelmiş saçlarımın ucundan aldırmaya gitmiştim, herif enseden makası vurunca tansiyon filan kalmamıştı bende. Bi kere de dediğimi yapın bi be!

Rüştü'yü bırakıp dönelim futbola... İki gündür de facebook, twitter, sözlük, msn, ofis, otobüs, servis, sokak, apartman... her yerde aynı geyik, aynı bayık espriler, laf sokmalar, saçma küfürler... FB, Bursa muhabbeti. Bir anda herkes her şeyi unuttu. Ne Baykal kaldı, ne göçük, ne işsizlik... Millet geçici bir unutkanlık hatta zihin kaybı yaşıyor sanki. Akılları kamaştı, koskoca insanlar kendini şaşırdı! İnternet şakaları ise komik bile değil, yaratıcı sanıyorlarsa eğer, değil; çoğu zevzekçe. Gerçekten çok sıkıldım. Millet futbol yüzünden seviyesizleşmeye, eblehleşmeye, iğrenç espriler yapmaya, hırsını birilerinden almaya amma hazırmış. Bi zahmet benden uzak durun. Bana uzak, çimlere yakın... 

Hadi bakim, keserim bak topunuzu! (Kaptın mı burdaki çift anlamı esteban?)

16 Mayıs 2010 Pazar

Bilmek ve istemek üzerine

100. yazı, hayatta ne istediğini bilenler için gelsin. Onlara hep hayranlık duydum, ama asla onlardan biri olamadım. Sanırım. Hayatta hedefleri olan ve bu hedeflere ulaşmak için elinden geleni yapan insanlara saygım sonsuz. Bu bilinçli çaba, eminim azim ve iradeyle birleşip mutluluğu getiriyordur. Belki hedeflerim olmadığı için hırslı ve belki bu yüzden de mutlu değilimdir. Yani bazen olmuyor, olamıyor. 

Geçenlerde bir arkadaşım, 40 yaşına geldiğinde çocukları ve mutlu bir ailesinin, bir de birilerine istihdam sağladığı bir işinin olmasını istediğini söyledi. Ne istediğini biliyor. Bir amacı, hedefi, hayali var. Adı ne olursa olsun... 40 yaşının fotoğrafını az-çok çekmiş kafasında ve o yolda ilerlemek istiyor. Benim zihnimde ise hiçbir fotoğraf yok geleceğe dair. Kafamın içi bomboş sanki. O anlatırken düşündüm, ben ne yapmak istiyorum? Hayalim/amacım/hedefim var mı, varsa ne? Onun o tutkuyla anlatışı hoşuma gitti, bir yandan da düşündürdü. Epeyce hem de. Bir diğeri borsacılık kariyerini bıraktı Milano'da moda okumaya gitti, şimdi spikerlik eğitimi alıp o yönde ilerliyor; bir başkası da işi bırakıp Barcelona'ya gitti İngilizce öğretmenliği yapmaya, öbürü 1 yıl Brezilya'da yaşamak için para biriktiriyor. Yurtdışı olması şart değil, sadece bir yerde rutini kırmak gerekiyor; bir şeyler yaparak müdahale etmek, su birikintisindeki minik çöp gibi sürüklenmekten öte bir şey yapmak... Birkaçı evlendi, çocuk yaptı. Bense annemin "Bu son işinden emekli olursun inşallah" lafına "Yok artık, daha neler!" demekten başka bir şey yapamıyorum. Bu yetmez, fazlası gerek. Ötesi çok sıkıcı, aynı yerde 20 sene çalışmak mı? Yo dostum yoo! Hayat o kadar uzun değil.

Evlenmek istiyor muyum, çocuklarım olsun istiyor muyum, nasıl bir iş yapmak istiyorum, her şeyi bırakıp gidecek cesaret ve gücüm var mı; bir şeyleri gerçekten tutkuyla yapmak istiyor muyum? Ben ne istiyorum? Bilmiyorum... Her şey istemekle olmuyor, onu da biliyorum. Ama ben ileriyi, geleceği düşünmüyorum galiba. Bir şey kurgulamadığım için de bir yön çiz(e)miyorum. Saldım gitti. Lisedeyken ne istediğimi, ne yapmak istediğimi biliyordum ve inat ettim istediğim bölümü de kazandım. Hatta iki ayrı okulu... İstediğim şehre geldim. İstediğim işleri yaptım bir süre. Ama ondan sonra ipin ucunu bıraktım, çabalamaktan yoruldum belki de. Her şey okul ya da iş miydi? Hayır değil, ama ben ötesini göremiyorum, sanki film bir yerde kopacakmış gibi geliyor. Bir şeyin içini doldurduğum da yok, sanki gittikçe boşalıyor. Olmuyor, olamıyor...
"Yani" şarkısındaki gibi (Söz ve müziği oyuncu Fırat Tanış'a aitmiş).

"Geçtiğimiz yolları arıyor gözüm yine
Sanırım şehir uzakta kalıyor
Ellerimi uzatsam tutmak isterim günü
Ama güneş her gece tepemde doğuyor

Yani olmuyor, olmuyor istesem de
Kimse gelmiyor, beklesem de
Yani olmuyor, olmuyor istesem de
Kimse gelmiyor

Yaz kokusu duyardım kışın ortasında bile
Uzun cümleler kurardım konuşurken
Eski filmlerde kaldı böyle sözler deniyor
Ama şimdi filmler bile eskimiyor"


Sage Francis'ten: "The Best of Times" 


 
"I wonder if I’ll live to see marriage. Wonder if I’ll live long enough to have kids. Wonder if I’ll live to see my kids have kids. If I do I’m gonna tell ‘em how it is.


“Don’t listen when they tell you that these are your best years. Don’t let anybody protect your ears. It’s best that you hear what they don’t want you to hear. It’s better to have pressure from peers than not have peers. Beer won’t give you chest hair. Spicy food won’t make it curl. When you think you’ve got it all figured out and then your universe collapses…trust me, kid…it’s not the end of the world.”

Bir de Oi Va Voi'den gelsin: "Yesterday mistakes"




Yeni keşfettiğim sağlam bir blogda rastladığım muhteşem bir müzik ve enfes bir klip:

Böyleyken böyle...

Aldım elime kırbacı, yine aşınca dilin boyu boyumu

Üstümden kamyon gibi geçen nasıl bir hafta yaşadıysam, nasıl yorulup sıkıldıysam, hiç yazamadım buraya. Tüm hafta boyunca tek bir yazı. Tüüü! Şimdiyse çamaşırlar makinede dönüyor, ben de kanepemde. Başka? Bir de romantik komedi DVD'si. Ben de böyle kafa boşaltıyorum esteban. Yorgunum, gelme üstüme. İbiş kuaför de saçımın içine etti zaten!

İnsanlara iyilikle, nezaketle, insanlıkla bir şey yaptırılmaması, onlardan saygı görmek için illa "sert" olmak gerekmesi ne kötü. Yeni işyerindeki "yeni" insan olunca bu, daha iyi anlaşılıyor. Herkese alışmaya, herkesi tanıyıp anlamaya, çözmeye çalışıyorsun; insan gibi, nazik, kibar davranıyorsun. Ama bunu salaklık, eziklik, zayıflık olarak algılıyorlar. Böyle davranınca iş yaptıramıyorsun. Her haltı kişisel algıyıp aptal alınganlıklarıyla, işi yapmamakla intikam aldıklarını sanıyor salaklar. 

Bakıyorsun ki hepsinin elinde kırbaç, diller pabuç kadar, eller bellerinde; istemeye istemeye sen de çıkarıyorsun kırbacını, basıyorsun kalayı. Bir bakıyorsun tısss, ortalık sütliman, saygı had safhada. Bu muydu yani? Şarlayınca, sert davranınca mı adam yerine koymaya başlıyorsunuz? Hakkaten çok acayip. Kendimi ayı terbiyecisi gibi hisssetmekten ben utandım, koskoca insanlar ayı yerine konmaktan utanmadı. 

Eh, madem istediğiniz bu, madem yeniyim diye bu muamele; açtım ağzımı yumdum gözümü ben de, o zaman adam yerine koymaya başladınız. Şikayetiniz mi var, yönetime gidin, yetiştirmekle kalmayın, hatta benden de selam söyleyin. Korkan, sizin gibi tabansız olsun! Eh, bundan sonra böyle, göreceğiz el mi yaman bey mi yaman! Size insanlık yaramıyor demek ki kokonalar, bu muameleden anlıyorsunuz demek ki züppe kokoşlar. Bizde her yol var ablacım, seç beğen al!

9 Mayıs 2010 Pazar

Kıymetlimisss bir pazar

Esteban bu sabah bi haller oldu bana, kıçına roket kaçmış gibi fırladım yataktan. Gece 2'ye kadar okuma yapıp en sonunda uyumuşum. Saçma sapan rüyalar görmüşüm üstüne. Kuzen bir yanda, Binnur Kaya bir yanda... Çok acayipti. Binnur benim kankammış filan, bir şamata, gırgır... 9.5'ta kalktım, koydum müzik setine "Hits of 50 years" CD'sini (onu da Maslak Venue'deki bir konserde almıştım galiba), "Mack the Knife"lar, "Que Sera Sera"lar (tabii ki Doris Day yorumu, lütfen), sonracııma "Can't Take My Eyes Off You"larla "Brown Eyed Girl"ler... 








İyi geldi bünyeye, o enerjiyle süper bir kahvaltı edip darmadağın olmuş evi toparladım, duş alıp attım kendimi dışarı. Şimdi gazete mütalası ve yapmam gereken son okumalar... Bu sefer de böyle biter bu pazar. Annemi ve anne olan arkadaşlarımı aradım. Arada müstakbel annelere de gaz verdim. Dışarı çıkarken, evin altındaki emlakçı da benim anneler günümü kutladı, o kadar şaşırdım ki az kalsın "Sizin de" diyecektim adama. "Eee, teşekkürler" diye geveledim. 

Hakkaten bu pazarı "Sevdiğim bir pazar" diye etiketleyip kavanozda saklayayım, uu, kıymetlimissss! Arada sıkıldıkça açar kapağını kaşıklarım. O değil de, annemin yaptığı turunç reçelini o kadar çabuk bitirmeseydim keşke. Canım istedi şimdi.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Aslı Erdoğan

Aslı Erdoğan, sevdiğim bir yazar. Benim için tanıdık biri ya da yakınımmış gibi. Onu ilk nasıl okumaya karar verdim, nasıl keşfettim istiridye içindeki bu inciyi, hatırlamıyorum. Okuduğum ilk kitabı "Kabuk Adam"dı sanırım. Çarpılmıştım. Sonra "Mucizevi Mandarin" ve "Kırmızı Pelerinli Kent" geldi. Ve yutarcasına, soluk almadan diğer kitaplarını da okudum. Radikal'deki yazılarını da takip ederdim. Sonra onun yazılarını kesmeye, kırpmaya başladılar. O da ayrıldı. Ya da gazete yönetimi ayrılmaya zorladı. Ayrıksı bir kalem olarak kaldı hep. Yabani olarak adlandırılsa da cesur ve duyarlı... Narin ve hüzünlü... İçten ama kapalı kutu, efsunlu. Nedense bazıları sadece kadınlığı, mavi gözleri ve güzelliğiyle ilgilense de, onlardan çok ama çok fazlası...



Onunla birkaç kez röportaj yapmıştım, sonrasında bu buluşmalarımız söyleşiden sohbete dönmeye başladı. Ses kayıt cihazı kapansa da konuşmaya devam ediyorduk, konu konuyu açıyordu. Evinde fotoğraf çekimi yapmıştık, Brezilya'dan aldığı bir kolyeyi hediye etmişti bana. Yerli işi. Hâlâ saklarım. Karışık ama hoş bir evi vardı. Her tarafta kitaplar, kağıtlar, ağzına kadar dolu küllükler... 

Sonra birlikte olma gafletinde bulunduğu bir adam, ki yazar geçinenlerden, onunla ilişkisini afişe eden, mahremiyetine saygısız açıklamalar yaptı. Bir de bunları roman diye yazdı. Tam bir iğrençlik örneği.  "Adına roman yazılan kadın" yaftasıyla mahremiyeti zedelendi, özel yaşamı ortalığa saçıldı. Kızdı, kırıldı. İnsanlar kitap yazmayı, satsın diye rezilliklere imza atmayı bu kadar kolay sanıyorlar, bu kadar ucuzlar işte. Bunu da edebiyat sanıyorlar işin kötüsü. Kitapları satsın diye yaygara yapan, billboard'lara çıkmaya meraklı biri olmadı hiçbir zaman. Best seller zırvasına kaptırmadı kendini. Sessiz ve derinden ilerledi, ağır ağır... Derdi hep edebiyat oldu. Fiziği ve baleyi uğruna bıraktığı edebiyatı da hakkıyla yaptı, yapıyor. Sadık ama onun popüler olmasını istemeyen, sessizce büyüyen bir kitle takip etti onu gittiği her yerde. Ben de onlardan biriyim. 



Bana Tezer Özlü ve Nilgün Marmara'yı anımsattı. Peşpeşe çıktıkça kitapları, dikkat çekmeye başladı. Fransa'daki Actes Sud Yayınevi kitaplarını bastı. Ki Yaşar Kemal, Orhan Pamuk gibi yazarlar dışında kitaplarını bastıkları tek yazardı Aslı. Sonra Norveç'teki Gyldendal Yayınevi bastı kitaplarını, hem de Marg serisinde. Soft Skull Yayınevi'nin Türkiye'den yayımladığı ilk isim oldu. Bir sürü ödül aldı yurtdışında. Le Monde ondan övgüyle bahsetti. Life dergisi "Geleceğin 50 yazarı" arasında gösterdi. Bunlar pek bilinmiyor. Neden? Arkasında bir torpil güruhu, menejer ve basın-yayın-imaj danışma grubu yok da ondan.  

Kadın yazar ayrımını sevmese de o da buna maruz kaldı işte. Bence Elif Şafak ile alakası yok, onun gibi popülerleşme, her şeyi kitaba çevirme derdi de yok. Daha ince bir imbikten süzüyor yazdıklarını, kalemi farklı.



Radikal'de tekrar yazmaya başlamasına ve 56. Sait Faik Hikaye Armağını'nı almasına çok sevindim. Kıymeti bilinmiyor. Ama bilinirse de, onu çalıp kirletirler diye korkuyorum. Sadece turistlerin bildiği bakir bir koyun yabanilerce istila edilip mahvedilmesinden korktuğum gibi hem de. Kimse bilmesin... ama değeri de bilinsin. Nasıl olacaksa?

"Yazmak bir yolculuktu benim için, hedefsiz bir yolculuk. Yollar, sokaklar, duraklar ve insanlar. Hepsi birer anahtardı, ama hangi kapıya uyduklarını bilmiyordum. Dünya çağırmıyordu beni, onun için öğrendim onu çağırmayı. Renkleri ve gölgeleriyle... Ben de içindeyim, diyebilmek için, hepsini ışığa dönüştürebilmek için."

*

"Hayat bir insandan yüzünü çalabilir, bedenini, ruhunu hatta trajedisini... Ama acısıyla yalnızlığını çalamaz. Benim buna karşılık tek yapabileceğim, hayatın seslerine ve sessizliğine olanca geçirgenliğimle açılmak."

*

"Bugün artık biliyorum: Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız."

The End

Geceyi, beni hüzünlendiren ama çok da sevdiğim bir The Doors şarkısıyla bitireyim. "Apocalypse Now" soundtrack'inde de olan, 43 yıl öncesinden "The End"...

 

7 Mayıs 2010 Cuma

Kitap yazmak mı?

"Kendini bulmak için her şeyini kaybetmek..." TNT'deki bir filmin tanıtımında bu cümleyi duydum demin. Vay be, diye düşündüm. Afili lafmış. Sıfırladıktan sonra yeniden doğuş, dibe vurduktan sonra yeniden yükselme gibi bir şey olsa gerek. Öze ulaşmak için dışındaki tüm kabuklardan sıyrılmak, her şeyi kaybetmek fazla ağır bir bedel değil mi?



Bugün Radikal Kitap'ta yazımı gören genel yayın yönetmenim "Sen kitap yazsana, neden yazmıyorsun?" dedi. Beni ne kadardır tanıyor? Neredeyse 10 yıldır. Daha önce de bunu diyenler oldu ama ben bunu hep abartılı bir iltifat gibi değerlendirip "Yok canım, daha neler!" diye düşünürdüm. Bugünse nasıl olduysa "Neden saçlarını kestirmiyorsun?" sorusu gibi algıladım. Yani sanki olabilirmiş gibi. (Ki saçımı kestirmeye de kolay kolay yanaşmam, Robinson gibi gezerim bazen) 

Yorgunluktan olsa gerek, o an algım düşmüştü. Ama nedense yine de gururum okşandı doğrusu. "Nasıl yapmalı, ne etmeli, olur mu ki be, hı?" diye düşünüverdim kısaca. Kısacık bir an. Ne yazacaktım ki? Türü, konusu... Bunu da uykuda düşüneyim. Provence'ta şarabımı yudumlarken kitap okumam da kitap yazarım belki esteban? Yine de üstümü örteyim ben...

Karışık haller


İşte buraya gitmek istiyorum esteban. Aç tavuk kendini tahıl ambarında görürmüş ya, ben de burada olduğumu düşledim, belki olur. Provence'ta kalıbı dinlendirmek istiyorum, haldır haldır gezmek değil... Böyle oturayım pötükareli masa örtülerinin serili olduğu kır kahvesindeki masalardan birine, alayım elime gazetemi, bakayım ne etkinlikler var kasabada akşama. Sonra oturayım lavanta tarlasının ortasındaki ağacın altına, kitabımı okuyup kırmızı şarabımı yudumladıktan sonra şekerleme yapayım... Hayal mi diyorsun? Olsun, hayali bile güzel.


Evet, gece yine bölük pörçük uyudum ve rüyamı gün içine sakladım, ne var yani? Bunları sütlaca dönmeden yapamaz mıyım, hı? Hatta Provence yetmez, ordan Marsilya'ya geçeyim, sonra Portofino, Lecce, Brugge, Kopenhag, Floransa, Ohrid, Toskana, Mallorca... Artık uyanana kadar ne kadar yer sığarsa düşüme... Geçenlerde Happyland diye bir şarkıya denk geldim, öyle bir yer var mıdır acep? Peter Pan'in Wonderland'i gibi güzel geliyor kulağa... Ne, üstüm açık mı kalmış? Ayıp bu senin yaptığın esteban!

İşyerine servisle giden insanlara bakardım eskiden; suratlar asık, gözler uykulu, başlar yana kaymış ya da cama yapışmış... Nasıl hayatları olduğunu tahmin etmeye çalışırdım. "Ben de onlardan biri mi oldum?" diye düşünüyorum servise binecek kadar erken kalkabildiğim ve işten servisle dönecek kadar erken çıktığım zamanlarda. İnsanın hayal ettiğiyle yaptığı iş ne kadar örtüşüyor ki? Bunu düşünmek can sıkıyor/acıtıyor bazen. Çoğu insan "Aman iş olsun da, bak millet işsiz" diye diye neler yapmak zorunda kaldı acaba, hangi hayalini katlayıp arka cebine koydu? Birçok düş görünmez bir cama çarpıp dağılıyor sanki. 

Ipod'u şarj etmeyi sürekli unuttuğum için müzikten mahrum halde yola çıkıyorum ve servistekilerin konuşmalarını duymak/dinlemek zorunda kalıyorum. Komik olan şu ki, herkes kendi bölümünün en zor bölüm, kendi yaptığı işin en zor iş ve kendisi dışında herkesin tembel olduğuna inanıyor. En çok o çalışıyor, kalan herkes kaytarıyor ve işini iyi yapmıyor! Yürü be abla! İnsanları gözlemlemek hep çok hoşuma gitti, acayip tespitler yaptırıyor bünyeye. Dosyalama yapan kız, çağrı merkezindeki kız vs vs, hepsi kendi dışındakileri her şeyi son dakikaya bırakmakla, bir iş yapmamakla suçlıyor. Servis, önemli bir deşarj alanı. Ama bu çok çalışanlar hep 6'daki servisle çıkabiliyor, bense ofisi en son terk eden olup, 8 gibi çıkabiliyorum ama yine de onlar benden çok çalışıyordur eminim (!). O kadar ki, artık yorgunluktan gündüz düşleri görmeye başladım. Ne diyelim, uyuyabilirsem rüyamda Provence görürüm belki Happyland niyetine... Müzik yine de en iyi kaçış, hem yolda hem işte.

4 Mayıs 2010 Salı

Son Mektup, Bir Aşk Hikayesi

Zamanında okuduğum bir kitap vardı. Basitçe, bir adamın karısına uzun mektubu aslında.  Ama o kadar basit değil işte. Adam yazar. Adı Andre Gorz. Kitabın orijinal adı: Lettre a d. histoire d'un amour.

Andre, 58 yıllık karısı Dorine'e yazmış bu mektubu. Birlikte yaşadıkları onca güzel yıldan sonra Dorine hastalanır ve ilk defa ayrılmak zorunda kalacaklardır. Hem de tamamen. Andre geride kalan olmak istemez... Dorine onun için sadece hayat arkadaşı değil, hayatın anlamıdır.

"İkimizin de dileği, diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı. Birbirimize sık sık söylediğimiz gibi, olmaz ya, eğer ikinci bir hayatımız olsaydı o hayatı da birlikte geçirmek isterdik."

Andre "Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hâlâ güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum." der karısı Dorine'e.

Sözlükten bakarsak, ne yazmışım? İncecik bir kitap bu... Kitapçıdaki rafların arasında zar-zor seçilen... Ama itinayla aratıp buldurunca da bir solukta okunan... "Nasıl bir aşkmış, nasıl bir cesaretmiş, nasıl bir vazgeçmeyişmiş bu?" dedirten...

"Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden fazla seviyorum. Son zamanlarda sana bir kez daha aşık oldum ve sadece benimkine değen bedeninin sıcaklığıyla dolan, kahredici bir boşluk taşıyorum göğsümün tam ortasında yeniden."

"Aşk tutkusu, ötekiyle ve yalnız onunla, ruh ve beden olarak yankılaşıma girmenin bir biçimidir. Felsefenin berisinde ve ötesindeyiz."


"Eğer biriyle tüm bir hayat için birleşiyorsan, hayatlarınızı paylaşır ve evliliğinizi parçalayan ya da bozan şeyi yapmayı silersiniz. Kendinizden bir çift yaratmak ortak tasarınızdır, değişen koşullara göre onu tekrar yönlendirmekten, uyarlamaktan, desteklemekten asla vazgeçmezsiniz. Birlikte yapacağımız şey neyse o olacağız."

Birbiriyle var olmuş bir çiftin, birbiriyle yok olmasının, hayata birlikte nokta koymasının özeti... Güzel bir kitaptı. Sevmiştim. Böyle bir mucizeyi yaşayamasa da okumak, insana iyi geliyor. Neyse... Yorgunum, uykusuzum, canım sıkkın. İyi geceler.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Bugün pek yazasım yok

"... çıkacaksanız çıkın, daha karar vermediniz mi? 
baktıkça bakıyorsunuz kendinize 
yetişir! bu da hiç konuşmayan adam yapıyor sizi 
körükler, dev kapılar, balık solungaçları gibi
emiyor sizi yalnızlık

... bilip de söyleyemediklerinizi
eve dönmeyi, yemek yemeyi, uykuya dalmaları
bana sorarsanız ters çevirin uykuları
alın şu adını 'ben' koyduğunuz geceyi
bakınca göreceksiniz, daha bakınca bir ötekini
geceler, işte geceler
gündüzler, işte gündüzler
beyaza siyah penguen sürüleri gibi. 

...ama elinizden ne gelir ki
siz dolgun yaşamaya bakın günleri" 


Edip Cansever
(Amerikan Bilardosuyla Penguen)

Çocuk istismarı üzerine tokat gibi bir yazı

Bu yazı, bu yazı... Çok fena... Çocuk istismarı üzerine en ağır yumruklardan biri. Yıldırım Türker yine fena çakmış tokadı. Okuyunuz, okutunuz.

Olur da link açılmazsa, tamamı aşağıda:

"Şimdi Siirt'te kim bilir ne dolaplar dönüyordur. Göz yumanlar, ses çıkarmayanlar, üç maymunlar bu bilgiyle iki yıl birlikte yaşamış olmanın ağırlığını nasıl taşıyorlar acaba?

YILDIRIM TÜRKER 

Bu çocuk bayramına da Siirt’ten gelen haberlerle girdik. Çocukları, kendi bayramlarında büyük taklidi yapmaya zorlayan bir millet olarak hepimize kutlu olsun.

400 çocuğun taş atmak ve benzeri suçlardan hapiste yattığı memleketimiz, devletimiz ve onun yüce katlarının çok çocuk seven, yakaladığı çocuğu kameralara tutan temsilcileri ve hepimiz bu son patlayan irinle sıvanıp çıkmalıyız sokaklara. Çocuk bayramını kutlayan ve tüm dünyada kutlanmasına önayak olma çabasındaki ülkemize de böylesi yakışırdı doğrusu.

Siirt’te olup bitenler karşısında kimse şaşkınlık numarasına yatmasın. Memleketin her köşesinde benzer olaylar hemen her yıl patlak vermekte. Çocuk tacizi konusunda listeleri zorlayan, önde gelen bir milletiz.
Siirt’te yedi ilköğretim okulu öğrencisine 100 kişi, iki yıl boyunca tecavüz etmiş. Düzenli olarak.
Siirt gibi küçük bir şehirde iki yıl boyunca kimsenin bu konuda hiçbir şey duymamış olduğuna inanmak mümkün değil. Nitekim Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformu’ndan avukat Yasemin Öz ve KAMER’den Naime Kardaş, bu suskunluğu “erkek dayanışması” ve “toplumun namus algısı”yla ilişkilendiriyor.

Erkek dayanışması dendiğinde bunun ne kadar geniş bir alanı kapsayabileceğini biliyoruz, değil mi? Bu 100 çocuk tecavüzcüsü vatandaş arasında kentin ileri gelenleri de varmış. Hepsi evli barklı, mükemmel ev babalarıymış.

Kardaş, failler arasında asker, polis ve devlet erkanından kişilerin bulunduğu iddiasını hatırlatıyor ve delillerin karartılması tehlikesine dikkat çekiyor. Yoksa aklınıza gelmemiş miydi? Kardaş anlatıyor. Mağdurlar çok küçük, failler de kodamanlardan olduğu için toplumun öfkesi çocukların ailelerine yönelmiş.
Bu canım taşranın çocuk tecavüzcülerini çok tanıdık. Muhafazakâr aile babaları olup bulundukları kentin ileri gelenleri sıfatıyla kendilerinde her türlü hakkı vehmederler. Her şeyin ötesinde bulundukları çöplüğün namus bekçileri olarak bilinirler. Taşlanacak kim varsa ilk taşı kapan da onlardır.

Şimdi Siirt’te kim bilir ne dolaplar dönüyordur. Kimler aklanmak için, dokunulmamak için ne taklalar atıyordur. Göz yumanlar, ses çıkarmayanlar, üç maymunlar bu bilgiyle iki yıl birlikte yaşamış olmanın ağırlığını nasıl taşıyorlar acaba? Ya da ölçeği daha genişletirsek, biz, hepimiz, bunca çocuğun tecavüze uğradığı, bunca çocuğun işkenceden geçirildiği bu topraklarda, nasıl yaşamayı sürdürebiliyoruz? Çocuklarımızı koruyamamanın ağırlığıyla nasıl başa çıkıyoruz? Anayasayı, bedelli askerliği ve daha onca önemli konuyu tartışırken nasıl oluyor da biraz ötemizde süregelen çocuk katliamının utancı yansımıyor sesimize?

Daha birkaç yıl önce çıkan bir döküme bakalım mı?
Türkiye, çocuk işçi çalıştırmak konusunda Kenya, Bangladeş ve Haiti’den sonra dördüncü sırada yer alıyor. Yüz binlerce çocuğun çalıştığı işyerlerinin hiçbir kaydı yok. Türkiye’de çocukların beşte birinden fazlası, 12 yaşın altında çalışmaya başlıyor. Üstelik yüzde 60’ı günde 11-12 saat çalışıyor. Türkiye, UNICEF tarafından kız çocuklarının okula gönderilme oranının en düşük olduğu 25 ülke arasında belirlenmiş.

Sanık sandalyesine çıkan çocuk sayısında hızla artış var. Çocukların yüzde 72’si anababa, yüzde 22’si öğretmen dayağı yiyor. Her üç çocuktan biri istismara uğruyor. Türkiye’nin Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni onaylamasının üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına rağmen bir yol kat edilebilmiş değil. Sözleşmedeki ana maddelerden biri olan, güç koşullar altındaki çocuklar başlığı altında anılan, suça itilen, madde bağımlısı, ailesinden uzaktaki çocuklara ilişkin alınan önlemler nedir? Ailede, sokakta, okulda cinsel istismar mağduru, ucuz emek olarak sömürülen çocukların sayısında azalma yok. Çocuk mahkemeleri sorunu çözülebilmiş değil.
Kısacası milyonlarca çocuğu “eti senin, kemiği benim” diye sokaklara, atölyelere satan, kendisi de çocukken satılmış insanların oluşturduğu bir toplum gerçeği karşısında yeterince incinmeden çocuk pornosu sitelerinin en hızlı takipçilerinin Türkiye’den çıkıyor olmasına dizlerini dövenlere kulak asmayalım.

Bu toplum, çocuk sevmiyor. Çünkü çocuk sevmeyi bilmiyor. Düzenli olarak çocuklara tecavüz eden güçlü adamların karşısında suspus olabiliyor. Görmezden gelebiliyor. Askerin yanlışlıkla havaya uçurduğu, vurduğu, polislerin yerlerde sürüdükleri, paramparça ettikleri çocukların ardından kıyamet kopmuyor bir türlü.
Çocuklarımızı açlıktan, şefkatsizlikten, soğuktan, tecavüzden koruyamıyoruz. Hayatımızı, geleceğimizi akıllı uslu insanlar gibi kravat ve tayyörlerimize bürünüp tartışırken her şeyin çocuklardan başlaması gerektiğini, çocuklarını gözden çıkaranın gelecekten geçtim şimdiye tutunabilmesinin imkansız olduğunu hiç aklımıza getirmeden.

Tekrarlayalım: Nicedir kendi çocuklarını yemekte olan bu aymazlığa en hafif tabiriyle intihar denir. Çünkü bir toplumun intiharı, çocukların katliyle başlar."

2 Mayıs 2010 Pazar

Pazara pazar kaç yazar

Pazar günlerinden nefret ettiğimi söylemiş miydim? Herhalde defalarca. Ama can sıkıntıma engel olamıyorum ve gerçekten ne yapacağımı bilmiyorum. TV, gazete, internet, dışarıda deli kalabalık, çamaşır yıkama, banyo yapma... Yemek pişirmek istemiyor canım. Ütü yapmak da. İşlerimi bitirmedim. Üf! Ölü gün, ölü! 



Bir de yakınlarda bir konservatuar öğrencisi filan var galiba, canlı canlı çok güzel bir keman sesi geliyor. Ayağım kırıkken, evde yattığımda da çok dinledim bu sesi. Kaynağını keşfedemedim ama. Gizemli keman virtüözü!

Reklamcılıkta "esinlenme"

Önce şu sitedeki işlere bir göz atın.

Sonra da aşağıdaki reklamı izleyin.


Fark var mı?

Cahil cühela güzellemesi

İşyerindeki insanlarla arkadaş olmak zorunda olmadığımızın farkındayım. Bunların çoğu iş arkadaşı olarak kalacak, mesai içi tanışı, akşam 6'dan sonra kafamdan sileceğim tipler. Çalışma hayatım boyunca işyerinden arkadaşlarım oldu, bazıları dostum da oldu, hayatımda kaldı. Onları tanıdığım için çok da mutluyum. Ama herkes öyle olacak diye bir kural yok elbette. Hatta burdakilerin birkaçının hareketlerinden, ettikleri laflardan bendeki puanları tamamlanmak üzere. Şimdi kimse "Ay ama önyargılı olma!" demesin. Birkaç hafta gözlemlemek kafi. Ne dedi, nasıl davrandı? Asgari saygı başka, olması zorunlu. Ama sevmek? Mecburi değil.

Okumaktan hoşlanan tipler değiller zaten, bu gereksiz bir eylem onlara göre. Ama sürekli "Aa ayakkabın ne güzel, çantanı nerden aldın?" muhabbeti de beni bayıyor. Geçen gün biri poposunu masama dayayıp öbür taraftakilerle muhabbet ediyordu bağıra çağıra. "Yaa Vavien'i izlediniz mi?" dedi. Allahtan "Aaa evet, sinemada izledim ben, çok beğendim. Gayet eli yüzü düzgün bir film" deme kefalliğinde bulunmadım. Çünkü cümlenin devamı şöyle geldi: "Yaa komiktir diye DVD'sini aldık, iğrençti aabi, film mi o? Rezaletti. Nefret ettim yaa!"


Vavien'i ben çok beğendim oysa. Bir kere zaten "Komiğiz biz, çok komiğiz" iddiasında olan bir film değildi. Ama başrollerdeki Engin Günaydın ve Binnur Kaya komedide başarılı diye, millet gülmekten altına edeceği bir film bekledi. Ama Taylan Biraderler'in ve senaryoyu yazan Engin Günaydın'ın derdi dram ya da kara mizahtı hatta gerilimdi gibi geldi bana. Daha da ötesi, sadece bir hikaye anlatmak. Bir kere iyi yazılmış, iyi yönetilmiş ve iyi oynanmış bir film. Klişelerden uzak değerlendirilmesi gereken iki başrol oyuncusu var. Bir de gizli başrol oyuncusu. Telefondaki baba müthişti mesela. Ki ben özellikle Binnur Kaya'nın performansını çok başarılı buldum. Bu filmle ilgili bir röportajını burdan okuyabilirsiniz.

Röportaj yapmaya gitmiştim onunla bir gün. Bu kadar çekingen, mahçup, başarılarından bahsedince kızaran, fotoğrafçıya "Ay çok güzel olmuş" diye teşekkür edip duran, balıkların gözüne bakamadığı için pişirdiklerinin gözüne maydanoz koyduğunu anlatan bir kadının ekranda böyle devleşmesi, bedeninden, ruhundan sıyrılarak başka birine dönüşmesini izlemek şaşırtıcı. Bu kadın "Küçük Kıyamet"te de komik değildi ki. Küçükken okyanus bilimci olmak istermiş mesela, Adanalı ve gayet mütevazı bir insan. oyunculuğu bir kimlik olarak değil, meslek olarak görebilmeyi başaran ender insanlardan. Ego balonu değil. Onun gibi hem komedi hem dramda başarılı bulduğum bir başka oyuncu da İlker Aksum. 

 

Neyse, konu dağıldı. Ezcümle güzel bir filmdi, ben beğendim. Türk sinemasının yüz akı işlerinden biriydi. Ha o kıza da filmi sevmedi diye gıcık olmuş değilim, daha bir sürü şey var. Görgüsüzlüğe ve cahilliğe tahammül edemiyorum. Ama bir de ikisinin bir arada olup üstüne de marifetmiş gibi yüceltilip sevimli hale getirilmesine, sululaştırılmasına hiç dayanamıyorum!

Çevremde cehalet güzellemesi yapan aptallarn olması hakkaten dayanılır şey değil. Bir patronum "Ha ha ben hiç kitap okumam ki, okumadım da. Hem siz okudunuz da noldu? Bakın ben patronum, siz çalışan!" demişti de, midemdeki hareketlenmeyi zor durdurmuş, yılışık ve yüzsüz herifin suratına kusmamak için zor zaptetmiştim kendimi. 

Para ondaysa her şey mübahtı işte! Patron oydu! Elindeki parayla ha kasap açmış ha ajans! Devir onların devri öyle mi? Önemli olan kafanın değil, cebin dolması! Nakde çevrilemiyorsa hiçbir kitabın, bilginin anlamı yok. Televizyona çıkıp cumhurbaşkanının adını bilmeyen, ama bir defileden bilmem ne kadar para alan, altında bilmem ne marka ciple dolaşan güzel ama salak ve cahil manken kızlara gülme, ama onları mazur görme devri!

"Bi diyeceğin var mı?" (Vavien)

Evlen-me mevzusu

Yahu herkese bir aşırı romantizm hastalığı, delice bir evlilik merakı gelmiş. Romantik komedileri ciddiye almaktan kelli delice bir ilk görüşte aşk, ikinci görüşte evlilik hayalleri kurmaktır gidiyor bazılarında.  Bugün sünnet yarın deniz hesabı. "Ay Hamdi bana çiçek aldııııııı", "Baak Necati'nin aldığı tek taş ne güzeeeeel" Yahu bıraksanıza bunları! Tek taşmış, çiçekmiş, Vera Wang gelinlikmiş, Bahamalar'da balayıymış, bunları geçelim. Tortop attığı çoraplar yastığın altından çıkınca, hark hurk yapınca da sevecek misin adamı? O çok yakışıklı diye evlendiğin adamı kulaklarından kıllar çıkınca da sevecek misin?  Hayat bazıları için  gerçekten Sex and The City dizisindeki gibi geçiyor galiba.

Herkes yakışıklı adam, güzel kadın arıyor ama iki laf edemiyorsanız, konuşacak mevzu bulamıyorsanız, ortak bir keyif bulamıyorsanız, biriniz hayata kapıdan öbürü bacadan bakıyorsa hepsi boş! Tamam, ben de demiyorum sabah yastıkta yüzünü görünce korkup kaçacağın birini bul! Sadece güzelliğe kanma diyorum. Delice kıskançlık etmek de ayrı bir hastalık. Kocasına Fashion TV izletmeyen bir arkadaşım vardı.  Güzel kadınlardan kaçış yok arkadaşlar, her yerde olabilirler. Yani tatile, ne bileyim güneye ya da yurtdışına gidince napacaksın? At gözlüğü mü takacaksın adama, kızgın kaşık mı yapıştıracaksın gözüne, odadan mı çıkarmayacaksın? 

Daha cicim aylarındayken danışmanlara taşınmayın sonra! Nineler diyor işte, karşılıklı saygı ve güven. Hem kendine hem karşındakine. Kafelerde, muhallebicilerde buluşmaktan sıkılıp birbirini tanımadan evlenince sonuç cacık oluyor, uyandırayım! Birlikte yolculuğa ya da tatile çıkmak bile çok şey anlatıyor bir insan hakkında. Gerçekten herkesin zırhı çok sağlam ve herkeste inanılmaz maskeler var, öyle iyi saklanıyorlar ki. Venedik'teki festival halt etmiş. Ha diyeceksin ki, sen evlendin de mi bıdı bıdı konuşuyorsun düdük? Yok evlenmedim ama bunları anlamak için 5 koca eskitmeye gerek yok. Gözlemlemek yetiyor bazen. Elbette şans da etkili. Görüyorsun, hissediyorsun, üzülüyorsun ama elinden bir şey gelmiyor, "Karıyla koca arasına girilmez" deyip susuyorsun. Napacaksın, zorla evlenmediler ya! Kıskanıyor muyum? Yok be, böylesini değil. Valla.

Sia - Breathe Me

Bu geceyi, hoş bir şarkıyla bitireyim ve artık uyuyayım. Geçenlerde twitter'da yazdığım, Breathe Me. Sia söylüyor efendim. Pek de güzel söylüyor. Klibi de pek hoş. Fotoğraflar, anılar... Şimdiye kadar izlediğim en güzel dizilerden birinin, Six Feet Under'ın finalini daha da unutulmaz hale getiren şarkı.

Dediğim gibi, klibinde hızla akan polaroid karelere baktıkça, arasına karbon kağıdı konmuş günleri geliyor insanın aklına. Aynı. Hep aynı. Fotoğraflardan, anılardan oluşan bir dünya. Klostrofobik. Hatıra batağı.


Bu da Six Feet Under finalini içeren versiyon:

 

"Aptalca hayaller peşinde koşmayan bir kalp gösterin, ben de size mutlu bir insan göstereyim." (Ölü Ozanlar Derneği)